Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin başlamasının üzerinden tam 1676 gün geçti. Yani dört buçuk yılı aşan bir savaştan söz ediyoruz. Bu kadar uzun süren savaşların garip bir özelliği var: Bir süre sonra savaşın kendisi haber olmaktan çıkıyor. Cephe birkaç kilometre ilerlediğinde, bir füze daha Kiev’e düştüğünde, yeni bir enerji tesisi vurulduğunda artık ilk yıllardaki kadar büyük başlıklar görmüyoruz.
Oysa Ukrayna’da olan tam tersi. Savaş görünürlüğünü kaybederken şiddeti azalmak bir yana giderek artıyor. İşin daha da çetrefilli tarafı: Savaşın yorgunluğu artarken Rusya’nın saldırganlığının Ukrayna’nın dışına çıkacağına dair korkular da giderek büyüyor.

Avrupa yoruluyor, savaş yorulmuyor
Düşük yoğunlukta sürüyor ve artık pek de haber olmuyor diye düşündüğümüz bu savaşa dair 2026 verileri tam tersini söylüyor. Birleşmiş Milletler’in verilerine göre 2026’nın ilk sekiz ayında Ukrayna’da öldürülen veya yaralanan sivillerin sayısı 2025’in tamamındaki sayıyı geçti; 2024’ün aynı döneminin ise iki katından fazla. Bu artışın önemli bir nedeni, Rusya’nın cephe hattının çok gerisindeki kentlere yönelik füze ve drone saldırılarını yoğunlaştırması. Yani dört buçuk yılın sonunda Avrupa bu savaştan yoruldu ama savaşın kendisi yorulmuyor, aksine siviller açısından daha ölümcül hâle geliyor.
Son aylarda bu değişimin en görünür araçlarından biri Rusya’nın yeni jet motorlu Shahed drone’ları. Bunlar eski pervaneli modellerden daha hızlı, daha yüksekte uçuyor ve Ukrayna’nın mobil hava savunma birliklerinin kullandığı silahların erişim alanının dışına çıkabiliyor. Reuters’ın verilerine göre Ukrayna’nın bu drone’ları düşürme oranı yüzde 90’lardan yaklaşık yüzde 60’a gerilemiş durumda. Yalnızca bu Eylül ayında Rusya Ukrayna’ya yaklaşık 2 bin 100 bu tür drone ve 136 füze gönderdi. Hedefler artık yalnızca elektrik santralleri ya da askeri tesisler değil; demiryolları, limanlar, fabrikalar ve Ukrayna ekonomisinin ayakta kalmasını sağlayan üretim altyapısı da giderek daha fazla vuruluyor.
Bunun belki de en sembolik örneği bu hafta yaşandı. Dünyanın en büyük çelik üreticilerinden ArcelorMittal, Ukrayna’nın Kryvyi Rih şehrindeki dev tesisinde üretimi durdurdu. Beş hafta içinde dört kez vurulan tesiste beş işçi hayatını kaybetti. ArcelorMittal, güvenli ve sürdürülebilir üretimin artık mümkün olmadığını açıkladı. Mesele yalnızca bir fabrikanın kapanmasının çok ötesinde.
Koskoca ArcelorMittal’in Ukrayna’da fabrika kapatmasının psikolojik ve sembolik değeri bir yana, çelik savaştan önce Ukrayna ihracatının yaklaşık yüzde 15’ini oluşturuyordu. Yani Rusya stratejik olarak Ukrayna’nın daha da uzayacak bir savaşı finanse edebilme kapasitesine de saldırıyor. Bu da savaşın ikinci cephesini oluşturuyor: para.
Nitekim Zelenskiy bu hafta Ukrayna’nın yalnızca bu yıl için ortaklarından savunma harcamalarına ek 27 milyar dolar bulması gerektiğini söyledi. Özellikle ekim ve kasım aylarında yeni drone siparişleri verilmezse 2027’nin başında ciddi sıkıntılar yaşanabileceğini söylüyor. Avrupa Birliği ve IMF ile görüşmelerin konusu artık yalnızca Ukrayna ekonomisini ayakta tutmak değil, giderek pahalılaşan savaşın nasıl finanse edileceği.
Savaş uzadıkça Moskova’nın hesabı da giderek daha anlaşılır hâle geliyor: Zamanı kendi lehine çalışan bir silaha çevirmek; Ukrayna’nın yalnızca cephedeki direncini değil, savaşı finanse etme kapasitesini ve Batı’nın bu maliyeti üstlenmeye devam etme iradesini de adım adım aşındırmak.

Savaşın üçüncü cephesi: Avrupa siyasetinde artan kuşkuculuk
Gelelim savaşın üçüncü cephesine: Avrupa siyaseti.
Bu hafta BM Genel Kurulu için New York’ta bulunan üst düzey Avrupalı yetkililere Reuters’ın yönelttiği sorulardan biri oldukça dikkat çekiciydi:
“Fransa ve Almanya’da Ukrayna’ya verilen desteğe daha kuşkuyla yaklaşan partilerin seçim kazanması, Ukrayna’ya verilen desteği tehlikeye atar mı?”
Bazı liderler böyle bir tehlikenin yaşanmayacağını, birileri geri çekilse bile yükü diğerlerinin üstleneceğini söyledi.
Ama Estonya Dışişleri Bakanı Margus Tsahkna’nın, Avrupa iç siyasetinde yükselen savaş yorgunluğuna ve Ukrayna karşıtı baskıya ne ölçüde teslim olunabileceğine işaret eden cevabını bir kenara not etmekte fayda var:
“Avrupa’nın seçim hesaplarına değil, Ukrayna’nın bugün neye ihtiyacı olduğuna odaklanması gerek.”
Burada Fransa ve Almanya’da yükselen aşırı sağdan bahsediyoruz. Almanya’da AfD’nin, Fransa’da ise Rassemblement National’in gücü arttıkça, Avrupa’nın iki büyük ülkesindeki seçim sonuçlarının Ukrayna politikasını ne ölçüde değiştirebileceği artık teorik bir soru olmaktan çıkmış durumda. Kaldı ki bu partilerin Rusya’ya yaklaşımları da sabit değil. Fransa’da RN son dönemde

Moskova’ya karşı söylemini sertleştirirken Ukrayna’ya verilecek desteğin kapsamına hâlâ mesafeli. Dolayısıyla mesele basitçe “Rusya yanlısı partiler yükseliyor” değil kuşkusuz. Fakat daha geniş bir savaş yorgunluğu, savunma harcamalarının maliyeti ve Ukrayna’ya desteğin nereye kadar sürmesi gerektiği tartışması Avrupa siyasetinin merkezine doğru ilerliyor.
Peki ya savaş Ukrayna’dan taşarsa?
Gelelim en başta söylediğimiz meseleye. Son haftalarda bir dizi gelişmeye binaen Avrupa’yı rahatsız eden asıl soru bundan çok daha büyük: Ya savaş Ukrayna’yla sınırlı kalmazsa?
Burada nüansı iyi çizmek lazım: NATO, bugün için Rusya’nın ittifaka doğrudan ve yakın bir askeri saldırı hazırlığında olduğuna ilişkin bir değerlendirme yapmıyor.
Ancak birkaç yıl önce daha çok Baltık ülkelerinin dillendirdiği bir ihtimal artık Avrupa’nın savunma planlamasının merkezine doğru ilerliyor: Rusya NATO ile açık savaşa girmeden NATO ülkelerine ne kadar zarar verebilir, ne kadar ileri gidebilir ve ittifakın sınırlarını ne kadar test edebilir?
Bu korkunun sebepleri giderek çoğalıyor. Avrupa’da Rusya’yla ilişkilendirilen sabotaj, kundaklama, siber saldırı ve drone vakaları görülmemiş ölçekte arttı. Almanya, Leipzig/Halle Havalimanı’na yönelik drone saldırısının arkasında Rus devlet unsurlarının bulunduğunu açıkladı. Polonya Başbakanı Donald Tusk, Rusya’nın Ukrayna ile Polonya arasındaki sınır geçişlerini hedef almaya çalışabileceğini söyledi.
Keza Polonya, daha on gün önce Ukrayna’ya düzenlenen büyük Rus saldırısı sırasında savaş uçaklarını yeniden havalandırdı. NATO’nun doğu kanadında “bir sonraki provokasyon nerede olacak?” sorusu birincil soruya dönüşmüş durumda.
Benzer şekilde, Litvanya’da yaşananlar bunun fiziksel ve somut bir örneğini oluşturuyor. Kaliningrad yakınlarında inşa edilen kritik elektrik altyapısı artık yalnızca kötü hava koşullarına ya da teknik kazalara göre değil, patlayıcı taşıyan drone’lara ve sabotaj girişimlerine karşı da korunacak şekilde tasarlanıyor. Bir başka deyişle Rusya ile savaş hâlinde olmayan bir Avrupa Birliği ve NATO ülkesi, elektrik altyapısını savaş koşullarına göre yeniden inşa ediyor.
Birleşmiş Milletler’de bu hafta kullanılan dilin giderek sertleşmesinin nedeni de bu. Nitekim BM Genel Kurulu Başkanı Annalena Baerbock Ukrayna üzerine yaptığı konuşmada, savaşın “coğrafi olarak Ukrayna’nın ötesine sızdığını” söyleyerek Moldova, Romanya, Litvanya ve Letonya çevresindeki olaylara dikkat çekti. Ardından çok temel ve kritik bir soru sordu, öyle ki bugün yazdığımız yazının özeti bu sorudur: Eğer sınırlar güç kullanılarak değiştirilebiliyorsa, dünyanın geri kalanındaki devletler kendi sınırlarının güvende olduğundan nasıl emin olabilir?
Putin yeniden meşruiyet masasında
Ve bütün bunlar olurken Putin sistemin dışına itilmek yerine yeniden masaya davet ediliyor. Bu durum tüm bu anlattıklarımızın merkezinde bir yer kaplıyor.

Donald Trump yönetimi Putin’i Aralık ayında Florida’da düzenlenecek G20 zirvesine davet etti. Bu karar Washington’da öyle tartışmalı hâle geldi ki Demokrat ve Cumhuriyetçi 14 senatör Trump’a ortak bir mektup göndererek davetin geri çekilmesini istedi.
Aralarında Jeanne Shaheen, Mitch McConnell, Roger Wicker ve Chris Coons gibi isimlerin bulunduğu senatörler, Putin’in ABD’de düzenlenecek G20 zirvesine katılmasının, Rusya Ukrayna’daki sivil hedeflere saldırmaya devam ederken Kremlin’i “meşrulaştırma ve normalleştirme” riski taşıdığını söylüyor. Haksız da değiller. Hatta 4,5 yıllık savaşın bugün vardığı noktadaki en çetin çelişki tam burada.
Batılı devletler bir yandan Rusya’nın saldırılarının Ukrayna sınırlarının dışına taşabileceği ihtimaline karşı hava savunmalarını güçlendiriyor, kritik altyapılarını koruma altına alıyor, savunma bütçelerini büyütüyor ve hibrit saldırılara karşı yeni mekanizmalar kuruyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen daha birkaç gün önce sabotaj, kundaklama ve drone saldırılarına karşı ortak bir Avrupa mekanizması önerdi. Diğer yandan dünyanın en büyük ekonomilerinden oluşan G20’nin masasında Putin için yeniden bir sandalye hazırlanıyor. Yine Trump devreye girmiş oluyor.
Bütün bunlardan Rusya’nın Ukrayna savaşını “kazandığı” sonucu çıkmaz elbet. Rus ordusunun kayıpları çok yüksek, cephedeki ilerleyişi sınırlı ve savaş Rus ekonomisi üzerinde de giderek ağırlaşan bir yük oluşturuyor. Rusya’nın bütçe açığının bu yıl başlangıçta öngörülen yüzde 1,6 yerine milli gelirin yaklaşık yüzde üçüne ulaşması bekleniyor. Moskova bunun önemli nedenlerinden birinin artan savaş ve savunma harcamaları olduğunu kabul ediyor.
Fakat Putin açısından başka bir hesap mümkün. Belki de Rusya’nın amaçlarına ulaşması için Kiev’e girmesi gerekmiyor, bunu defalarca yazdım bu köşede. Savaşın yeterince uzun sürmesi; Ukrayna’nın her yıl biraz daha fazla paraya, daha fazla drone’a ve daha fazla dış desteğe ihtiyaç duyması; Avrupa’da bu desteğin maliyetinin giderek daha fazla tartışılması; NATO ülkelerinin havaalanlarını, elektrik şebekelerini ve sınırlarını Rus sabotajı ihtimaline göre yeniden düzenlemek zorunda kalması ve sonunda Putin’in bütün bunlara rağmen yeniden uluslararası zirvelerde olağan bir devlet başkanı gibi ağırlanması da Moskova’nın lehine işleyen bir tablo yaratabilir.
Ama bütün bunların ötesinde, giderek daha yüksek sesle dillendirilen ve yalnızca Avrupa’nın değil dünyanın kısa ve orta vadeli güvenlik ve ekonomik hesaplarını etkileyen esas soru şu: Rusya bu saldırıları Ukrayna’nın dışına taşır mı? Taşırsa, bunu ne ölçüde ve hangi araçlarla yapar? Ki bu sorunun Türkiye için de hayati denebilecek mahiyette olduğunu unutmayalım.














