Önder Özden yazdı: Bir eczacı ve polisin intiharı

Zaman oldukça hızlı akıyor, soluk alma fırsatı vermeden neredeyse. Hele acı ve sıkıntı birikiyorsa, günler birbirinin üzerine kapanıyor; dünün büyük meselesi, bugünün küçük haberine, bugünün büyük skandalı da birkaç gün sonra uzak bir hatıraya dönüşüyor.

Enflasyon rakamları yüksek. İnsanların önemli bir kısmı gündelik hayatını sürdürmekte, ayın sonunu getirmekte zorlanıyor. Üstelik mesele, yalnızca geçim sıkıntısı değil. Son dönemdeki yatırım fonu krizinde yüz binlerce insanın parasına ulaşamaması, varlıklarının dondurulması ve ne olacağının belirsizleşmesi, ekonomik güvensizliği başka bir düzleme taşıdı. Tasfiye kapsamındaki fonların yüz binlerce yatırımcıyı ve yüz milyarlarca liralık varlığı ilgilendirdiği, soruşturmanın da giderek genişleyemeyeceği artık biliniyor. Yani soruşturmanın iktidar çevreleriyle bağlantılı isimlere kadar uzanan siyasi boyutu ise anlaşılan o ki karanlıkta kalacak.

Fakat isimler değişiyor. Yeni bir isim çıkıyor, birkaç gün konuşuluyor, sonra başka bir isim onun yerini alıyor. Skandallar, açıklamalar, gözaltılar, tutuklamalar, paralar, hesaplar, fonlar… Her şey hızla tüketiliyor. Sanki yaşadığımız şeylerin kendisinden çok, onların haber olma süresine maruz kalıyoruz.

Tam da böyle bir soluksuz anda, birkaç hafta önce Ankara’da yaşanan bir olaya soluklanabilmek için odaklanmak gerek.

Para değil, onur

Emekli polis Ali Şekeroğlu, emeklilerin Anayasa Mahkemesi önündeki eyleminde hayatına son verdi. Eyleme katılmadan önce yaptığı paylaşımda, insanların ancak birlikte olduklarında güçlü olabileceklerini ve insan gibi, onurlu varlıklar olarak yaşama hakkına sahip olduklarını söylüyordu. Sonrasında Anayasa Mahkemesi önünde kendini vurdu ve hayatını kaybetti. Şekeroğlu’nun son sözü “para için değil, onurumuz için”, farklı türden bir ağırlık taşıyordu.

Çünkü mesele gerçekten yalnızca para değil. Hatta paranın kendisi, meselenin belli ki ancak görünen yüzü. Pahalılık nedeniyle özellikle emeklilerin belli bir miktar maaş artışı beklemeleri, talep etmeleri son derece anlaşılır. Fakat Şekeroğlu’nun sözünde kayda geçen, yalnızca para, birikim, emekli maaşı ya da satın alma gücünün ötesine de işaret ediyor.

Anlaşılan burada dile gelen, insanın kendi hayatı üzerinde sahip olduğunu düşündüğü asgari kontrolün yitimi. Mesele, otuz ya da kırk yıl çalıştıktan sonra insanın artık hayatının son dönemini biraz olsun rahat, güvenli ve onurlu yaşayabilme hakkının elinden alınması. O nedenle bu eylemi, yüksek maaş talebine sıkıştırmak yetersiz kalıyor.

Atina’dan Ankara’ya

Bu bakımdan Atina’da yıllar önce yaşanan başka bir olayı hatırlamamak elde değil. 2012 yılında, Yunanistan’ın ağır ekonomik krizinin ortasında, emekli eczacı Dimitris Christoulas Atina’daki Syntagma Meydanı’nda, Parlamento’nun hemen önünde hayatına son vermişti. 77 yaşındaki Christoulas eczanesini sattıktan sonra emekli maaşıyla yaşıyordu ve yıllarca emekliliği için devlet katkısı almadan prim ödemişti. Kriz ve kemer sıkma politikaları sonrasında emekli maaşının arık yaşamını idame etmeye yetmediğini söylüyor, çöplerden yiyecek aramak zorunda kalacağı bir hayatı kabul etmediğini belirtiyordu.

Christoulas’ın ölümü o dönemde yalnızca kişisel bir trajedi olarak görülmedi. Atina’da protestoların, öfkenin ve ekonomik krize karşı itirazın sembollerinden birine dönüştü. Çünkü bıraktığı mesajın merkezinde “param yetmiyor”un ötesinde “böyle yaşamayı reddediyorum” yer alıyordu.

Bu nedenle, yıllar sonra Ankara’daki bir emekli polis ile Atina’daki emekli eczacı arasında, binlerce kilometre ve bambaşka siyasi hikâyeler olmasına rağmen, güçlü bir yankı duyulabiliyor. Türkiye ile Yunanistan arasındaki ulusal düşmanlıkların, devletler arasındaki gerilimlerin, tarihin ve siyasetin bütün ağırlığının ötesinde, başka bir ortaklık beliriyor burada, onurlu bir yaşam sürdürme arzusu, talebi.

Çöpten hayat toplamamak

Çoğunlukla ekonomik meseleleri yalnızca gelir ve gider tablolarıyla konuşuyoruz. Maaş ne kadar? Enflasyon kaç? Alım gücü ne kadar düştü? Bir emeklinin eline ay sonunda ne kadar para geçiyor? Bütün bunlar elbette önemli fakat insan hayatı bir muhasebe tablosundan ibaret değil.

İnsan, yalnızca hayatta kalmakla yetinemez; aksine yaşamak ister. Ve yaşamak ile hayatta kalmak arasında aşılması mümkün olamayan büyük bir mesafe bulunur. Bir insanın yalnızca karnını doyuracak kadarına razı olması gerektiğini savunmak, kişinin insanlığına saldırıdır her şeyden önce.

Christoulas’ın çöplerden yiyecek aramak istemediğini haykırması bu nedenle vurucu. Çünkü mesele yoksulluk kadar, yoksulluğun insanı nereye ittiği. İnsan artık yalnızca parasız değil; toplum içindeki konumu, kendisine duyduğu saygı ve hayatına ilişkin beklentileri de aşınmakta.

Mesele o halde bir “patoloji” ya da bireysel bir “anomali” olarak görülemez. Bir insanın böylesi bir noktaya gelmesini yalnızca onun kişisel başarısızlığı, psikolojik durumu ya da talihsizliği üzerinden açıklamak, meselenin esas tarafını görünmez kılar. Çünkü ortada bireysel bir hayatın başına gelen tekil bir felaket değil, sistemin insanlara vaat ettiği hayat ile sunduğu hayat arasındaki giderek büyüyen uçurum var.

Vaat edilen hayat

Modern toplumsal ve siyasal kurumların en temel vaatlerinden biri, insanın yalnızca hayatta kalmasını değil, insanca yaşayabilmesini sağlamaktı. Otuz, kırk yıl çalışır, vergimizi öder, primlerimizi yatırır, çocuklarımızı büyütürüz. Bir toplumun bütün yükünü farklı biçimlerde taşırız. Bunun karşılığında, hayatınızın bir noktasında artık her gün yeniden hayatta kalma mücadelesi vermek zorunda kalmayacağımızı düşünürüz. Böylesi bir hayatı umut etmek, lüks talep etmek değildir.

Bir insanın çalıştıktan sonra biraz olsun rahat yaşayabilmesi, çöpleri karıştırmak zorunda kalmaması, parasını kaybettiğinde bütün hayatının altüst olmayacağını bilmesi, geleceği hakkında asgari bir güven duyması, aslında modern toplumun en mütevazı vaatlerinden biri.

Bu vaat yerine getirilemiyorsa sorun yalnızca kişinin cebinde değildir. Sorun bunu yerine getiremeyen kurumsal düzenlemenin kendisindedir; insanların nefes almasına imkân vermeyen düzenektir. Ve bu nedenle Ali Şekeroğlu’nun “onur” vurgusu, Christoulas’ın yıllar önce Atina’da yükselen sesine yeniden bağlanıyor. İkisinin söylediği şey aynı olmak zorunda değil. Tarihleri, ülkeleri ve koşulları aynı değil. Ama ikisinin sesinde de paradan daha fazlasını kaybetmeye ilişkin bir korku var: İnsan olarak yaşama imkânını kaybetmek.

Haysiyetin haritası yok

Belki de bu yüzden haysiyet, ulusal sınırları paradan daha kolay aşabiliyor. Devletler birbirleriyle savaşa tutuşabilir, sınırlar çizilebilir, bayraklar birbirine karşı dikilebilir. Fakat güvencesizlik ve onur bütün bu sınırları aşar, Atina’daki bir emekli eczacının sesi, yıllar sonra Ankara’daki bir emekli polisin sesinde yankılanır.

Bu yankı kendiliğinden ortaya çıkmıyor. Bir sesin başka bir sese ulaşabilmesi, başkalarının o sese katılmasına bağlı; soluksuz ve boğucu havayı dağıtmak için. Şekeroğlu’nun da söylediği gibi, ancak birlikte olduğumuzda güçlü olunabilir, bireysel kayıp ortak bir meseleye dönüştüğünde. Çünkü haysiyet satın alınamaz. Kaybedilen para geri verilebilir; dondurulmuş bir hesap yeniden açılabilir; bir fonun zararı telafi edilebilir belki. Fakat bütün bunların ötesinde, insanların kendilerini neden bu kadar güvencesiz ve değersiz hissetmeye başladığı sorgulanmadıkça boğazlanmak kaçınılmazdır.

Haysiyetin fiyatı yok ama haysiyetin koşulları var. Onurlu ve soluk alınabilecek bir hayat, insanın kişisel meziyetine bırakılabilecek kadar kişisel bir mesele değil. Bir toplum, insanlarına yalnızca “çalış, kazan, biriktir, kendini kurtar” diyorsa, aslında bütün yükü yeniden bireyin omuzlarına bırakıyor demektir. Oysa insanın onurlu yaşayabilmesi, her şeyden önce onurlu yaşamanın mümkün olduğu bir hayat düzenini gerektirir.

Mesele o halde yalnızca parayı geri almak değil. Mesele, insanın hayatını yeniden yaşayabileceği bir dünyayı geri almak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş