Önder Özden yazdı | Baharın adları: Fatma Kaplan, Sinem, Fatoş Pınar

İsmin hafızası

Türkiye siyasetinin labirentvari koridorlarında belli isimleri duymak “normal zamanlarda” pek de alışık olunulan bir durum değil. Hele ki bazı isimlerin bir anda spot ışıklarının altında belirmesi, adlarının bir yerlerden yankılanarak tekrar tekrar karşımıza gelmesi, kameraların arananlarından olması en hafif tabirle dikkat çekici. Ali Haydar, Barış, Berfin, Özgür… Hatta çocuklarının birine Ulaş adını veren bir baba siyasetin yargıyla düzenlendiği sahnenin neredeyse tam merkezinde yer alıyor.

İsim; yalnızca isim olmanın ötesinde bir hâli imler; belki de pek karmaşık olmayan, fakat ağırlığının hissedildiği ilişki yumağını ifade eder. Ve bazı isimlerin taşıdığı ağırlık tarihten süzülerek inkar edilmez örüntüler oluşturur, kurumaya yüz tutmuş bir dere yatağı gibi. Onları taşıyanların omuzlarına, çoğu zaman farkına bile varmadan, geçmişin bir parçası ilişir. Bu bakımdan bir isim bazen bir hatırayı; bazen bir hikâyeyi; bazen de verilmiş, unutulmuş yahut unutulmak istenmiş bir sözü hatırlatır ısrarla.

Belki de bu nedenle bugün bazı isimleri yeniden duyduğumuzda kulaklarımıza ulaşan, bir insanın adı değildir sadece. Aksine bir ağırlığın yer değiştirdiğini, bir hafızanın başka bir yere taşındığını da hissetmemek elde değil.

O halde bir ad, insan dediğimiz fani varlığın tek tek çağrıldığı söz kümesinin ötesidir. Çünkü bir ismin kendi tarihine rağmen yaşamaya devam edebileceğini düşünmek pek de kolay değil. Hele ki bugün iktidarın yanında hizalanan, mevcut rejimin yargı süreçlerini siyasal bir araç olarak kullanmasına şu ya da bu biçimde eşlik eden, bunun içinde bir rol üstlenen kimseler söz konusu olduğunda, geçmişe ait isimler de ister istemez başka bir anlam kazanmaya başlıyor. Sanki isimler yerinde duruyor, ama isimlerin taşıdığı hafıza yavaş yavaş aşınıyor.

Burada belki de asıl mesele unutmak değil, bilakis hafızanın kesintiye uğraması, afallaması.

Önder Özden yazdı | Baharın adları: Fatma Kaplan, Sinem, Fatoş Pınar
Önder Özden yazdı | Baharın adları: Fatma Kaplan, Sinem, Fatoş Pınar

Baharı bekleyen adlar

1980 darbesi öncesi ve darbeyle birlikte başka bir gelecek umudu için devlet şiddetinin karanlığında hayatlarını kaybeden isimler bir an yankılandığında ve aynı isimler şimdilerde farklı bir tonla bize ulaştığında Grup Umuda Ezgi’nin “Örgütlemişler Baharı”nı hatırlamamak mümkün değil. Bir vakitler Yavuz Bingöl’ün sesiyle hayat bulan bu parça, darbelerin, ölümlerin ve devlet şiddetinin ardından unutulmaya yüz tutmuş isimleri hatırlatıyordu: Ulaş, İbo, Deniz, Mahir… Adlar belki kalın duvarların ardında seslerini yitirmiş bir anlığına; fakat hikâyeleri henüz sona ermekten fersah fersah uzakta. Unutulmuş gibi görünen isimler, bahar gibi, doğanın kaçınılmaz döngüsünün parçası olarak elbet geri döner, kaçınılmazlık adların kendilerinde saklı. Kış ne kadar uzun sürerse sürsün, ne kadar karanlık olursa olsun bazı adlar yazı bekler. Hatta daha doğrusu, bazı isimler yazın kendisi olur, yazı muştular.

Ve ne yazık ki Yavuz karanlık kışın parçası olmayı seçti, andığı isimleri unutarak.

Fakat yine de adları unutturmak ya da unutmak kolay değil. Çünkü bir isim, dilin içinde sıradan bir kelime değildir. Birine seslenirken söylediğimiz isim, aynı zamanda onunla kurduğumuz ilişkinin izini taşır. Ama daha önemlisi, insan kendi ismini bir şeyin altına yazdığında, yalnızca “bunu ben söyledim” demiş olmaz. Sorumluluk üstlenir, hayatın ta kendisini omuzlar.

İsim; yemin etmektir, hayatın sorumluluğunu üstlenmeye kayıtsız şartsız söz vermektir.

Çünkü ad, söz ile eylem arasında bir bağ kurar. İnsan söylediği şeyin arkasında durduğunda, adını söylediğinin altına koyduğunda, kendisini sözüne bağlar. “Ben yaptım” demek ile “benim adım burada” demek arasında kaçınılmaz bir akrabalık vardır.

İsim, o hâlde, insanın kendi sözlerine kendisini bağlama biçimidir.

Bu nedenle herhangi bir şekilde imza attığımızda, ismimizi kayda geçirdiğimizde insan kendisini, sözünü ve yaptığı şeyi aynı zincirin içine yerleştirir.

Baharın yeni adları

Şimdilerde ise bazı adlar, taşıdıkları tarihle birlikte sanki bu bağın tersine dönmeye başladığı bir anda karşımıza çıkıyor. Söylemek ile yapmak arasındaki bağın gevşediği, kopmaya yakın olduğu bir zamanda. Ad aynı olsa dahi isim ile eylem arasındaki esnekliğe izin vermeyen bağ sınamanın konusu. Tarihin, ismin tarihinin sadece geçmiş olmaktan çıkıp bugünün içinde bir tür sınava dönüştüğü bir an.

Bir adın taşıdığı tarih, o ismi taşıyan kişiden bağımsız olarak yaşamaya devam eder denilebilir elbette, hafızanın esnekliği isim ile eylem arasında keskin bağa galip gelebilir belki de. İnsan, bazen kendi adının ağırlığını taşıyamaz; kışın karanlığına kendini terk eder. Fakat isimlerin hatırlattığı, yazın ve baharın mırıltısı iz bırakmaksızın ortadan kaybolmaz. Bir isim bir kez başka insanların hafızasına, acısına, mücadelesine ve umuduna karıştı mı, artık yalnızca o kişiye ait olmaktan çıkar.

Bu nedenle bazı isimler bugün yeniden duyulduğunda, onları eski anlamlarıyla, hafızalarıyla duymakta zorlanıyoruz. Belki bozulan isim değil fakat isim ile yemin arasındaki bağın kendisidir. Esnekliğe boyun eğmiş olan, isim ile o ismin vaat ettiği tarih arasındaki bağın bizatihi kendisidir.

Yine de bir yeminin bozulması, yemin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine belki de şimdi başka isimlere bakmamız gerektiğine dair bir çağrıdır bu.

Bugün “eski” isimlerin yanına başka isimleri eklememek, bunların kaydını düşmemek mümkün değil. Fatma Kaplan, Sinem, Fatoş Pınar… Belki de bugün bakılması gereken adlar bu isimlerin ta kendisidir. Çünkü mesele yalnızca kimin kim olduğundan ibaret değil, bilakis mesele, kimin söyledikleriyle yaptıkları arasında hâlâ bir bağ bulunup bulunmadığıdır.

Bir insanın sözü ile eylemi birbirine değdiğinde, isim yeniden bir anlam kazanır. Çünkü yemin ancak bu şekilde, sözü geleceğe bağlayarak anlam kazanır. Her isim bu söz edimiyle kimlik kazanır. Geçmişten gelir ve fakat geleceğe doğru açılır. Taşıdığı hikâyeyi yalnızca tekrar etmez; onu sürdürme ihtimalini de içinde taşır. Bir insan adını bir sözün altına koyduğunda, yalnızca bugünü imzalamaz. Yarın için de kendisini bağlar.

Belki bu yüzden bazı isimlerin bugün bize ağır gelmesinin sebebi, yalnızca onların geçmişi değildir. Onların, o geçmişle bugün arasında kurdukları —ya da kuramadıkları— bağdır.

Ve belki tam burada, dil yeniden hayata değer.

İsim yeniden söz olabilir. Söz yeniden eyleme dönüşebilir. Eylem yeniden bir vaadin taşıyıcısı olabilir.

Çünkü unutmak ne kadar güçlü görünürse görünsün, bazı isimler unutulmaz. Bazı isimler bekler. Bazıları, yıllar sonra, başka birinin ağzından tekrar duyulur. Ve bazen bir isim, kışın ortasında, henüz ortada bahar yokken, sadece geleceği haber vermekle kalmaz; baharın kendisini örgütlemeye başlar.

Belki dilin hâlâ yapabileceği en güzel şey budur: Adını söylemek. Ve söylediğin adın arkasında durmak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş