Kemal Can yazdı: “Sandık sabrı” ve “dip dalga”

Uzun zamandır büyük hareketlilik görüntüsü altında son derece kısır ve tıkanmış siyaset meselelerini tartışıyoruz. Hem çok şey oluyor hem de hep aynı şeyler. Aynı başlıkların, aynı soruların etrafında ve temel veriler değişmeden dönüp duruyoruz. İktidar, artık makyaj çalışmalarına bile ihtiyaç duymadığı, kimsenin açıktan savunamayacağı kadar kaba müdahaleler yapıyor. Üsküdar (ve Yüreğir) hadisesi, bu mühendislik işlerinin artık neredeyse “TOKİ” estetiğinde ve hızında yapılacağını gösteriyor. Yargı eliyle seçim iptal ediliyor, yeniden yapılacak seçimi garanti altına almak için tehdit, şantaj, vaat ve rüşvet gibi bütün yöntemler ve gözaltına alınanlarla aritmetik değiştiriliyor. Sonra böyle elde edilen bir sonuçla belediye başkanı belirleniyor. Hatta Yüreğir’de olduğu gibi yargı, dört seçimin arzu ettiği birini “doğru” ilan ediyor. Daha önce başka belediyelerde de transferlerle aynı sonuçlar alınmıştı. İşi aynı pusuladaki bir oyun geçerli, bir oyun geçersiz sayıldığı ve tekrarlanan 2019 İstanbul Belediye Başkanlığı seçimine kadar götürebiliriz.

Yani sadece kayyım politikasıyla seçmen iradesine darbe yeterli olmuyor, artık doğrudan sandıktan çıkana hatta çıkabilecek muhtemel sonuca müdahale ediliyor. Bunlar yetmiyor olacak ki, Bahçeli’nin gerekli gördüğü yeni yasal düzenlemeyle seçimin, siyasi partilerin yeniden dizayn edilmesine hazırlanılıyor. Zaten “mutlak butlan” kararıyla, partilere nüfuz etmeyi geçip bizzat yönetimlerine atama yapıldığını bile gördük. Ayrıca bu hadiseyle Yüksek Seçim Kurulu denilen organın görev tanımı, yetki alanı ve bunu koruma yeteneği de görülmüş oldu. Artık yerel bir mahkeme YSK’nın tamam dediği seçim sonucunu uygun bulmayabiliyor, tekrarlatıyor, beğenmezse bir daha yaptırıyor. İstediği olana kadar. Daha önce gazete, TV yönetimleri için gündeme gelen tanzim faaliyeti, şirketlere çökme, sivil toplum örgütlerini hizaya sokma, popüler dünyayı operasyonlarla korkutma hamleleriyle genişliyor. Üstelik bunlar sayesinde alınan net sonuçları da görüyoruz. Ne yasalar ne anayasa değişti ama mevcut kurum ve kanunlarla da açık haksızlıklar, irade gaspı kolayca yapılabiliyor.

2027 Entegrasyon senesi

Son iki yılın gündemini birbirinden bağımsız gibi görünen birkaç süreç birlikte belirledi. Birincisi Devlet Bahçeli’nin çıkışıyla başlayan “Terörsüz Türkiye” meselesiydi. İkincisi, Erdoğan’ın “silkeleyin” talimatıyla başlayan belediyelere dönük -ama sonra tüm CHP’yi kapsayan- operasyonlar. Üçüncüsü Tom Barrack’ın dile getirdiği küresel ve bölgesel yeni güç ve denge tanzimi (“özgür dünyanın” demokrasiden vazgeçtiğini ilanı). Dördüncüsü zaman zaman mahcup çıkışlarla yoklanan anayasa ve iç siyasi tablonun dizaynı meselesi. Elbette iktidarın sonunu getireceğine inanılan ve hiç hafiflemeden devam eden enflasyon ve ekonomik sıkıntıları beşinci başlık olarak anabiliriz. Altıncısı ise bir türlü alınamayan “kültürel iktidar” alanları için başlatılan taarruz ve nefes aldırmaz hale gelen baskı düzeni, “hayat tarzı dayatması”. Bunların çeşitli eksenlerde birbirleriyle bağı olduğuna dair değerlendirmeler yapıldı. Hepsinin hikaye olduğu, gündem değiştirme için yapıldığı; tek ve asıl amacın, bütün süreçlerin üstüne oturduğu zeminin Erdoğan’ın yeniden seçtirilmesi diyenler de çıktı.

Bütün bunların iktidarın engelsiz güç temin ettiğinin -dolayısıyla rejim değişikliğinin tescil adımının- kanıtı sayanlar veya çaresizliğinin göstergesi -dolayısıyla kontrolsüz ve sonuçsuz çırpınış- kabul edenler var. Ancak hangi seçeneğe yakın olursanız olun, bu başlıkların giderek daha açık bir ortak entegrasyon potasına doğru ilerlediğini söylemek mümkün. Bu başlıklarda iktidarın yürüttüğü faaliyetlerin kimi zaman birbiri aleyhinde etkiler yarattığından bahsedilmişti. (En çarpıcı örneklerden biri Kürtlerle barışırken muhalefetteki Türklerle kavganın sürdürülmesinin çelişkisi) Basit siyasi hesapların “devlet aklıyla” çeliştiği noktalara da dikkat çekildi. Bölgesel dengelerde meşruiyet temin edilen merkezlerin ajandasıyla, “lider ülkenin önemli liderini” soktuğu açmazdan bahsedildi. Eğer tüm göstergelerin gösterdiği gibi seçim 2028’e kaymışsa, bu süreçlerin birbirini destekleyen ve besleyen entegrasyonunun, en azından birbirinin ayağına dolanmayan hale getirilmesinin 2027 yılında tamamlanması gerekecek. Ekonomik tablonun düzeltilmesi veya tekrar oy artışı gibi seçenekler, hem gerçekçi değil hem de gündemde değil.

Sandık sabrı ve dip dalga

Diğer taraftan biriken, büyüyen bir öfkeden, yine gelişen dip dalgadan bahsediliyor. YENİ Parti’nin üyelerinin neredeyse üçte birinin şimdiye kadar bir partiye üye olmamış kişilerden oluşması, Özgür Özel’in beklenmedik yerlerde gördüğü beklenmedik ilgi, Cumhur İttifakı kalelerinde kan kaybının devam ettiğini gösteren emareler, sokak izlenimleri ve -epey ayrışıyor olsalar bile- anketlerdeki hakim tablo gibi pek çok veri bu iddialara dayanak gösteriliyor. Olması gereken ve bir türlü olmayanın bu sefer olacağı söyleniyor. Muhalefet kamuoyunun hep hayal kırıklığıyla son bulan ama her sefer kendini tazeleyebilen umudu, yine bu iyimser varsayımlara teyellenmiş durumda. Özgür Özel bunu Korkut Boratav’a referansla “sandık sabrıyla” açıklıyor, seçmene ve tabana güveniyor. “Türkiye’de sosyal patlamaların sandıkta olduğu” fikriyle, seçimde alınacak şaşırtıcı sonucu müjdeliyor. Sahiden bu ülkenin siyasi geleneğinde, sandığa kadar sabredip orada bir sürpriz yapma eğilimi -epey örnekle gösterildiği gibi- yaygın. Açıkçası her gün televizyon röportajlarında dayanacak gücü kalmadığını söyleyenler de hep bir şey bekliyor gibi.

Ancak bu eğilimi ve pek çok iktidarın (partinin) sonunu getirmiş seçmen “şakacılığını”, elbette iktidar siyasetçileri de çok iyi biliyor. Defalarca kazanmalarını sağlamış olsa bile bu sefer -aslında epey bir süredir- tabanlarının “konsolide olmasına” güvenemeyeceklerinin de farkındalar. Seçimi en merkezi konu, sandığı tek meşruiyet kaynağı saymaktan vazgeçtikleri gibi, mümkün olan bütün yolları kullanarak bunlara güvenmenin işe yaramayacağını da göstermeye çalışıyorlar. Bayrampaşa, Üsküdar, Yüreğir ve belki başkaları tam da bu nedenle önemli. Bu nedenle, “göz göre göre bu kadarı yapılabilir mi?” sorusunun onlardaki cevabı çok başka. Bir sonraki seçimi her yolu kullanarak kazanmak istiyorlar elbette ama bu, iktidarın istikrarı için milli iradeye güvendiklerinden değil. Alınacak desteğin su üstünde tutabilir olmasının ve alternatifsizliğin sürmesinin, sandık dışı meşruiyet odaklarını ikna edebilir olması için. Başkalarına “bana güvenin, merak etmeyin” demek için, gücün (iktidarın) güvence altına alınması ya da gösterilmesi gerekiyor. Bu güvenceleri sağlarken müracaat ettiği yöntemler konusunda geniş bir kredi almış ve kullanmakta zaten.

Seçim gibi seçim olur mu?

“İstikrar” ihtiyacı, bu iktidarın devamı, Erdoğan’ın yeniden seçilmesi “gereği” gibi iddialar, başarının veya ikna edici önerilerin karşılığı olarak talep edilmiyor artık. Bu konuda yeni birilerini ikna etmek şöyle dursun iktidar tabanı bile çoktan kopmuş durumda. Buna karşılık, ağırlıklı olarak dış politik argümanlar, bölgesel tehditler gibi unsurlar kullanılarak, negatif motivasyon daha öne çıkarılıyor. Bütün süreçlerde -diğer aktörlerin reaktif tutumu yüzünden- “Erdoğan’ın lüzumu” vurgulanıyor. Elbette kazanma garantisine bunlar yetmeyecek, muhalefetin bütün hareket alanları çok daha sıkı bir kuşatma altına sokulacak. Muhalefette görünen bazı aktör ve kurumların yine bozucu etkilerine müracaat edilecek. Ayrışma ve siyasi tercih hatları ile gerilim eksenleri yeniden belirlenecek. Ancak hepsinden önemlisi, “sandık sabrının” en büyük düşmanı, “seçimle bir şey değişmez” fikrinin, “bir şey değişse bile sonucu etkilemez” duygusunun ince ince işlenmesi. “Devletle bütünleşmiş bir partiyle karşı karşıya olunduğu” düşüncesi, yüksek bir itiraz potansiyelini canlı tutabildiği gibi ağır bir güçsüzlük hissini besleme riskini de taşıyor. Seçim artık seçim gibi olmayacaksa “sandıkta patlama” hevesi, bizzat bunu gerçekleştirecek olan seçmenden hızla uzaklaşabilir.

“Seçim olur mu?” “Olan bildiğimiz seçimlere benzer mi?” “Seçimle bir şey değişir mi?” Böyle sorular senelerdir soruluyor, zihinleri hep meşgul ediyor. Eğer “sandık sabrı” hâlâ bir değişim umudunun kaynağı olacaksa; öncelikli ikna faaliyeti, “toplumsal patlamayı” sandığa sokacak ana aktörlerin yani seçmenin bu konuda kendisine ve zemine güvenini tesis etmek. Çünkü geçmiş örnekler “sandık sabrının” sürprizli bir patlama haline dönüştüğü eşiklerde “sonuç garantisinin” hayli belirleyici olduğunu gösteriyor. Yerel seçim gibi seçmenin daha risksiz bulduğu sandıkların daha çok sürpriz üretmesi de biraz bu yüzden. Dolayısıyla muhalefetin ve özellikle Yeni Parti’nin öncelikli faaliyetinin kendini “sandık sabrı” kerametine ikna etmek yerine, herkesi açık ve göstere göstere gelen bir güçlü dalganın varlığına ikna etmek olmalı. Sadece sezilen, güvenilen, görünmez olan bir dip dalga beklentisi kimseyi rahat ettirmiyor. İktidarın yapacaklarına müdahale imkanınız sınırlıysa, onun atacağı adımları beklemek veya savunma geliştirmek yerine, kendi yapabileceklerinize yoğunlaşmak daha isabetli. Yani dip dalgayı yüzeye çıkarmak ve “sandık sabrını” sabırsızlığa çevirmek.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş