Dünyanın sonunun yaklaştığı, çöküşün kaçınılmaz olduğu, artık eskisi gibi devam edemeyeceğimiz fikri, bugünlerde duyduğumuz en yüksek seslerden biri. Sanki kıyamet kapıya dayanmış gibi vaaz veren eski zamanın kıyamet tellalları kıyafetlerini değiştirmiş, çoğalmış ve sözlerini bu kez video paylaşımları, kitaplar, podcastler ve çeşitli forumlar üzerinden yaymaya başlamış gibiler.
Ne var ki bu kez kıyamet tellallarının söylediklerinde bir miktar haklılık payı bulunuyor. İklim gerçekten de değişiyor; hatta mesele yalnızca değişim değil, belli eşiklerin aşılmış olması. Dünya giderek ısınıyor. İçinde yaşadığımız iklim artık uzak bir geleceğin meselesi değil; sel, boğucu sıcak, mevsimlerin yer değiştirmesi ve giderek öngörülemez hâle gelen hava koşullarıyla gündelik hayatımızın bir parçası.
Buna bir de toplumsal sorunları eklemek gerekiyor. Bitmeyen savaşlar, bunların bitmek bilmeyen yankıları, giderek farklı biçimler alan eşitsizlik ve zenginlerle yoksullar arasındaki mesafenin giderek açılması… Üstelik henüz küresel pandemiyi geride bıraktığımızı hatırlarsak iklim değişikliğiyle birlikte salgınların da hayatımızın kalıcı bir parçası olacağını bilim insanları sıklıkla vurguluyor.

Kısacası, kıyamet fikrinin artık yalnızca dini bir mesele olmadığını söylemek mümkün. Kıyamet, bir düşünce olmaktan çıkıp bir tür gündelik deneyime dönüşüyor.
İlerleme fikrinin son kullanma tarihi
Böylesi bir ortamda Japon “star” filozof Kohei Saito’nun düşüncesinin daha karanlık bir yöne doğru ilerlemesi şaşırtıcı değil. Saito, büyüme karşıtı manifestosuyla geniş bir popülerlik kazanmıştı. Ancak son çalışmalarında yalnızca tüketimi azaltmamız, biraz yavaşlamamız ve kapitalizmin hızını düşürmemiz gerektiğini söylemekle yetinmiyor. Daha radikal bir tonda, içinde bulunduğumuz koşullarda, artık bildiğimiz anlamıyla ilerlemenin sınırlarına ulaştığımızı kabul ederek siyasal ve toplumsal örgütlenme biçimlerimizi buna göre değiştirmenin kaçınılmaz olduğunu savunuyor.
İlerlemenin Sonu: Kapitalist Harabede Hayatta Kalmak başlıklı henüz sadece Almanca’ya çevrilmiş olan son kitabında Saito’nun iddiası, kendi deyimiyle, daha karanlık bir hâl alıyor. Sorun artık yalnızca kapitalizmin neden olduğu aşırı üretim ve tüketim döngüsü değil. Sorun, bu tüketim biçiminin üzerine kurulmuş bütün bir toplumsal ve siyasal düzenin, dünyanın mevcut koşullarıyla bağdaşmaz hâle gelmesi.

Bu nedenle Saito, piyasanın kendi hâline bırakılmasına karşı planlamayı savunuyor. Neoliberalizmin önde gelen fikir ismi olan Friedrich Hayek’i eleştirisinin odağına yerleştiren Saito, piyasanın her şeyi kendi başına düzenleyebileceği fikrinin bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların kaynağı olduğunu ileri sürüyor. Yazara göre, piyasayı özgürlükle ilişkilendirmek ve onu hayatın doğal bir parçası olarak görmek, bizi bildiğimiz dünyanın sonuna getiren başlıca dinamiklerden biri. Dolayısıyla ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla piyasa değil, planlama.
Ekonominin büyüme ve sonsuz tüketim üzerine kurulmuş yönünün değiştirilmesi, çalışma biçimlerinin yeniden düşünülmesi, bakım emeğine daha fazla önem verilmesi ve David Graeber’in deyimiyle “bullshit jobs” olarak adlandırılabilecek gereksiz işlerden kurtulunması, müştereklerin korunması ve çoğaltılması bu dönüşümün parçaları. Fakat bu önerilerin hayata geçmesi için Saito belki de liberallerin korkulu rüyası olacak bir kavram setine başvuruyor: ekolojik diktatörlük.
Ekolojik diktatörlük: Kıyameti yönetmek
Saito’ya göre, eğer gerçekten bir ekolojik yıkımın eşiğindeysek ve insanlığın hayatta kalması söz konusuysa, önümüzdeki yirmi veya otuz yıl boyunca olağan siyasal mekanizmaların ötesine geçen bir yönetim biçimine ihtiyacımız var. Piyasa ideolojisinin yerini planlama almalı ve büyüme yerine hayatta kalma öncelik kazanmalıdır. Bunun adı da ekolojik diktatörlük.
Saito’nun tasavvur ettiği şey, bir bakıma belirli demokratik kurumları muhafaza eden bir “karanlık sosyalizm”, hatta biraz kabaca söylersek, Çin’in belirli özelliklerinin demokratik kurumlarla bir araya getirildiği bir siyasal düzen. Ama burada ilginç olan, diktatörlüğün kendisinden ziyade, belki de bu diktatörlüğün kimin adına kurulacağı. Çünkü Saito, bu dönüşümün öznesi olarak örneğin proletaryayı ya da halkı değil, iklim değişikliğinden ve ekolojik felaketlerden zarar görenleri öne çıkarıyor.
Kıyametin mağdurları
Saito’nun ilham kaynağı, Marx’ın Paris Komünü sonrasında kapitalist illüzyonu sona erdirmek için kaçınılmaz bir adım olarak düşündüğü proletarya diktatörlüğü. Proletarya fikrinin kendisi bir ölçüde belirsizlikle malûl. Bilindiği üzere Marx için proletarya, kapitalist sistemde gerçek zenginliğin üreticisi ve dolayısıyla onun dönüşümünü gerçekleştirebilecek sınıf olarak belirli bir bütünsellik içinde anlam kazanır. Bu bütünlük, aynı anda, proletaryanın kendi adına konuşması ile proletarya adına başkalarının konuşması arasındaki farkı neredeyse veri kabul eder. “İşçi sınıfının çıkarları” adına hareket eden öncülerin, sonunda işçi sınıfının ne istediğini işçi sınıfından daha iyi bildiklerini söylemeye başlamaları hiç de uzak bir ihtimal değildi.
Saito’nun ekolojik diktatörlük fikri bu sorunu ortadan kaldırmıyor; aksine başka bir biçimde yeniden karşımıza çıkarıyor. Çünkü yazara göre proletaryanın yerini şimdi iklim felaketinin mağdurları almalı, diktatörlük bu grup üzerine yükselmeli, fakat bu mağdurların nasıl tanımlandığı pek de açık değil.
Hepimiz mi söz konusu felaketin mağduruyuz? Bugün zarar görenlerle yarın zarar görecek olanlar aynı insanlar mı? Küresel Kuzey ile Küresel Güney’in, zenginlerle yoksulların, kentlilerle kırsal bölgelerde yaşayanların, bugünün insanlarıyla gelecekte doğacak insanların iklim felaketinden aynı biçimde etkileneceğini söylemek mümkün mü? Bu soruları kolayca yanıtlamak pek de kolay değil.
Dolayısıyla “mağdurlar” dediğimiz anda, ilk bakışta oldukça açık görünen bir özne birdenbire dağılmaya başlıyor. Çünkü ilk elden eğer herkes mağdursa, kimse aynı şekilde mağdur değildir. Ve herkes farklı biçimde mağdursa, kimin adına karar verileceği sorusu daha da karmaşık bir hâl alıyor.
Birden çok son
Belki de bunun nedenlerinden biri, ortada tek bir kıyametin olmaması. İnsanlığın karşı karşıya olduğu son tek bir son değil. Dünyanın farklı yerlerinde farklı insanların yaşadığı farklı sonlar var. Bir yerde kuraklık, başka bir yerde sel; bir yerde savaş, başka bir yerde ekonomik çöküş; bir yerde işsizlik, başka bir yerde aşırı çalışma. Birinin hayatta kalma meselesi olan şey, bir başkası için henüz gündelik hayatın uzak bir ihtimali olabiliyor. Dolayısıyla artık tek bir kıyametten söz etmek de mümkün görünmüyor. Aksine anlaşılan o ki sonlar çoğalıyor.
Bu da ekolojik krize karşı geliştirilecek siyasetin yalnızca hangi politikaların uygulanacağı meselesi olmadığını gösteriyor. Elbette tüketimin azaltılması, planlama, çalışma biçimlerinin değiştirilmesi, bakım emeğinin yeniden değerlendirilmesi gibi öneriler üzerinde tartışabiliriz. Fakat bütün bunlarla birlikte ve bir dizi soru yanıtını bekliyor: Bütün bunları kim yapacak? Kimin adına karar verilecek? Buradaki halk yerine geçecek çoğunluk kim? Ve kimin hayatta kalmasının öncelikli olduğuna kim karar verecek?
Kriz anlarında bu soruların kendiliğinden ortadan kalkacağını düşünmek bir anlığına rahatlık sunabilir. Fakat çokça tanık olduğumuz üzere kriz, karar verme yetkisini merkezileştirmek için her zaman güçlü bir gerekçe sunar. “Vakit yok”, “başka çaremiz yok”, “hayatta kalmak zorundayız” cümleleri siyasetin en güçlü cümleleri arasında.
O halde, son yaklaşırken kimin konuşacağı üzerinde durmaya daha çok ihtiyaç var. Çünkü kıyamet herkes için aynı anda gelmiyor. Ve belki de bir anda gelmeyecek. Bu nedenle Saito’nun ekolojik diktatörlüğü üzerine düşünürken asıl sorunun diktatörlüğün ekolojik olup olamayacağından önce, ekolojinin kimin ağzından konuşacağını da sormak gerekir. İklim mağdurları adına konuşacak birileri mutlaka çıkacaktır. Fakat o “birileri” kim olacak? Ve bu birileri gerçekten mağdurların söylediklerini mi dile getirecek?














