Geçtiğimiz haftasonu seçim günleriydi. Sırbistan, Brezilya, bizde de İstanbul Barosu. Birbirinden çok farklı hikayeler içerse bile genel anlamda -bana göre- 2-1’lik skor hiç fena sayılmaz. (Cumartesi günü yapılan gazeteci eylemlerinin kalabalığını da averaja yazarım) Brezilya’da 50 yıllık mücadele insanı Lula tekrar başkan seçildi, Sırbistan’da öğrenciler iki yıldır başına bela oldukları sağcı iktidarın sonunu getirdiler. İstanbul Barosu’ndaki seçimi ise -kutlamalarda gördüğümüz üzere- pek sevimsiz bir ittifak kazandı. Kendince bir sürü şeyin bekçiliğine soyunmuş olan ama hak-hukuk ihlallerinde pek ortalıkta görmediğimiz Ümit Kocasakal tekrar başkan seçildi. Şimdi herkes bu sonuçlar üzerinden çok fazla genelleme içeren ve aşırı yüksek çıkarımlar yapıyor. Ders çıkarılması gerektiğini söylüyorlar.
Brezilya ama özellikle Sırbistan’daki neticeler, “seçim odaklı bekleme lobisinin” pek hoşuna gitti. Sandık sabrının, seçimle otoriter yönetimlerini alaşağı etmenin veya durdurmanın mümkün olduğu imanını tazeleyebildikleri için pek memnunlar. Çünkü neticede iki olay da seçimle ilgili ve sandığı her şeyin merkezi yapan tutum için böyle gelişmeler çok bereketli. İlk turda yarışı geride bitiren ve ikinci tur için dezavantajlı sayılan Lula, oylarını artırarak tekrar seçilmeyi başardı. Sırbistan’daki hadise daha da ilginç. İki yıldır düzenledikleri eylemlerle iktidara kök söktüren ve erken seçim kararı aldıran öğrenciler hareketi, seçimden zaferle çıktı. Son yıllarda seçimlerde sevimsiz eğilimlerin öne çıkması yüzünden, bu iki sonuç “umutlu olmak lazım” hissiyatına büyük destek sağladı. Darısı İsrail ve ABD ara seçimlerinin başına.
Baro seçimi ise daha önce İzmir’de benzerini gördüğümüz bir eğilimin, bir ittifakın çok da şaşırtıcı olmayan biçimde kazanma istidadının arttığını gösterdi. Söz konusu olan baro seçimi olduğundan, “kazananların” hak-hukuktan ziyade pek gıcık kaptıkları daha özel meselelere ve özellikle “korumacı” bir takım reaksiyonlara yaslanmaları, son derece saldırgan bir üslup geliştirmeleri daha dikkat çekici oluyor. “Baroları temizlemekten, birilerini kovalamaktan” bahsediyorlar. Son yıllarda başka alanlarda olduğu gibi yine “yükselen yeni milliyetçilik” hikayesi hemen bu vesilenin de üstüne yerleştiriliyor. “Faşist, ırkçı deyip kestirip atmamak ve bu tepkinin nedenini anlamak lazım” şablonu hemen tedavüle giriyor. “’Sürece’ verilmiş tokat gibi cevap” deniyor. Anlaşılan hukukçuların tokat öncelikleri epey kaymış. Buradaki “yeni” nedir göremedim.

Seçim her şeyin merkezi mi?
Brezilya’da Lula’nın tekrar seçimi kazanması, özellikle seçimin ikinci turunda çok yüksek bir motivasyonla yürütülen kampanyayla sandığın ibresinin çevrilmesi çok güzel bir gelişme. Meydanlara akan milyonlarca Brezilyalı yanında dünya üzerinde de birçok insan bu sonuçtan mutlu oldu. Ancak kısa bir süre önce -ilk turla birlikte yapılan- senato seçimlerinde Bolsonaro’nun ciddi bir üstünlük kazandığını ve şimdi de seçim sonucunu tanımama gibi bir hamleye kalkıştığını düşününce bunun biraz aksak bir zafer olma ihtimali görülüyor. Biraz gecikmiş bir gayretle ikinci tur kurtarıldı belki ama önemli bir anti-faşist mücadele geçmişi olan Brezilya ve genel olarak Latin Amerika siyasi tablosu hala çok kırılgan. Zira Trump arka bahçeyi kendi sevimsiz çocuklarıyla doldurmakta ısrarlı.
Asıl ilginç hadise Sırbistan’da yaşandı. İki senedir forumlarda, kampüslerde lidersiz biçimde örgütlenen ve bütün ülkeyi yürüyerek dolaşan öğrenciler sandıktan iktidar olarak çıkmayı başardılar. Sırbistan’da ırkçı, faşist iktidarın karşısında -çoğu yerde hala hafife alınan hatta aşağılanan ilkesel taleplerle çıkan- yeni yetmelerin kazanması çok kıymetli. Ancak bu sonuca giden yoldaki çok özgün mücadele yöntemleri, kurumsal siyaseti aşan inisiyatif ve şeffaflık talebini kendisinden başlayarak hayata geçiren tutum, olayı çok başka yapıyor. Bu deneyimi özel kılan belirgin taraf ise tepkinin örgütlenebilen ve örgütlenmesi gereken bir potansiyel olduğunu açıkça göstermesi. Öğrencilerin geliştirdikleri örgütlenme yöntemlerine sadece seçim kazanma formülü olarak bakanlar da hemen çıktı elbette.
Bu sonuçlardan ilham, ibret ve dersler çıkarılması gerektiği konusunda genel bir mutabakat var. Fakat bakılan pencerelere göre, görünenler ve daha önemlisi çıkarılan dersler çok farklılaşıyor. İyimser olmaya hiç izin vermeyen, her geçen gün daha büyük melanetlerle tanışılan dünyada, bu sevimsiz zamanlarda iyi bir şeyler isteyen, muhtemelen daha iyi olan birilerinin de kazanabildiğini görmek elbette umut verici. Sadece kötülerin kazanabildiğine inanılan ve başka türlü bir gezegende yaşamanın artık imkansız olduğu düşünülen atmosfer çok bunaltıcıydı. Ancak sadece sonuçtan mülhem “kazanma” ihtimalini tek kazanç saymak, “gençlik enerjisi” gibi kolay formül varsayımları ise fazla sığ. Hele “işte seçimle kazanılıyor” iddiasına kanıt devşirmek ya da buradan kopyalanacak formül çıkarma gayreti iyice abes.
Çıkarılacak dersler var
Brezilya ve özellikle Sırbistan’daki gelişmelere, sadece seçim sonuçları açısından bakmak yerine uzun soluklu bir mücadele hikayesi olarak izleyince alınacak daha fazla “ders” var. Brezilya’daki sonuç, son yıllarda her şeyin yenilik-eskilik, gençlik-yaşlılık veya icraat-mücadele ikilemlerine oturtulmasının pek de isabetli olmadığını gösteriyor. Çünkü Lula 50 yıllık bir geçmişi -bütün bagajıyla- taşıyan bir isim. Ayrıca ikinci turu kurtaran toparlanmayı sağlayan da herkesin çok eski saydığı ve solun motoru olan ana mücadele temalarına (anti faşizm, anti-emperyalizm) yaslanan topyekun mücadele perspektifi. İcraatçı, projeci, yenilik satan formüller yerine gelen kötülüğe karşı büyük ve güçlü bir mücadele enerjisi, ibreyi asıl değiştiren unsur.
Sırbistan hikayesi iki sene önce Novi Sad Tren Garı’ndaki çatının çökmesiyle başladı. İktidarın yolsuzluk, usulsüzlük, denetimsizlik ve keyfiliklerle örülü saltanatı ve kamuoyu tepkisini hafife alma tavrına karşı öğrencilerin başlattığı kuvvetli protestolar, bugün ortaya çıkan sonucun taşlarını döşedi. (O olayda 16 kişi ölmüştü. 11 sene önceki Ankara Gar katliamında ise 104 kişi öldü. İhmal ise birkaç katı. Bir kıyas olsun diye) Fakat öğrenciler “halk iktidara çok tepkili, bu iktidar artık hiçbir soruna çözüm üretemiyor, çaresizlikten muhalefete ve medyaya baskı kuruyor, gündem değiştiriyorlar, ilk seçimde gidici” diyen muhalefeti beklemek yerine, tepkinin iktidarı rahatsız eden bir güce dönüşmesi için ısrar ve kararlılıkla uğraştılar. Sadece şehirlerin sokaklarını doldurmadılar, köy yollarında yürüdüler.
Memnun olmamanın, huzursuzluğun kendiliğinden sonuç üretmesini beklemediler, o tepkiyi örgütlediler, yaydılar ve iktidarın tepesindeki kılıca çevirdiler. Çözülmeyen sorunların, üstü örtülen yolsuzlukların, kimseyi takmamanın, sırtını Trump’a yaslamanın bir bedeli olmasını beklemediler, fatura kestiler. Sorunların, sadece mağdurları ezmesi yanında, yaratanlar için de büyük sıkıntı haline gelmesini sağladılar. Filistin meselesinden yoksulluğa, kazanılmış haklardan özgürlüğe kadar, kimsenin umurunda olmadığı söylenen temel talepleri arkada bırakmadılar. Kazanacak aday peşine düşmediler, kazanılması gereken bir mücadele tarif ettiler. Bunu seçim kazanmak için yapmadılar, yapmaları gerektiği için yaptılar ve o yüzden seçimi kazandılar.
Kışkırtılmış, algoritmalarla köpürtülmüş öfkeleri, kolay hedefler peşine düşen sahte kabadayılıkları arkasına alarak yükselen eğilimlerden, sırf daha gürültülü konuştuğu ve düşman tedarik ettiği için destek toplayanlarda; hakikatler, kerametler bulmaya çalışmak yerine, bu dünyanın daha iyi bir yer olabilmesi umuduna bakmak daha öğretici. Umut köşede bir yerde sırasını bekleyen sinsi bir şey değil. Kazanılması, üretilmesi, korunması gereken. Tekrar ivme kazanan ayrımcı, dışlayıcı, ırkçı, faşizan hezeyanlar, bir dalga yaratabildikleri için “yeni” olma hakkı kazanmıyor. Son derece “eski” en temel çelişkilerin üzerinden “başka türlüsü mümkün ve bunu biz yapabiliriz” diyenlerin ısrarı çok daha “yeni”. Bütün bunların birleştiği nokta ise hem direnirken hem daha iyisi için harekete geçerken asıl hayati dinamiğin hala mücadele olduğu gerçeği.














