Çok sevilen slogan sözler var. Mesela Nazım Hikmet’in Adnan Menderes için yazdığı “hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu” dizesi gibi. “Şu olursa toplumsal patlama olur; bu olursa halk sokağa dökülür” iddiaları, hemen hemen hiç doğrulanmasa da -eskisi kadar sık olmasa bile- pek sevilen tehditler.
İktidarları halkla korkutmak eskiden daha popülerdi. Medya, “dördüncü güç” iddiasının, daha sonra da medya patronları kendi önemlerinin altını çizmekte bu temayı kullandı. Batı demokrasilerinden tercüme -ve bugün tam bir palavra olduğu anlaşılan- kamuoyu efsanesi, uzun yıllar boyunca siyasetçilerin birbirini korkutmak için müracaat ettiği bir enstrümandı.
Doğrulanmamış olmakla birlikte “halkın gazabı” varsayımı, azımsanmayacak ölçüde bir “ya olursa” endişesi de yaratıyordu doğrusu. Son yıllarda Türkiye’de dibine kadar inilmiş adaletsizlik, haksızlık ve yoksulluk vesilesiyle yine sık gündeme getirilmeye başlandı. Boş tencerenin iktidarları götüreceği lafını hatırlatanlar arttı. Biriken öfkenin, dayanılmaz hale gelen sıkıntıların ve özellikle gençlerin kaçıp gitmesinin altı çiziliyor. Halkın tepkisinden çekinildiği için, sorunlar konuşulmasın diye gündem değiştirme hamleleri yapıldığı yorumu hala pek revaçta.
Son yaşanan fon skandalı, iktidarın halktan (tabanından) korkusu meselesini iyice canlandırdı. İktidar mensubu bazı isimlerin haksız kazanç elde ettiğinin anlaşılmasının, ciddi bir yoksulluk sürerken tahayyül edilmesi bile zor miktarlarda paralarla oynayanların, lüks içinde yaşayanların varlığının fark edilmesinin çok sarsıcı olacağı söylendi. Sanki senelerdir bunun yüzlerce örneği görülmemiş, “itibardan tasarruf olmaz” savunması hiç işitilmemiş gibi, halkın hatta AKP tabanının bu gerçeği görerek büyük tepki verebileceği iddia edildi. Üstelik böyle sözlerin iktidar cenahından isimlerin paylaşımlarında görülmesi, neredeyse “doğalgaz” rezervi bulunmuş gibi sevinç yarattı. “Şimdiye kadar öyle olmadı” diyenlere, bunun bardağı taşıran damla olacağı cevabı verildi. Yolsuzluğun derinliği, siyasi ayaklarının çok açık olması nedeniyle sarsıntının kolay atlatılamayacağı, hiçbir şeyin aynı kalamayacağı kanaati güçlendi.
Oysa bu ülke yıllardır her biri çok sarsıcı onlarca idari, siyasi, ekonomik, toplumsal krizler geçirdi, skandallar gördü. Çoğu yargı konusu da yapıldı, hiç beklenmedik isimlerin gözaltına alındığı, tutuklandığı izlendi. Fakat hiçbiriyle ilgili ne hatırladığımız bir toplumsal infial ne de hapis yatan biri kaldı geriye.

“Bu milleti tanımak”
Halkın açıkça gördüğü haksızlıklardan, adaletsizliklerden ve daha önemlisi bu konuda dikkate alınmamaktan rahatsız olacağını düşünmekte yanlış bir şey yok. Bunu yapanlara tepki vermesi, böyle hadiselerin süreklilik arzetmesinin ardından öfkenin büyümesi beklentisi de aslında makul. Bazı seçimlerde gösterilen sürpriz çıkışların bu öfke ve rahatsızlıklarla ilişkili bir ceza kesme olarak yorumlanması da mümkün. Fakat bu ülkenin -çok partili hayat- tarihinde çok net ve tartışma götürmez biçimde -iddia edildiği türden- “halktan gelen” sarsıcı toplumsal-siyasal çıkışlar pek yok. “Öyle olması lazım” inancı, “şimdi olmasa bile sonra mutlaka” olacağı varsayımı, sanki bilimsel hakikat gibi sunuluyor. Hatta biraz şüpheci bakışlar, “siz bu milleti tanımıyorsunuz” denilerek küçümsenmeye kalkılıyor. Oysa halka inanmak ve tanımak, yaşanmış gerçeğin ya da “fıtratın” olduğu gibi kabulüyle ilgili. Halkın asıl tepkiyi sandıkta verdiğine (vereceğine) ilişkin avuntu çok yatıştırıcı olabilir ama “dilsiz şeytan” olmaktan kurtarmaya yetmeyeceği ortada.
Sık dile getirilen bir diğer nokta ise yaratılan baskı ve korku ikliminin etkisi. Halkın korkutulduğu için tepki vermemesi mantıklı hafifletici neden sayılabilir ama bütün hadiseleri böyle açıklamak çok zor. Ayrıca bu kadar korkan ve korktuğunu belli eden nasıl korkutacak, defalarca aşılan “korku duvarları” hikayesini nasıl doğrulayacak?
Türkiye kamuoyu neden böyle? Siyasi kültür “sandık sabrına” fazla mı yaslanıyor? Bu coğrafyanın kaderi mi bu? Daha pek çok soru sorulabilir ve çok farklı cevaplar verilebilir. Bu konuda daha önce yapılmış tartışmaları derinleştirmek ya da yenilerini açmak iyi olabilir. Bu hakikati kompleksiz biçimde kabul etmek; halka kızıp haksızlık etmeden veya yüksek hasletler uydurup anlamsız beklentilere girmeden sakince değerlendirmek daha sağduyulu bir tutum. Fakat asıl çarpıcı nokta, iktidarın, bazı yönetici ve siyasetçilerin sahiden halkın tepkisinden korkup korkmadıkları. Meseleye bu pencereden bakınca, iktidarın hatta kimsenin halktan korkuyor gibi görünmediğini teslim etmek gerekiyor. Daha önce bu iktidarın “rıza üretmek” derdi varmış gibi davranmadığını yazmıştım, aynı şekilde bu iktidarın halkın tepkisinden korkuyormuş görüntüsünün çok uzağında olduğunu eklemem gerekiyor. Elbette siyaset yapıyor taklidi yaparken böyle bir retoriğe başvuruluyor, artık çok önemsemiyor olmakla birlikte belirli bir oy oranını korumak için sanki seçmen dikkate alınıyormuş gibi davranılıyor, bu illüzyonun devamıyla sorumlu troller -muhalefet medyasını mest etmek için- “aman dikkat” uyarıları yapıyor ama korkmuyorlar. Çünkü korkan böyle davranamaz. Belki de korktuğu şey hakkındaki kanaat yanlış.
“Tehlikeli ol Muammer”
İktidarın korkusuzluğu, yüksek cesaretten, büyük bir özgüvenden, mangal gibi yüreği ya da yürek yemiş olmasından değil. Karşısındakilerin tehlikeli olmadığına zaman içinde ikna olmasından ve herkesi ikna etmesinden. Bunu defalarca deneyerek pekiştirdi. Dünya örneklerinden alınmış ilhamlarla ve küresel trendi arkasına alarak, ayrıca dünyaya ilham veren özgün yöntemler üreterek adım adım ördü. Medyayı, yargıyı, örgütlü görünen bütün alanları ele geçirerek, kıskaca alarak, ilga ederek kurdu. Muhalefetin ve kamuoyunun sadece baskı yöntemleriyle ezilmesiyle yetinmedi, özgüvenini imha etti. Muhalefette olduğu iddiasındaki bazı kesimlerin de aktif desteğiyle; kavramları, ilkeleri, ahlaki kriterleri anlamsızlaştırarak; başka türlü bir dünyanın daimi bir mücadeleyle gerçekçi bir hedef olabileceği fikrini öldürerek yaptı. Ne yüksek siyasi zeka ne büyük bir beceri var ortada. Bütün bunları, 12 Eylül’de yürürlüğe konulan ekonomik ve siyasi mühendisliğin sunduğu hazır imkanlar ve bu ülkenin siyasi kültüründeki müsait refleksler sayesinde fazla zorlanmadan yaptı. Savunma hattına çekilen, tehlikeli olmayı aklından bile geçirmeyen ve iktidarın ayağına dolanan sorunlarla kendiliğinden yenileceği düşüncesine sığınan muhalefet aklından da yardım gördü elbette.
Seksenli yılların sonunda Hakan Albayrak ve Nihat Genç’in çıkarttığı Çete Dergisi’nde, Hakan Albayrak imzalı bir yazıyı hatırlıyorum: “Tehlikeli Ol Muammer”. Albayrak, Muammer Kaddafi’nin batı karşısındaki pozisyonunu pazarlık kozuna çeviren tavrını eleştirirken, genel olarak güç odakları karşısında sahici tehlike oluşturmakla ilgili zaafiyete dikkat çekiyordu. Sahiden korkutucu olmak için sahiden tehlikeli olma gereğini hatırlatıyordu. Hem muhalefet hem halk, iktidarı birbirleriyle tehdit ederek idare ettiler, galiba etmeye devam ediyorlar. Muhalefet, olanların kötülüğünün bilgisine vakıf olan halkın vereceği muhtemel tepkiye işaret ediyor, halk ise iktidara karşı muhalefete destek verme tehditinin sonuç getireceğine inanıyor. Oysa iktidar, muhalefetin halkla, halkın muhalefetle korkutma girişimlerine karşı, gücünü koruduğu görüntüsünü abartarak cevap veriyor. İktidar için sahiden tehlikeli olan ve böyle olduğu için çare üretilmeye çalışılan, iktidarın korkusunun görüldüğü itirazlar, çok büyük, çok kalabalık veya çok destekli olanlar değil. Son derece mütevazı ama kararlılığı ve sahiciliğiyle korkutan işçi direnişleri çarpıcı örnekler. Buna karşılık çok yüksek iddialar, daha süslü ve gösterişli varsayımlar aynı sonucu vermiyor.
“Yürü be oğlum kim tutar seni”
Fon krizi vesilesiyle büyük halk tepkisi bekleyenler, henüz böyle bir işaret görülmemesi karşısında “daha dur” diyerek idare ediyorlar. Hadisenin genişleyeceğini, herkesi ve özellikle de reel ekonomiyi etkileyeceği yorumu yapanlara da ekonomi elitlerinden şimdilik bir destek yok. İktidarın (Erdoğan’ın) olayın cesametinden korktuğu hatta bunun için pek kızgın olduğu söyleniyor ama AKP tabanının bu olayla bir aydınlanma yaşayacağı iddiası fazla uçuk. Halk pahallılığı televizyonlardaki pazar yeri röportajlarından öğrenmediği gibi iktidarın yarattığı “saadet zincirini” kendi yakın çevresinde sürekli -hatta bazen o ağlara sızarak- gözlemlediği için zaten biliyor.
Halkın haksızlığı, adaletsizliği, eşitsizliği gördüğü için sokağa çıktığı, hatta aslında sokağa çıkanlara gaz verdiği sınırlı anları hatırlatanlar ise bu tutumun inisiyatif almaktan ziyade “yürü arkandayız” tavrına daha yakın olduğunu unutuyorlar. “Hepimiz oradaydık” denilen Gezi direnişi için bir avuç insanın hapiste olduğu, Osman Kavala’nın on yılının gasp edildiği ortada. 19 Mart sonrasında, mutlak butlan ertesinde, Özgür Özel’in yüksek bir enerjiyle meydanlara taşıdığı itirazın, halkın iktidar için ürkütücü hale getirdiği tartışmalı. Eğer sahiden iradesi hiçe sayıldığı için iktidarı korkutan bir halk ve püskürtülen bir darbe olsaydı Üsküdar’da yapılanlara, Ataşehir’de hazırlananlara cesaret edilememesi gerekirdi.
Bugünün siyasi koşulları, “her şey normalmiş gibi” yapıp, seçim tarihinde vereceği cevapla iktidara ağzının payını verecek halk anlatısını veya halkın öfkesinden korkan iktidar hikayesini, siyasi strateji olarak sunmayı imkansız hale getiriyor. Tam tersine bu avuntunun, kendisi harekete geçmese ve geçmek niyetinde olmasa bile vereceği destekle yetinmek niyetindeki halk için bile inandırıcı olması beklenemez. Halk, kötü olana ve kendisi için kötü gidişe doğrudan müdahale sorumluluğunu paylaşma önerisini duymadığı için anlamlı bir motivasyonun ise çok uzağında. Oysa zorlu ve seçimden daha uzak bir ufku işaret eden mücadele yolculuğu önerisi çok daha gerçekçi. Seçim yakına geldikçe siyaset profesyonelleri, danışmanlar, merkez sağdan devşirme siyaset eskileri, kazanacak formül mucitleri, bir kısım anketçiler, “mücadele performansı iyi de muhalefetin projelerini halka anlatabilmesi, yönetebilirliğini göstermesi gerek” yorumlarına başladılar. Yani iktidarın korktuğu iddia edilen halkı, bu sefer yine muhalefet için “sıfırcı hoca” konumuna atayıp, seçimi muhalefetin sınavı haline dönüştürme girişimi yürürlükte. Bugünün siyasi koşullarında Türkiye’de -aslında bütün dünyada- karşı karşıya olunan büyük kötülükle mücadele motivasyonu en gerçekçi, en azından en dürüst strateji.














