Benzer bir örüntüyle yeniden karşılaşıyor gibiyiz. Üstelik bu örüntü çoğu zaman bizi ikna etmeye bile çalışmıyor. Sanki zaten kendiliğinden anlaşılması gereken, üzerinde fazla konuşmaya gerek olmayan bir mantık varmış gibi karşımıza çıkıyor.
Son dönemde, örneğin, CHP kurultayına yargı müdahalesi ve kurultayın iptal edilmesinin ardından, CHP örgütünün tepesinde kendilerini bir şekilde bulanlar konumlarını açıklarken “devlet aklı”ndan söz ediyorlar. Sanki onları oraya getiren şey belirli bir siyasal tercih değil de devletin kendisiymiş gibi.
Burada önümüze sürülen “devlet aklı” oldukça tuhaf bir varlık. Toplumun üzerinde ve ötesinde duran, siyasetin günlük ve küçük hesaplarından bağımsız, kritik anlarda ortaya çıkan ve toplumun, hatta devletin kendisinin iyiliği adına müdahale eden neredeyse dünya ötesi bir varlık. Siyaset kendi doğası gereği kısmi çıkarların, küçük hesapların, seçimlerin ve iktidar mücadelelerinin peşinden koşabilir; oysa devlet aklı bütün bunların üzerinde durur. Kurumların rasyonel işleyişini, uzun vadeyi ve devletin devamlılığını düşünür. Bürokratik mekanizmaların ileriye dönük, daha geniş bir perspektife sahip olduğu varsayılır. Dolayısıyla kimi müdahaleler, siyasal oyunun dışından gelen ve bu oyunun devam edebilmesi için gerekli olan müdahalelerdir.
Bu zihniyetin sesini özellikle uluslararası ilişkilerde de sık sık duyuyoruz. Devletler arasındaki bazı anlaşmaların “devletin bekası” ya da “devlet aklı” adına yapıldığı söyleniyor. Böylece bu anlaşmaların olağan siyasi tartışmaların dışında tutulması gerektiği ima ediliyor. Çünkü uluslararası ilişkiler, bu anlayışa göre, deneyimsiz ve dünyaya liderlik edebilecek kapasitesi bulunmayan siyasetçilere bırakılabilecek kadar basit bir alan değil. Devletin dış politikası, siyasi partilerin günlük çıkarlarından bağımsız olarak yürütülmesi gereken bir uzmanlık alanı.
Benzer bir durumu savunma sanayi ve güvenlik alanında da görüyoruz. Bu alanlar, kısmi siyasi çıkarların dışında tutulması gereken, devletin uzun vadeli çıkarlarına bağlı sektörler olarak düşünülüyor. O halde söz konusu alanlar, deneyimsiz siyasetçilerin arzularına, hırslarına terk edilemez; ancak kapasitesini kanıtlamış, devleti temsil etme ehliyetine sahip kişilere emanet edilebilir.
Son olarak aynı mantığı, “terörsüz Türkiye” sürecinin uzun ve karmaşık prosedürleri içerisinde, “çerçeve yasa” olarak adlandırılan düzenleme tartışmalarında da gördük. PKK üyelerinin belirli özel prosedürler aracılığıyla topluma yeniden katılmasını sağlayacak düzenlemenin kendisinin siyasi oyunun ötesinde olduğu söylendi. Hatta DEM Parti Eş Genel Başkanı’nın da ifade ettiği üzere, bunun seçim hesaplarının, parti çıkarlarının ve günlük siyasi çekişmelerin üzerinde tutulması gerektiği savunuldu.
Yani yine aynı şey karşımızda: Siyasetin üzerinde, hatta siyasetin ötesinde bir alan.
Devlet aklının taraflı sınırı
İlk bakışta bu düşüncede çok da şaşırtıcı bir şey yok. Hatta demokratik rejimlerde belli ölçülerde haklı bile görünebilir.
Her şeyin seçim stratejilerine indirgenemeyeceği açık. Devlet kurumlarının belli bir sürekliliği olması gerektiği savunulabilir. Dış politika, güvenlik, hukuk, kamu yönetimi gibi alanlarda yalnızca günlük siyasi çıkarlarla hareket edilmesi elbette sorun yaratabilir. Devlet kurumlarının kendilerine özgü bir rasyonalitesi olabilir. Toplumun iyi işlemesi için bazı kararların seçim hesaplarının ötesinde düşünülmesi gerekebilir.
Fakat burada küçük gibi görünen, ama aslında oldukça önemli bir koşul söz konusu: Bu tarafsızlık ancak siyasal sistemin kendisi üzerinde uzlaşma sürdüğü sürece anlamlıdır. Çünkü devlet aklının siyasetin üzerinde olduğunu söylemek, aslında siyasetin üzerinde belirli bir tarafsızlık alanının varlığını kabul etmek demektir. Fakat bu tarafsızlık, sistemin kendisinin siyasi aktörler tarafından kabul edilmesine bağlıdır. Başka bir deyişle, siyasetçiler belli stratejik hesaplardan vazgeçerek sistemin kendisinin işlemesine izin verdikleri ölçüde tarafsız olabilirler.
Devlet aklı siyasete karşı tarafsız olabilir, ama aynı zamanda sistemin kendisine karşı tarafsız değildir. Tam tersine, sistemin yasalarına, kurumlarına ve işleyişine bağlıdır. Devlet aklının tarafsızlığı, sistemin devamlılığına yönelik bir taraflılıktır.
Fakat asıl sorun sistemin kendisi artık tarafsızlığını yitirdiğinde başlar.
Seçim sonucu belli bir müsamere
Özellikle 2010’lardan itibaren siyasetin düzenlenişinde otoriter eğilimlerin giderek arttığı artık herkesin üzerinde anlaştığı bir konu. Medya, giderek devletin ya da mevcut rejimin sesine dönüştü; muhalefetin alanı daraldı, farklı sesler bastırıldı. Fakat bütün bunlara rağmen seçimler, bir şekilde, hâlâ işlevini yerine getiriyordu – zaman zaman Üsküdar ve at denklemine sıkışsa da.
Seçimler hâlâ iktidarı değiştirebilecek bir mekanizma olarak belli bir ağırlığa sahipti. 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin akıl almaz gerekçelerle iptal edilmesi bile bu açıdan dikkate değer bir örnekti. Seçim iptal edildi, tekrarlandı ve tekrarlandığında siyasi iktidarın seçim yoluyla değiştirilebileceği fikri yeniden güç kazandı. Yani oyun bozulmuş olsa bile oyunun kendisi hâlâ bir anlam taşıyordu.

Mart 2025 sonrasında ise başka bir aşamaya geçildi.
Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla birlikte mesele artık yalnızca seçimlerin sonucunu değiştirmek ya da seçimleri manipüle etmek olmaktan çıktı. Birçoklarının da altını çizdiği gibi, seçimin kendisinin bir performansa dönüştürülmesi ihtimali söz konusu artık. Erdoğan’ın karşısına çıkabilecek ve onun iktidarını gerçekten tehdit edebilecek büyük bir muhalefet figürünün siyasal alanın dışına çıkarılmasıyla, seçimlerin sonunda ne olacağı baştan belirlenmiş bir oyuna dönüşmesi ihtimali güçlendi.
Böylece seçimler, iktidarı değiştirebilecek bir mekanizma olmaktan ziyade, iktidarın devamlılığına meşruiyet sağlayan bir performansa indirgenmeye çalışılıyor. Sonucu belli bir oyun olarak kurgulanmak isteniyor seçimler; birilerinin yarışacağı fakat sonunda, ne olursa olsun, Erdoğan’ın ipi göğüsleyeceği bir müsamere.
Ve tam da burada, yukarıda sözünü ettiğim son tarafsızlık unsuru da ortadan kalkıyor. Çünkü eğer bütün siyasal düzen Erdoğan’ın iktidarda kalmasını sağlayacak şekilde düzenleniyorsa, artık bağımsız bir kurumdan söz etmek imkânsızlaşıyor. Bağımsız bir politika, bağımsız bir hukuk ya da bağımsız düzenlemeler yok. Siyasetin üzerinde duran bağımsız bir alan yok.
Hatta daha önce var olduğu varsayılan “devlet aklı” bile artık yok. Çünkü devlet aklı da siyasetin kendisi tarafından yutulmuş durumda.
Bir “hayır”ın anatomisi
Böyle bir durumda “çerçeve yasa” gibi düzenlemelere ya da devletin çeşitli politikalarına karşı tutum farklı bir anlam kazanıyor. Mesele yalnızca hayır demek değil fakat “hayır”ın nasıl söylendiği.
Örneğin “çerçeve yasaya”, birçoklarının hayır deme nedeni milliyetçi bir tutumun ürünü. Kamuoyunda sesi en çok duyulan hayır buydu. Bu hayır, Özgür Özel ve ana muhalefet üzerinde de ciddi bir baskı oluşturdu. YENİ Parti milletvekillerinin büyük çoğunluğu belki de bu “hayır”a katılarak düzenlemeye karşı çıktı.
Buna karşılık, düzenlemeye evet denilmesi için de ciddi bir baskı söz konusuydu. Çünkü düzenlemenin kendisinin toplumu, barışı ve uzun vadede siyasetin normalleşmesini ilgilendirdiği söyleniyordu. Barışın kendisi, siyasetin günlük hesaplarının üzerinde bir değer olarak görülmeliydi ki Özel’i evet demeye iten de buydu.
Ve fakat eğer artık siyasal sistemde hiçbir şey Erdoğan’ın iktidarda kalmasından bağımsız değilse, o zaman böyle bir düzenlemeye evet ya da hayır demenin anlamı da değişiyor. Her şey aynı merkeze, aynı amaca, aynı iktidar devamlılığına bağlanmışsa, “devletin uzun vadeli çıkarı” diyerek bu alanı siyasetin dışına çıkarmak artık mümkün değil.
Dolayısıyla söz konusu düzenlemeye hayır demek gerekiyordu kanımca. Ama belki daha önemlisi, bu “hayır”ın hangi dille söylendiğiydi.
Belki bu durumda hayır Kürtçe söylenmeliydi. Belki “hayır”ın dili Kürtçe olmalıydı; Selahattin Demirtaş’ın diliyle söylenmeliydi. Belki de hayır, insanların kendi arzularını, kendi korkularını, kendi beklentilerini ve kendi siyasal deneyimlerini yakalayabilecek başka bir biçimde kurulmalıydı. Çünkü böyle bir hayır yalnızca bir yasaya karşı çıkmış olmazdı. Aynı zamanda mevcut rejimin ne hale geldiğini de teşhir ederdi. Böylelikle, Erdoğan’ın iki dudağına bakmak durumunda bırakılan Kürt seçmenin nefes almasına da imkân tanınırdı bir ihtimal.
Ve aynı anda böyle bir hayır yalnızca bir düzenlemeye itiraz etmezdi. Aynı zamanda artık bağımsız bir politika alanının, bağımsız bir kurumun kalmadığını, siyasetin üzerinde duran tarafsız bir devlet aklı bahsedilemeyeceğini ilan ederdi.
Hayır demenin kendisi bu durumda milyonların beklediği bir kopuş işareti hâline gelebilirdi.
“Hayır”ın dili
“Hayır” sıradan bir ifade değil. Özel hayatımızda bile hayır demek zor. Birine hayır dediğimizde yalnızca bir öneriyi reddetmiş olmayız. Bir ilişkiyi de bir miktar değiştirir, mesafe koyar ve sorumluluk üstleniriz. Karşımızdakini memnun etmeme ihtimalini kabul ederiz. Hayır, biraz da bu nedenle bir irade beyanıdır.
Siyasette ise “hayır”ın özgül bir ağırlığı söz konusu. Hayır dendiğinde uzlaşmaz olmakla, anlaşılmaz olmakla, siyaset bilmemekle, sorumsuzlukla suçlanmak neredeyse kaçınılmaz. Hele Türkiye gibi uzlaşmanın çoğu zaman bir erdem, itirazın ise bir tür siyasal acemilik olarak görüldüğü bir yerde, hayır demenin kendisi bile açıklama gerektirir.
Bütün bunlara rağmen muhalefetin güçlü bir hayır deme iradesi zaten var. Son dönemde yaşanan pek çok olay bunu defaatle gösterdi. Fakat mesele yalnızca hayır demek değil; “hayır”ı kamusal alanda duyulur, anlaşılır ve dönüştürücü kılabilmek, onu siyasal bir kopuşa dönüştürmek.
Ve bugün görünen o ki ihtiyaç duyulan şey, hayır demekten vazgeçmemek değil; “hayır”ın dilini ve farklı tonlarını bulmaktır. Çünkü farklı “hayır”lar var: Örneğin sıklıkla duyulan ve her daim yüksek sesle iletilen milliyetçi ya da devletçi hayır.
Bir başka hayır ise bütün bunlardan farklı olabilir. Sistemin kendisinin artık nasıl işlediğini gösteren, seçmenin kopuş arzusuna dokunan bir hayır. Belki de hayır tam ve asıl olarak burada başlıyor.














