Kemal Can yazdı: Abartmanın lüzumu yok

Abartı (mübalağa) çok etkili bir anlatım aracı veya güçlü bir ifade katalizörü. Özellikle sözlü kültürde, masalda, destanda, şarkıda, şiirde çok yaygın. Memleket insanı da epey aşina. Ancak mübalağa, her yere sokuşturulduğunda, olmadık yerlerde kullanıldığında; anlatımı kuvvetlendirmek ve daha çarpıcı kılmaktan çıkıp zehirli bir muhteva kazanıyor. Hele sağduyu, sakinlik, hiç olmazsa bir nefes alıp yutkunmak gereken karmaşık meselelerde, sert kutuplaşma hatlarında çok kışkırtıcı olabiliyor. Etkiyi büyütmek yerine güçlü alerjik reaksiyonlar üretiyor. Kimsenin dediğini daha güçlü kılmıyor, yalnızca daha fazla kızılmasına yarıyor. Bugün “çerçeve yasasına” kavuşan “süreç” meselesinin sunumu, tartışılma biçimi bunun en çarpıcı örneği oldu ve olmaya devam ediyor, edecek.

Meselenin suhuletle ele alınmayıp, sakin sakin tartışılmadan, daha başlangıcından çok yüksek iddialarla ortaya konulmasının -makul olmasa bile- anlaşılır sebepleri olduğu aşikar. Birçok açıdan niyet, yöntem ve sonuçları çok büyük çelişkiler içeren ve anlatılması çok zor bir tasarımın neredeyse bütün tarafları, sorunlu argümanlarını ancak abartının arkasına saklayabileceklerini düşündüler. Belki de biraz mecbur kaldılar. Bahçeli’nin açılışı öyleydi, Öcalan’ın paradigma değişimi iddiası öyleydi. İyimserlerin hüsnü kuruntusu, kötümserlerin alarm seviyesi mübalağayı acil yardıma çağırdı. Zayıflık ve tutarsızlık, keskinlikle dengelenmeye çalışıldı. Doğal olarak, her abartı hep daha fazlasıyla karşılandı. Şimdi her türlü kızgınlık, her türlü bıkkınlık, tek bir meseleye -ve onu sınırlı bağlamda ele alınarak- yükleniyor. 

Vazgeçmeyi iddiayla örtmek

Dış konjonktür, bölgesel dengeler, iç politika fırsatları, mecburiyetler ve daha pek çok açık ve gizli faktör, sürecin yolunu oluşturmuştu. Fakat hadisenin yüklü bagajı, kimsenin “olmadı, olmuyor” diyerek ve önce kendinden başlayarak bir özeleştiri -hiç olmazsa “pardon” ile- giriş yapmasına müsait, aktörlerin hiçbiri de buna alışık değil. Yıllarca süren dev bir sorunun yine yıllarca süren sıcak çatışmanın ve bu çatışmaya göre kurulmuş bütün pozisyonların oluşturduğu katılaşmış bir zemin, bu atmosferde şekillenmiş egolar, stratejiler, söylenmiş onlarca yalan var. Kolay değil her şeyi geri sarmak, yeniden başlamak. Sadece geçmişin yükü değil, geleceğin belirsizliği de sisi artırdı. Kimse aslında neye niyet ettiğini ikna edici bir çerçeveyle anlatmaya yönelmedi, bazıları neyin içinde olduklarını bile tam kavrayabilmiş değil. “Tarihin doğru tarafı” iddiasına, “devlet aklına”; mecburiyetler, riskler, fırsatlar üçgenine ve abartılı spekülasyonlara sığınılıyor.

Kimse, “bunu yapmaya mecburuz” ya da “buradan çıkarılabilecek fırsatlar görüyoruz” basitliğinde bir gerçekçilik ve şeffaflık cesareti göstermedi, zaten gösteremezdi. Zaman içinde tam da böyle çevrilebilecek (hatta daha kaba) değerlendirmeler yapılsa bile abartılı iddialar hep daha baskın, hep daha önde oldu. Tartışma basit hakikatler yerine, spekülasyonlar üzerinden ilerledi. Minicik ihtimaller büyük vaat gibi, tartışmalı varsayımlar kesin hakikat gibi sunuldu. Kimi cennetin kimi cehennemin kapısını gösterdi. İstisnası ise Erdoğan oldu. Bu zehirli mübalağa yarışını büyük bir keyifle arkasına yaslanarak izledi. Sadece teşekkürleri kabul etti, nazlandı ama sonuçta en abartılı inisiyatifi yine o aldı.

Her şey gözümüzün önünde cereyan etti. Ne komisyon ne yasa ne müzakere gerektirmeyen -ve çoğu Erdoğan’ın uhdesinde olan- hiçbir “iyileştirme” yapılmadığı gibi, uygulanması gereken yargı kararları bile yürürlüğe konmadı. Yetmedi, başka alanlardaki şedit saldırılar kapsam ve boyut atladı. “Kayyumlar gidecek” derken sıraya parti yönetimleri girdi. Diğer taraftan “fesih gerçekleşsin, silahlar bırakılsın, Suriye meselesi halledilsin, silahlar bırakılsın, komisyon toplansın, İmralı’ya gidilsin, çerçeve yasa hazırlansın, meclisten çıksın” diye durmadan eşikler, yeni menziller gösterildi. Sürekli beklenenlerin işaretlendiği bir takvim bir yanda ve sürekli “kim yavaşlatıyor” tartışması diğer köşede. İçerikten ziyade takvim ve sürat konuşuldu. Çoğu zaten çoktan geçilmiş eşikler, engelli koşu mizanseninde tekrar gösteriye dönüştürüldü.

“Çerçeve yasa” ne diyor?

mübalağa
Kemal Can yazdı: Abartmanın lüzumu yok

Sürecin her aşamasındaki birbirinden tuhaf örnekleri geçelim bugüne gelelim. Tuhaf bir adı olan “çerçeve yasa” artık mecliste ve yine asıl aktörler dışındaki herkesi sıkıştırmaya çalışan tartışmalara neden oluyor. Yine çok yüksek iddialar, yine çok büyük suçlamalar, parmak sallamalar havada uçuşuyor. Ne kadar abartırsa o kadar haklı çıkacağına inanan herkes sahnede. Mesela komisyon zamanında CHP için olduğu gibi, şimdi de YENİ Parti için evet verdiği için her şeyin başlamadan biteceğini ilan edenler var. Diğer taraftan -iktidar tarafından çizilen- güzergahtan kopanı barış ve çözüm karşıtı etiketiyle tehdit edenler de. Yine atmosfer herkesin başkasını imtihana çektiği bir sınav salonu gibi. Zafer Partisi muhalefete istikamet veriyor, DEM dokunulmazlığı kaldıranların önünde evet diyenlere çemkiriyor. Demirtaş, hiç gerek yokken “arkasında hesap yok” diye kefil oluyor.

Sanki hiç önü ve arkası yokmuş gibi, sadece söz konusu yasanın çizdiği “çerçeveye” bakınca, özet olarak bir kontrol sürecinin ardından tamamen tasfiye edilecek örgütün mensuplarına -daha önce defalarca benzerleri yapılmış- (kurallı) özel bir af getiriyor. Silah bırakma karşılığı eve dönüş. Bunun öncesinde de tek taraflı bir denetim prosedürü öngörülüyor. Af kapsamına alınan-alınmayan ayrımı kadar alınanların arasında bile eşitsiz ve -herhangi bir denetim olmadan- tamamen Erdoğan’ın “tensiplerine” bağlı. Ayrıca yasa tekniği açısından son derece kötü kaleme alınmış ve ciddi hukuki boşluklar içeriyor. Ama bu haliyle ne demokrasiye kapı aralıyor ne de ülkeyi bölüyor. Ne evet deyince iktidar kanatlandı, ne hayır diyenler yoluna taş koydu.

Yine bütün bağlamlardan bağımsız olarak bakıldığında, silahlar ortadan kalkacak, bir sürü genç evine dönecekse “ne var bunda?” denilebilir. Bir başka taraftan “asırlık sorun için bulduğunuz “kök yasa” ya da hukuki zemin bu mu?” sorusu da gayet makul. Önüne konulana razı olmaktan yorulmuşlar da haklı, arkasından gelebileceklerden sevinç ya da öfke duyanlar da. Baştan itibaren her aşamada, sürecin tam karşısında yer alanlar ya da sürecin dışında kalmamayı tercih edenlerin pozisyonlarını aynen devam ettirmeleri mümkün. Çok yüzeysel bir bakışla evet de dense hayır da diyenler bunu açıklayabilecek tutarlı toplumsal, siyasi ve ahlaki gerekçeler bulunabilir. Ancak baskın çoğunluk, kendini izah yerine başkalarının pozisyonlarıyla daha ilgili. Tercih müfettişliği çok abartılı benzetmelerle sürüyor.

Bağlam her zaman önemli

Elbette son derece teknik bir düzenleme içeren “çerçeve yasanın” sadece yazılanlardan ibaret olduğunu düşünemeyiz. Bu yasanın nasıl bir sürecin mahsulü olduğu, sürecin nasıl bir zemine oturduğu, nasıl araçsallaştırdığı ama en önemlisi nasıl devam edeceğini dikkate alınca çok farklı bağlamlar ortaya çıkıyor. Sürecin her aşamasında ve özellikle Meclis Komisyonu kurulması sırasında -komisyon üyelerinin İmralı ziyareti arifesinde epey sertleşen- benzer tartışmalar oldu. Tartışma tarafları güçlü göründükleri bağlamı öne çıkartırken, başka perspektifleri ya yok sayıyor ya da değersizleştiriyor. Birkaç bağlamı birlikte düşünmeye çalışanlar ise en çok sopayı yiyenler. 

İktidarın süreci araçsallaştırdığı ve her aşamada daha çok kendi kontrolünü aldığı bir işleyiş artık çok daha belirgin. Bunun saklanan bir tarafı yok hatta göze sokulduğu bile söylenebilir. Çerçeve yasa da bununla uyumlu. Kurulacak komisyonlar ve doğrudan Erdoğan’ın iki dudağının arasına yerleştirilmiş onay mekanizması ve şimdiye kadar fili durum yaratarak veya ayak sürüyerek sağlanan uzatmanın yasal bir zemine oturtulması en önemli göstergeler. Bu kontrol ve uzatma imkanlarının muhtemel seçimi ve belki anayasa hamlesini içine alacak bir zaman dilimine yayılması ve etkili olması mümkün. Dolayısıyla sürecin iç politik operasyonuna entegrasyonu iyice güçlenecek gibi. Ama süreçten tamamen çekilmenin bu durumu nasıl değiştireceğini veya iktidarın işini nasıl zorlaştıracağını anlamak da zor.


“Kürt sorunu yoktur terör sorunu vardır” argümanı, hazırlanan bu ilk yasaya “kök yasa” muamelesi yapıldığında, bütün taraflarca net biçimde kabul edilmiş sayılabilir. Bahçeli’nin hadisenin en başında gayet açık biçimde tarif ettiği çerçeve buydu ve eğer her şeyin önüne yerleştirilen “kök yasa” bütün süreci bu şarta bağlamış görünüyor. Yani senelerdir süren, “demokrasi gelince Kürt sorunu çözülür, yok Kürt sorunu çözülünce demokrasi gelir” şeklindeki kronoloji tartışması, devlet tezi doğrultusunda ve bizzat Öcalan tarafından “şimdilik şey etmeyin” diyerek kabul edildi. Buradan Kürt sorunu konuşmaya sıra geleceğini düşünenler için küçük bir -sır- uyarı: “Konuşulmamasının nedeni sadece silah değildi”. Silahların teslim edilmesinin kendiliğinden bu kapıyı açacağı iddiası da çok şüpheli.

İhtimaller için atış serbest

Silahların aradan çıkartılmasının bir kapı aralaması belki ihtimal. (Yalnız çok da güçlü bir ihtimal değil. Çatışma çözümleri artık böyle bir zorunlu doğrultu içermiyor) Buradan demokratikleşme için bir alan açılacağı da teorik varsayım. Sadece bu ihtimallere yaslanan ve bunu yeterli gören -samimi veya mecburi- bir iyimserlik var. Fakat sorunlu olan, buna ikna olamayanları hatta olmak istemeyenleri toptancı biçimde barış (çözüm) karşıtı saymak. Evet karşı olanlar argümanlarını abartı katalizörüyle güçlendirdiklerinde, kastı aşan şeyler söylüyor olabilirler ama nasıl memleketin yarısı terörist değilse, yarısı da faşist değil. Sahiden barış karşıtları yok mu? Elbette var. Sadece yasaya değil, anadilden yerel yönetim şartına kadar pek çok hakka itirazı olanlar, “Kürt anasını görmesin” diyenler de var. Yokmuş gibi yapmanın da kimseye faydası olmaz.

Bir kapı aralanacaksa, o kapının nereye açılacağı konusunda kimsenin açıktan aktardığı somut ve inandırıcı bir bilgi mevcut değil. Ancak spekülasyonlar ve senaryolar muhtelif. İktidara bakarak, “yaptıkları yapacaklarının teminatı” demek için haklı sebepler var. Özellikle Erdoğan’ın süreci kendi iktidar ajandasına yerleştirdiği pek de saklanmıyor. “Devlet aklı”nın, emperyal heveslerin hadiseyi ele alış biçimi konusunda da ilham verici örnekler (mesela Suriye) var. Sürecin -giderek daha açıkça görülen- mimarisi hiç güven vermiyor. Bir sürü insan hapse atılırken PKK affı, Demirtaş hapisteyken Avrupa’dan siyasetçi takviyesi kolay sindirilir değil. Fakat onlar adına kopartılan fırtınaya hapishaneden ses veren Resul Emrah Şahan ve Selahattin Demirtaş’ın tutumlarını eyyamcılık saymak da biraz ayıp. 

Çok sert tartışılan bir başlık reel politik gerekler. Özellikle YENİ Parti’yi hedef alan yüksek bir tansiyon var. Tercih seçenekleri ve muhtemel sonuçları konusunda çok abartılı çıkarımlar yapılıyor. Bir tarafta, kimilerine göre Cumhuriyete kimilerine göre demokrasiye yönelen böyle bir saldırı karşısında iktidarın tam karşısında yer almanın lüzumuna inananlar. Diğer tarafta bir ihanet projesine evet demenin tıpkı “yetmez ama evet”te olduğu gibi “rıza üretilmesine katkı sağlayacağını söyleyenler. Ancak şimdiye kadar gördüklerimiz, “rıza üretiminin” bu işin hiçbir yerinde çok da önemli olmadığını gösteriyor. İktidarın kendi dışındaki herkesi cenderede tutabilme arzusu daha önde. Bu konuda her durumda karlı çıkabileceği bir vasat yaratmak istiyor. Kendi çizdiği kutuplaşma hattında istediklerini yalnızlaştırmak veya herkesi hizaya sokan müzakere dışı aktör havası. 

Ne yapmalı?

Her “eşikte”, neredeyse dünyanın yeniden kurulacağı kritik tercihlerin ortaya çıktığı ilan ediliyor. “Bu, asıl turnusol”, “burada nasıl tavır alındığı her şeyi belirleyecek”, “bundan sonrası çok önemli”, “köprüden önce son çıkış” deniyor. En azından şimdiye kadar öyle olmadı. Komisyon aşamasındaki tartışmaları hatırlamak yeter. (Şimdi biraz daha sert) Evet iktidar baskısını, saldırganlığını o “eşikten” sonra da artırdı ama bunun komisyon tercihleriyle açıklanması biraz abartılı. Tartışmalar “çerçeve yasa” aşamasında da bitmeyecek hatta yeni başlıyor. Gayet anlaşılır kızgınlıkları, vehimleri; hoş görülebilir ve bazıları mecburi beklentileri dinlemek, dikkate almak, dışlamamak önemli. Bireysel tutumlara izin vermek de bir seçenek. Ancak mübalağa bu noktada derdini anlatmanın etkili yollarından biri değil.

Türkiye’nin pek çok sorunu ama öncelikle demokratikleşme ya da daha basit olarak normalleşme meselesi, iktidarın beka stratejisiyle doğrudan bağlı. Bu stratejiyle küresel, bölgesel birçok tasarımla irtibat veya iltisak var. Ekonomik, toplumsal ve siyasal açıdan yeni ve devam ettirilebilir bir mühendislik çabası söz konusu. Ayrıca Erdoğan’ın ve hala onu desteklemekte olan sistem aktörlerinin yönetme aklı -uluslararası trendle uyumlu olarak- taban desteği yerine güç konsolidasyonu üzerine kurulu. Dolayısıyla sürecin ortaya çıkaracağı çatışmasız zeminin ya da kendine mecbur eden teslimiyetin, demokratikleşmenin veya otoriterleşmenin önünü açmaktaki etkisi sanıldığı kadar büyük olmayabilir. Daha doğrusu, sadece bu parametre her şeyi açıklamaya yetmiyor.

Süreç, başından itibaren -tamamen bundan ibaret olmasa da- Erdoğan’ın iktidarını sürdürme ve garantiye alma ajandasıyla ilişkili. Erdoğan zaten bu sayede ikna edilmiş bile olabilir. Sadece bu bağlam açısından Erdoğan iktidarının süreci araçsallaştırmasına karşı nasıl karşılık verileceği, muhalefet açısından önemli soru. (Cepheden karşı olanların, karşı olma biçimlerinin ve yarattıkları baskının, iktidar açısından memnun edici olması da muhtemel) Elbette baskıcı bir iktidarla topyekun mücadele cephesi açmak, hiçbir temas noktası bırakmayacak keskin bir blok sınırı çizmek bir seçenek. Ancak bunu taşıyacak uygun yapıya veya kadroya sahip olunup olunmadığı ve müttefikler meselesi tartışmalı. Diğer seçenek ise Erdoğan’ın ajandasına entegrasyona alternatif olarak, bu başlığı demokrasi mücadelesine eklemleme çabasına devam etmek. Yani onun dayattığı bir gündem söz konusu olsa bile her hadiseye onun pozisyonuna bakarak cevap geliştirmemek tabi olmamanın bir başka biçimi.  Bunu yapmak için süreçle temasta kalmak, “imzanın arkasında durmak”, “barışın karşısında durmamak” çok yersiz iddialar gibi durmuyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş