Hadise 17 Eylül’de 450 binin üzerinde yatırımcının paralarının bulunduğu 130’dan fazla yatırım fonunun tasfiyesiyle başladı. Ardından 21 Eylül’de bazı şirketlerin faaliyetleri durduruldu, mal varlıkları donduruldu veya tedbir konuldu ve gözaltılar, tutuklamalar başladı. Bu şirketlerin önemli bölümünün sahip ve yöneticilerinin iktidara fazlasıyla yakın isimler olması, olayın siyasi yönünü büyüttü.

Ayrıca çeşitli aşamalarda probleme dikkat çekildiği halde önlem ve denetlemelerin tam yapılmaması idari, mali ve siyasi sorumlulukları gündeme getirdi. Hatta son olarak krizin bile fırsata çevrildiği, önceden bilgi sahibi yapılan bazı isimlerin gerçek olmayan hisse artışlarını, haksız kazançları alıp sistemden çıktığı, bazılarının yurtdışına transfer ettiği ortaya çıktı. Son olarak AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski bakanlardan Fatma Betül Sayan Kaya’nın da bu isimlerden biri olduğu anlaşıldı. Kaya ailesinin mal varlıkları için tedbir istenirken, AKP Genel Başkan Yardımcısı Sayan istifa etti. İşin adli tarafı devam ediyor, muhtemelen yeni gelişmeler yaşanacak. Olay siyasi gündemin de en tepesine yerleşmiş durumda.
Muhalefet sözcüleri ve medya, konuyla ve siyasi bağlantılarıyla ilgili bilgileri paylaşıyor. Konunun siyasi bir mesele olarak tartışılması konusundaki ısrarlı tavrı sürdürüyor. Diğer taraftan “fon krizi” iktidar cenahında da “siyasi” tartışmaların konusu yapıldı. Bazı isimlerin böyle olaylarda -ahlaki tutum taklidi yaparak- hep yaptıkları gibi “sonuna kadar gidilsin” açıklamaları yanında, iktidar medyasında hadisenin Erdoğan’ı zora sokabilecek bir tezgah olduğu yorumlarına rastlandı. Krizin müsebbipleri kadar mağdurlarının da iktidar tabanına yakın olmasının rahatsızlıkları büyütebileceği söylendi. Erdoğan’ın çok kızgın olduğu, mağduriyetin giderilmesi için gereğinin yapılması talimatı verdiğinden bahsedildi. Skandalla en belirgin siyasi bağlantısı olan Fatma Betül Sayan’ın istifasının (affını istemesinin) ardından AKP Sözcüsü Ömer Çelik, “artık bizimle bir bağı kalmadı” açıklaması yaptı. (Ancak siyasi bağlantı iddiası olaydan sonra ilişkiyi sonlandırmakla bitmiyor, hadisenin oluşum sürecindeki ilişkiyle başlıyor. Neticede bu ülke “Allah affetsin, kandırıldık” açıklamasını bile sindirdi)
“Bu (sefer) olay başka” mı olacak?

Türkiye muhalefet kamuoyu, -hemen hiç biri realiteyle doğrulanmamış olsa da- iktidarın önemli bir gelişme (kriz) nedeniyle zora gireceği ve bu yolla ciddi bir siyasi kayıp yaşayacağı kanaatine hep teşne. Bunun çok anlaşılır bir tarafı var. Çünkü normal siyasi akışın -olması gerektiği gibi- bir iktidar değişikliğini sağlayacağına dair şüphe çok kuvvetli. Olağanüstü bir dönem yaşandığının herkes farkında. Bu yüzden, ancak yeni ve muhtemelen iktidarı sallayacak bir krizin dengeyi bozabileceğine inanmaya hep daha çok prim veriliyor. Bir tür hüsnü kuruntu. Bu konuda sayısız örnek yaşandı. Ekonomide, dış politikada, iktidar ittifakı içinde, siyasi hamleler sonrasında, skandallar ve krizler ertesinde defalarca “bu sefer işi zor” değerlendirmesini duyduk. Bu yorumlar boş ve mesnetsiz değildi aslında. Türkiye’nin son yirmi senede yaşadıklarının onda biri bile birkaç kez iktidar değişikliğine neden olabilirdi. Türkiye, başka bir zamanda veya başka bir yerde (artık belki oralarda da zor) sahiden bütün gidişatı altüst edebilecek krizler geçirdi ama hiçbirinde topyekün bir siyasi bedel ödenmedi. Bütün icraat kalemlerinde örneklerini bulmak mümkün.
Biraz eskide kaldı ama bir zamanlar “AB sürecinden kopuşun” -en temel dayanağını kaybettiği için- iktidarın sonunu getireceğini söyleyenden geçilmiyordu. Birinci ve ikinci “çözüm süreçlerinde” aynı şekilde “geri döneni bitirecek” kriz uyarıları yapılmıştı. S-400 krizinden Suriye’ye kadar onlarca dış meselede ödenemez hata bedellerinden bahsedildi. Ekonomide özellikle son 8-10 yılda defalarca yaşanan dönüşler, “Nas” göndermeleri, milyarlarca dolarlık rezerv yakmalar, tarihin en ağır devalüasyonu, dünya enflasyon şampiyonluğu gibi eşiklerde bunlar konuşuldu. Döviz artacak haberi yapanlarla alay eden bakanlar gördük ama şimdiki seviyenin onda birine çıkacak döviz kuruyla ülkenin batacağını duyuran yorumcuları da. 17-25 Aralık’tan tutun, kendi bakanlığına mal satan bakanlara kadar neler gördük, neler. Adliyede çeşitli davalar için borsalar, şantaj ve “kurtarma” borsaları kurulduğunu, iktidarın atacağı adımların fragmanlarını çıkaran medya figürlerinin faaliyetlerini öğrendik. Gemiler, gemicikler, pudra şekerleri daha neler neler. Bunların hepsinde “bu götürür” dendi. Elbette bütün bunların siyasi bedeli de oldu, oylar boşuna yarıya inmedi ama beklenen “altın vuruş” bir türlü gelmedi.
Skandal bazıları için kavuşulan imkan
Büyük krizlere, iktidar ve medya imkanlarıyla saklanamayan skandallara rağmen, iktidarın ödediği siyasi bedelin beklendiği kadar olmamasının pek çok sebebi var. Özellikle son yıllarda yargı ve medya kontrolünün iyice iktidarın eline geçmesi, kavramsal ve kurumsal denetim imkanlarının çok gerilemiş olması ve ulusal ve uluslararası alanda meşruiyet ölçülerinin değişmesi önemli etkenler. İktidarın her alandaki cezasızlık hatta sorumsuzluk imkanları çok genişledi ve sindirme atakları ile saldırıları çok sertleşti. Her şeye yetkili, herkesi hesaba çeken ama hiçbir şeyden sorumlu tutulamayan, hesap vermeyen bir konum edindi. İtirazı daha düşünce seviyesinde bastırmak, operasyonlar mekaniğiyle korkutmak sıradanlaştı.
Artık partilere genel başkan atanan, kaybedilmiş seçimlerin sonuçlarının değiştirilebildiği bir düzen yürürlükte. Yukarıda da değindiğim üzere, iktidar bunları siyaset dışı yöntemlerle iktidarı koruma yöntemine dönüştürürken önemli oy kayıplarıyla da yüzleşmek zorunda kaldı. Fakat büyük kısmı iktidar tabanında olan geniş bir seçmen grubunun oy verme davranışı, hala nasıl hükümet edildiğine göre değil, kimin hükümet ettiğine göre şekilleniyor.
Bu konuda iktidarın sadece kendi tabanını değil genel olarak seçmen reaksiyonunu beklenenden zayıf kılan önemli avantajlarından biri, siyaseti iyice etkisizleştirmiş olması. Bir zamanlar çok kullanılan “toplumsal patlama miti” bu ülkede zaten hiçbir zaman çok güçlü olmadı. Kimilerine göre “sandık sabrı”; kimilerine göre siyasi kültür, inanç sorunu veya devlet algısı; belki de coğrafyanın kaderi.
İktidar özellikle son on yılda sadece rakiplerini değil topyekün siyaseti daha zayıflattı. Ancak AKP daha öncesinde de -retorik iddiaları bir kenara bırakırsak- seçmenle kurduğu ilişkinin merkezine sorunları düzeltme vaadini hiç koymadı. Gömlek değiştirirken “adil düzen” iddiasını bırakıp düzene entegrasyonu öne çıkarmıştı. Örtülü biçimde vadedilen şey, bozuk olan işleyişten kimlerin faydalanacağını belirleme veya “kazananlar kulübüne” katılım imkanıydı. Bozuk düzenden ziyade, bundan nemalananları (paylaşımı) değiştirmek (İnşaatı ekonominin ana taşıyıcısı yapmak bu yüzden rastlantı sayılmaz). Bazıları için yardımlar, bazıları için maaşlar, bazıları için ihaleler, bazıları için ise ponziler. Bu yüzden nepotizm de kusur değil övünç vesilesi. Sadece ekonomide olmadı bu işleyiş. Demokrasi ve özgürlükler açısından da durum aynıydı. Herkes için yasakları kaldırmak, özgürlükleri genişletmek yerine, kimin ve neyin özgür olacağına karar vermek demekti iktidar. Hatta başkasına rahatsızlık verebilmekten tatmin üretebilmek.
Bu seferki kriz başka olabilir mi?
Fon krizinin senelerdir yaşananlardan başka sonuçlar vermesi elbette olasılıklardan biridir. Bazen bazı olaylar o zamana kadar yaşananları niteliksel olarak sıçratacak bir dinamik yaratabilir. Bazen hadisenin tetiklemesiyle beklenmedik sonuçlar yaratabilir. Hatta şimdiye kadar işleyen esnekliğe fazla güvenmek ters tepebilir. Şimdi hem siyaset dünyasından, hem medyadan hem de çeşitli uzmanlardan, bu krizin öncekilerden daha sarsıcı olabileceğine dair değerlendirmeler geliyor. Bu yorumları desteklemek için en çok kullanılan argüman, olayın siyasi bağlantılarının gayet somut, hayli derin olması ve çok hızlı açığa çıkması. Feda hamlelerinin de epey erken başlaması.
Bir diğeri ise bu hadisenin iktidar tabanını da içine alan sahici mağduriyetler yaratmış olması ve beklenmedik tepkiler yaratabilme ihtimali. Elbette, iktidar medyasında olayın skandal olarak ele alınması ve “arınma” gibi kavramların kullanılması da dikkat çekilen önemli unsurlardan. Bütün bunlar, daha öncekilerden farklı gelişmeler için dikkate alınması gereken noktalar olabilir. Ancak bu çıkarımların bir ihtimal olmaktan daha ileri gittiğini söylemek için güçlü emareler henüz belirmedi.
Ömer Çelik’in “Sayan’ın bizle bir bağlantısı kalmamıştır” açıklaması, bu iktidarın uzun yıllarda geliştirdiği “teflon siyasetinin” devamı niteliğinde. Erdoğan’ın “mağduriyeti hızla giderin” talimatı ise muhtemel reaksiyonların veya hesap sorma motivasyonunun -belki kârdan zarar ederek- “parasını kurtarma” seçeneği karşısında fazla kuvvetli olmayabileceğine inancı işaret ediyor. Ayrıca kendi yarattığı krizlerde milyar dolarlık rezervi bir çırpıda harcayabilen Erdoğan’ın yine bu seçeneği kullanmaktan çekinmesi için bir neden yok.
İktidar cephesindeki “arınma” laflarına şimdiye kadarki benzer çıkışlardan daha fazla anlam yüklemek için bir neden olduğundan da pek emin olmamak lazım. Zira iktidar içinde Erdoğan’ın merkezi rolü ve dokunulmazlığına halel getirmeden çeşitli ekiplerin birbirleri aleyhine -sadece eleştiriyle yetinmeyen- operasyonlar yaptığını gördük. Mesela bu tartışmaların odağındaki Yeni Şafak daha önce de Şimşek’i hedef alan yayınlar yapmıştı.
Ancak meseleye ihtiyatla yaklaşmayı gerekli kılan en temel nokta, iktidarın -hala desteğini sürdüren- kendi seçmeni nezdindeki ilişkinin değişmiş görünmemesi. Bu iktidarı hala destekleyen seçmen, onun başarısı veya “düzgün” yönetmesiyle pek ilgilenmiyor. En önemlisi iktidar da bunu gayet iyi biliyor. Diğer yandan bahse konu kriz asıl çarkların dönüşünü de fazla etkilemiş görünmüyor.














