Kemal Can yazdı: Fon krizi kontrol altına girdi mi? Ya da “daha ne yapsınlar?”

Krizin iktidarı ne kadar salladığı, arkasında bir komplonun olup olmadığı hala konuşulurken, Erdoğan “fon krizi kontrol altında” dedi ve hafif tertip karşı saldırılara başladı bile. En ciddi dış tepki sayılan MSCI’nın uyarısı ise 2027 Haziran’ına kadar süre veriyor. Elbette Erdoğan’ın kurduğu cümle içindeki “sorun” ve “kontrol” kelimelerinin herkes için aynı anlama gelmediğini kestirmek hiç zor değil. Kanal kapatarak, gazeteci gözaltına alarak, muhalefeti suçlayarak ama daha önemlisi, “çok ciddi tepki var” kulislerinin hala söylenti sınırında kalmasına güvenerek sahiden bir kontrolden bahsedilebilir. Zaten “sorun”, bu skandalın varlığından ziyade ortaya çıkması ve iktidara verebileceği muhtemel zararlar diye algılanınca, elbette böyle kontrol altına alınır. Sonra biraz kaynak aktarımıyla -küçük yatırımcı- mağdurlar yatıştırılır en sonunda da unutulur. Bu yüzden Fatma Betül Sayan Kaya’nın ablasının büyükelçi atanmasını gözden geçirme ihtiyacı bile duyulmadı. Son yıllarda bir sürü “sorun” böyle “kontrol altına” alındı.

AKP iktidarının yönetim becerisi olarak sunduğu, kimilerinin siyaset efsanesi saydığı formül bu. “Sorun”u ayağına dolanma riski sınırında ele almak, “kontrolü” ise yönetilemeyecek hale gelmesine izin vermemek olarak görmek. Krizlerin bu iktidar üzerinde nasıl etkiler yaratacağına, nicelik perspektifinden bakılabilir. Yani krizin cesameti üzerinden muhtemel etkiler hakkında fikir geliştirebiliriz. Bu açıdan fon skandalının epey irice bir sorun olduğu ortada. İkincisi, pek somut kanıt olmasa bile “herhalde şöyle olmuştur”, “muhtemelen böyle olması mümkün” veya “öyle olması gerekir” gibi bazı çıkarımlarla sonuca ulaşmak da denenebilir. İktidar çevresinden sızan -güvenilirliği hep tartışmalı ama manipülasyon derdi tartışmasız- bilgi kırıntılarını takip de bir yöntem. Ancak sadece olmuşlara hatta defalarca tekrar etmiş izleklere bakmak mümkün. 25 senede irili ufaklı çok sayıda kriz, sorun, skandal gördük ve hepsinde neredeyse hiç değişmeyen, şimdi de yine karşımızda olan bir zincir var. Belki şablon demek lazım.

Hep tekrar eden zincir

  • Deprem, salgın hastalık, beton dökülmüş şehirler, tahrip edilen doğa, yanan ormanlar, kirlenen nehirler, çökmüş eğitim ve sağlık sistemi, aklınıza hangi başlık gelirse gelsin. Ekonomi, toplum, siyaset, sanat, spor hangi alan olursa olsun yöntem değişmiyor. Hiç zekice olmayan hatta son derece düz (kaba) ve neredeyse her durumda inatla tekrar edilen bir önlemler dizisi hemen uygulanıyor. Böylece krizin kontrol altına alınması, normalleştirilmesi, bir sonraki krize kadar unutturulması mümkün oluyor. Açık söylemek gerekirse pek kararlı olmayan tepki de daha baştan kesilmiş oluyor.
  • İster akut, ister kronik isterse bizzat bu iktidar eliyle yaratılmış bir sorun patlak vermiş olsun izlek aynı. Skandal patladığında, rezalet su yüzüne çıktığında, ellerine yüzlerine bulaştırdıkları bütün vakalarda ilk önlem, almaza yatıp bir süre beklemek. Hem reaksiyonun hacmini hem derinliğini, hem yönünü tespit. Almaza yatma, sanıldığı gibi pasif bir savunma değil. Aksine en belirleyici hamlelerden biri. Tepki denen şeyin örgütlenmeyen sadece gelmesi beklenen bir şey muamelesi görmesiyle avantaj ele geçiriliyor. Ayrıca hızlı tepki, sorumluluğun kabulü ve zafiyet göstermek demek.
  • İkinci önlem sorumluluğun reddiyle paralel hedef adresler bulmak. Çok saçma da olsa mutlaka başkaları sorumludur. Döviz fırlamışsa faiz lobisi saldırmıştır. Enflasyon patlamışsa kâr hırsı olan toptancılar, marketler, harekete geçmiştir. Harp olmuştur, darp olmuştur. Madenciler veya askerler işlerinin fıtratı gereğince ölmüştür. Bazen doğrudan doğa sorumludur, “tarihin bu büyük afeti” karşısında yapacak bir şey yoktur. Kimi zaman nefsine yenilenler, kimi zaman şeytana uyanlar olmuştur. “Komplo” imaları ise tam maymuncuk. Hiçbir şey bulunmasa “cehape zihniyeti” yedekte. Aranan ikna değil, kahvede kullanılacak bahane.
  • Sorumsuzluk refleksinin ayrılmaz parçası olarak, “Erdoğan’ın çok kızmış olduğu” bilgisini yaymak ve ne yapacağı (söyleyeceği) merakını yaymak tedavüle girer. İşin içinde feda edilmesi gereken AKP siyasetçileri ve bürokratları varsa, kesinlikle Erdoğan’ın çok kelle alacağını duyarız. (İktidarın iç kavgalarına fazla duyarlı muhalefet kamuoyu ve medyası da buna şaşırtıcı iştahla katılır. Çünkü iktidar içi çatlak umudu hiç bitmez) Oysa “Save the King” talimatı, “ben sorumluyum” dese bile mutlak sorumsuzluğun devamı ve mutlak iradesinin beslenmesi demek.

En iyi savunma saldırı

  • Fazla zaman geçirmeden sorunun abartıldığı, -siyaset üstü olmasına rağmen- siyasete alet edildiği söylenmeye başlar. Fırsatçılık yaparak sorunu büyüten muhalefete saldırılar başlar. Tamamı bu iktidarın tensipleriyle atanmış, yerleştirilmiş bir sürü adam düpedüz bir tezgâh kurup büyük bir soygun yapar, bu faaliyetlerde kamu kaynakları kullanılır, yine aynı yöntemlerle göreve gelmiş bürokratlar göz yumar, reel sektör dahil herkes etkilenir, hatta hadise uluslararası boyut kazanır ama “ülkenin ekonomisine zarar veren” muhalefet veya medyanın tavrıdır.
  • Önlem paketi devreye alındıktan ve fazla ileri gitmeyen “tepki” yükselme işareti vermeyince, özgüven hamlesi sahne alır. Meselenin kontrol altına alındığının iddia edilmesini, çözümün yine kendilerinin elinde olduğu övünmesi takip eder. Çoğu zaman muhalefet tarafından “hadi gereğini yap” denilerek Erdoğan, hem olayın dışına taşınır hem de irade odağı olarak tescil edilir. Oysa büyük krizlerin tamamı; geçici hatalar, ideolojik takıntılar veya liyakatsizlik nedeniyle kazaen yaşanmıyor, sistemin bilerek yarattığı yapısal sorunlar. Gözden kaçma yoktur, belki boş bırakma vardır.
  • Her kriz -kapitalizmin fıtratı uyarınca- aslında bir fırsat, Allah’ın bir lütfudur. Bu çalkantı, -sorumluları ayıklamakla hiç ilgisi olmayan- yeni bir tanzimin vesilesi olur. Zaten bu büyüklükteki krizler, çözülmesi gereken meseleler değildir. Aksine “düzenin” daha karlı devamını sürdürmek için yeni sürüm fırsatıdır. “Çark”, gerekli ayıklamalar, (paydaşlara ilişkin) sadeleştirmeler yapıldıktan sonra devam etmelidir. Hatta bu tazelenme yatıştırılmış müteşekkir mağdurlar yanında yeni hevesli aday memnunlar yaratmaya olanak verebilir. Ortada iş bilmezlik yoktur, zira iş budur zaten. İşe değil açgözlüye kızmak yeter.
  • Peki AKP ve özel olarak korunan Erdoğan, bu ve benzeri krizlerden hiç mi etkilenmez? Her “kontrol altına alma” ve “kontrollü soğutma” elbette önemli hasarlar veriyor. AKP’ye oylarının neredeyse yarısını kaybetmesi, iktidarın bekasını eskisi gibi “sandık patlatma garantisine” bağlayamaması, siyaseti bırakmış olması bu yüzden. Çarpma, talan, suiistimal ve haksız kazanç (mevki) imkanlarını paylaşan -25 yılda epey kalabalıklaşmış “ortaklar” ve ideolojik takıntılılar hariç seçmenler elbette bu krizlerden etkileniyor. Ancak bu saçma döngünün kırılmasını engelleyebilmesinden de etkileniyor.  

Döngüyü kim bozabilir?

fon krizi kontrol
Kemal Can yazdı: Fon krizi kontrol altına girdi mi? Ya da “daha ne yapsınlar?”

AKP, bu yöntemi sadece yönetim krizlerinde uygulamıyor, bizzat kendisini kuşatan siyasi krizi de aynı yöntemle idare ediyor: “Sorunu kontrol altına almak/tutmak”. Bu sihirli cümlenin gizli öznesi, kontrol dışına çıkabilecek, kontrol kaybına neden olabilecek, kontrolü bozabilecek dinamikler veya aktörler. Süvari birliği gibi sürekli yolda olduğu haber verilen halkın tepkisi, dünyayı dar edeceğini ilan eden öfkeli nutuk erbabı, adını asla açıklamadan “büyük rahatsızlık” hikayesi anlatan iktidar hizipleri ve “kabul edilemez” dedikleri her şeyi senelerdir kabul ederek yola devam eden uzmanlar.

Erdoğan’ın kontrol stratejisi, kontrol edemediği dinamik ya da aktör bırakmadığında çalışıyor. Bunu kıracak kimsenin çıkmaması, illa hain ve satılmışları gerektirmiyor; kendisi gibi yöntemi hiç değiştirmeyen, alışkanlıklara ve ezberlere sadık olanlara daha çok güveniyor. Yenilmez bir güç olduğuna inandığı için böyle davranmıyor. Tam tersine -en azından on yıldır- yenilebilir olduğunu bildiği için böyle. Buna “yolun sonu” demeyi seven, demeyeni suçlamayı seven çok. Ancak bu avuntu için fazla uzun zaman geçmedi mi?

“Evde otur -eğer el konulmazsa- televizyonunu seyrederken şarj ya da deşarj olursun, seçim zamanı oyunu verirsin” ritüeliyle güçlü bir mücadele dinamiği hatta muhalefet dalgası yaratmak zor. Çünkü halk (veya seçmen) diye soyut varlığın harekete geçmesine güvenmek için, önce onu yeniden özne olmaya davet ve buna olumlu cevap alınması gerekiyor. Diğer yandan, bir şeye “kabul edilemez” demenin -kabul etmediğini göstermek gibi- bir sorumluluğu yok mu? Ayrıca böyle eleştiriler karşısında “daha ne yapsınlar”, “sizin somut öneriniz ne?” diyenlere birkaç küçük soru sormak gerek. Muhalefet, mevcut duruma dair bir itiraz ise mevcut durumun parçası olan herkesi içermesinden daha doğal bir şey var mı? Yapılanlardan razı ve memnunsanız, aynı yolla farklı sonucu varmayı neye güvenerek bekliyorsunuz? “Bugün karşı karşıya olunan durumda, seçimden ibaret olmayan, hatta seçimi öncelemeyen bir mücadele tavrı ve çağrısı lüzumlu” sözü, somut mu gelmiyor yoksa fazla zahmetli mi bulunuyor? Kişisel mücadele garantileri, yüksek enerjili solo performans alkışı hak ediyor ama liderlik sadece sizin yaptıklarınız değil, harekete geçirdiklerinizle ilgili. 

Biraz da biz mi abartsak?

“Kazanamazsak bırakıp gideriz” teminatı, ne kazanmanın formülü ne sonrasına dair umudun işareti. Hesap vermek de değil çünkü bedel ödemeye devam edenler de mi gidecek (nereye gidecek), yoksa beş yıllık yeni döngüye mi başlayacak? Bu açmaz, seçim parantezinden daha geniş bakamamamın ve baktırmamanın sonucu. Kazanmayı, inanç ve kararlılık anlamında zaten bünyesinde taşımak zorunda olan bir mücadele perspektifi dışında, bağımsız bir kazanma formülü yok. Bütün olup bitenlerden sonra hala siyaset -hatta sandık dışı- oyunun, kazanma formülleriyle aşılabileceği iddiası nasıl sürdürülüyor anlamak zor. Binlerce insanın gidip oy atarak Cumhurbaşkanı adayı yaptığı Ekrem İmamoğlu da “ayağa kalkın” diyor. Kime diyor, ne demek istiyor sizce? Yine binlerce insanın meydanlarda arkandayız dediği Özgür Özel de mücadeleden bahsediyor ama çağrının gittiği adres üzerine alınan pek net değil sanki. Çünkü siyasi partiler cengaverlerin toplandığı yerler olmaktan ziyade, mücadeleyi örgütleyecek, ona liderlik yapacak yapılar olmalı.

“Öyle olsaydı böyle olmazdı, şöyle yapılsaydı böyle olurdu” iddialarının tamamı hiçbir açık kanıt ortaya koymadan haklı çıkmış ve somut gerçek muamelesi görüyor. Sadece son bir yılda olup bitenler bile, o varsayımların hepsine karşı bozucu müdahale yapılabileceğini göstermedi mi? “O zaman koşullar farklıydı” diyeceklere ise “sadece aktörlerin pozisyonlarının farklı olduğu artık anlaşılmadı mı?” demek yeter. “Yer yerinden oynar” efsanesine inanmaya devam etmek de serbest elbette. Ancak hak, ekmek, özgürlük ve adalet mücadelesi, her zaman ve her yerde bazen abartılı, sıklıkla “haddini” aşan epey de radikal iddialarla sürebildi. Hele “her şey normalmiş gibi” devam edilemeyecek zamanlarda kesinlikle böyle. 70’li yılların Türkiye’de ve dünyada en önemli farkı, profesyonel politik aktörlerden başka bir öznenin harekete geçme cesareti ve ona bu çağrıyı yapanların olmasıydı. Başkaları için olduğu kadar kendisi için de bizzat harekete geçme gereği belirliyordu politik iklimi. (Dostum ve arkadaşım Tanıl Bora’nın büyük emekle hazırladığı yeni başucu kitabı Devrimciler, o duygu durumunu anlamak için mutlaka okunmalı)

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş