Taner Akçam yazdı – Tablo artık belli: Erdoğan cumhurbaşkanı, Öcalan danışmanı mı?

Tanınmış Alman sosyolog Norbert Elias, Involvement and Detachment adlı eserinde, kendimizin de bir parçası olduğumuz bir sürece dışarıdan bakabilmenin hayati ölçüde zorunlu bir iş olduğunu anlatırken “girdaptaki balıkçılar” metaforunu kullanır. Metafor bir öyküden alınmıştır. Öyküde, üç balıkçı kardeşin bulunduğu bir tekne büyük bir girdaba yakalanır. Kardeşlerden birisi kısa sürede denize düşerek kaybolur; diğer ikisi tekneyle birlikte girdabın içine doğru sürüklenmeye başlarlar. Ölümün kaçınılmaz göründüğü bu anda kardeşlerden birisi korku ve paniğe kapılarak hareket edemez hale gelir.

Diğeri ise giderek korkusunu denetim altına almayı ve içinde bulunduğu süreci gözlemlemeyi başarır. Girdabın çevresinde dönmekte olan nesnelerin hepsinin aynı hızla dibe çekilmediğini, bazı nesnelerin diğerlerinden daha uzun süre yüzeyde kaldığını fark eder ve bu gözlemden hareketle nasıl davranması gerektiğine ilişkin bir sonuç çıkarır. Bir fıçıya tutunarak kendisini tekneden ayırır ve böylece girdaptan sağ kurtulur.

Elias, bu hikâyeyi, kendisini doğrudan tehdit eden bir süreci anlayabilmesi için süreçle arasına belirli zihinsel ve duygusal mesafe koyabilmesinin şart olduğunu göstermek için kullanır. Kurtulan balıkçı girdabın dışına çıkmış değildir; hâlâ onun içindedir ve ölüm tehlikesi devam etmektedir. Değişen, onun girdapla kurduğu ilişkidir.

İçinden geçtiğimiz çözüm süreci açısından bu örnekten çıkartmamız gereken ders basittir: bu sürecin parçası olmaya devam ederken, onu anlayabilmek için araya mesafe koyma yeteneğine sahip olmamız gerekmektedir.

Tablo bellidir

Yaşanan süreç, 50 yıldır çatışan taraftarın yaşadıkları tıkanıklığa son vermek için buldukları çözümdür. Bir nevi geldikleri noktada “suyun bittiğini” fark etmişlerdir ve savaşa son vermek her tarafın işine yarayacaktır. Savaşa son vermek bir “görüşme ve uzlaşmanın” sonucu olarak değil taraflardan birisinin “terörist” olarak adlandırılmayı da kabul ederek kendisini feshetmesi biçiminde hayata geçti, geçiyor. Çoğu kişinin “teslimiyet” veya 50 yıllık mücadeleye “ihanet” olarak gördüğü bu çözüm, PKK ve onu lideri arkasında olduğu müddetçe fazla bir sorun olmadan hayata geçecek görünüyor.

Tamer Akçam yazdı - Tablo artık belli: Erdoğan cumhurbaşkanı, Öcalan danışmanı mı?
Tablo artık belli: Erdoğan cumhurbaşkanı, Öcalan danışmanı mı?

Vaktiyle PKK’ye yakın veya onun yörüngelerinde dolaşan bazı kişi ve çevrelerin süreci daha çok “ihanet” ve “teslimiyet” kavramları ile açıklamaları veya “PKK’nin, MHP ile birlikte devletin diğer ayağı olacağı” [Öcalan’ın kendi sözüdür] eleştirilerini yöneltmeleri, belki Öcalan ve PKK’nın tarihini yeteri kadar bilmemelerinden kaynaklanıyor.

Söz konusu olan, belli bir stratejinin (silahlı mücadelenin) tıkandığının belli olduğu bir noktada, yeni strateji için en geri savunma çizgisini benimseyerek yola çıkmaktır. Öcalan, “haklı bir davayı savunduğu” temel iç güdüsüyle, yeni bir dönemi olabilecek en geri savunma çizgisini benimseyerek karşılamakta fazla sorun görmeyen bir kişiliğe sahiptir. Burada bu konunun ayrıntısına girme şansım yok ama bir başka yazıda açıklamaya çalışabilirim. Şimdilik bu iddiamı Öcalan ve diğer PKK yöneticileriyle bulunduğum ortak mekanlarda 1981-83 yıllarında yaptığım uzun tartışmalara dayanarak söylediğimin bilinmesini isterim.

Sürecin eğer bir ayağı “teröre son vermek” ise diğer beklenen-mantıki ayağı Demokratik Hukuk Devleti inşasıdır. Birinci ayağın yakıcı sorunları nedeniyle bu ikinci ayak epey ertelenmişti. Ve zaten, iktidar çevrelerinde bu ikinci ayak konusunda bir “belirsizlik” de söz konusu idi. Erdoğan ve çevresi için böyle bir ikinci ayak zaten hiç söz konusu olmadı. Erdoğan için sürecin iki temel ayağı vardır: “Terörü sonlandırmak” ve “yeniden seçilmeyi garanti altına almak”. Ama yeniden seçilmesinin önündeki en büyük engel ise çok net: Sürecin mantıki ikinci adımı Demokratik Hukuk Devleti.

Süreci başlatan “güvenlik bürokrasisi” bu konuda Bahçeli üzerinden oldukça karışık ve çelişkili mesajlar verdi ve vermeye de devam ediyor. Erdoğan ile bir “gerilim” yaşadıklarına kuşku yok. Ama bu gerilim hiçbir zaman merkezi bir rol oynamadı. Şimdilik de oynamayacak gibi duruyor. Hala hem Erdoğan’ın yeniden seçilmesi hem de “Türk-Kürt geleceğini ortak inşa etmek” mesajlarını verebiliyorlar. Ama en büyük açmazları da bu. Zorunlu bir seçimin eşiğinde olduklarını bildiklerini tahmin ediyorum.

Görünen köy kılavuz istemiyor: Erdoğan’ın iktidarda kalabilmesi ancak ve ancak hukuksuzluğun sistem haline getirilmesiyle mümkün. Teknik olarak doğruluğunu bilmiyorum ama “en dayanıklı lastik uçak lastiğidir ve onun da ömrü 20-25 yıldır” derler. Ben, Erdoğan’ın seçilerek iş başına gelme ömrünün bittiğini gözlüyorum. Bilmediğim şeyler olabilir, yanılabilirim. Ama artık bu imkanın ortadan kalktığını düşünüyorum. Erdoğan’ın “seçimleri atlatmak”, Adalet Bakanı’nın “Cumhurbaşkanımızı seçtireceğiz” sözlerinin arkasında bu bilginin olduğunu düşünüyorum.

Suriye bir model olabilir mi?

Suriye’de Kürt meselesinin çözümü için bir model oluşturuldu. Suriye Kürtlerinin çoğunluğu bunu kabul ettikleri müddetçe bu model geçerli kalacaktır. Elbette Kürtlerin, son 15-20 yıldır görece yaşadıkları “bağımsızlık” düşünüldüğünde bugünkü durumları büyük bir düşüştür ama bu model Kürtlere üzerinde yükselecekleri daha fazla hak iddia edebilecekleri yeni bir zemin de sunmaktadır.

Henüz taşlar yerine oturmuş gözükmüyor ama Suriye seçeneğinin Türkiye için de bir alternatif olduğunu-olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ki bu seçenekle Türkiye’de elde edilecekler, Suriye örneğinde olduğu gibi bir “düşüş” anlamına da gelmeyecektir. Erdoğan cumhurbaşkanı, Öcalan cumhurbaşkanı yardımcısı veya danışmanı… Süreç başladığında bile düşünmesi zor bir alternatif.

Ana sorun, Öcalan ve PKK’nın Suriye modelini Erdoğan’la birlikte elde edebileceklerini düşünüp düşünmedikleridir. Erdoğan’ın, önümüzdeki süreci Öcalan’ın cumhurbaşkanlığı yardımcılığı veya danışmanlığı seçenekleriyle karşılamaya hazır olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Peki bu durumda Öcalan ve PKK ne yapacaktır? Büyük ve zoru bir soru bu!

Bir tek Öcalan ve PKK değil, Kürt açılımının ana itici güçlerinden olan “güvenlik bürokrasisi” de benzeri bir soruyla-sorunla karşı karşıya. Tahmin ediyorum Erdoğan’ın yeniden seçilmesi stratejisiyle Kürt meselesinin “rasyonel ikinci adımı” arasında açılan makasın onlar da farkındadırlar.

O halde ne yapacaklar? Normal yollarla seçilmesinin imkansız olduğunu belki benden daha iyi gördükleri Erdoğan ile birlikte mi yola devam edecekler? Ve bu anlamda Erdoğan’ın seçilmesi adına sürecin ikinci adımından Demokratik Hukuk Devleti’nden feragat mi edecekler?

Girdaptaki balıkçılar

Erdoğan’ın tekrar seçilmesi benim girdap metaforumdur. Ne olursa olsun Erdoğan’ı seçtireceğiz stratejisi sadece Kürtler için Demokratik Hukuk Devleti normlarının yaratılmaması anlamına gelmeyecektir. Türkiye için de “girdaba kapılma ve batma” anlamına gelecektir. Bu seçeneğin kuvvetle var olduğunu ve Erdoğan’ın su veya bu şekilde seçimleri “atlatarak” tek adam diktatörlüğünü tam olarak sağlayabileceği iddia edilebilir. Ama Erdoğan’ın seçimleri “atlatması” Demokratik Hukuk Devleti normlarının da cenaze töreni anlamına gelecektir.

Öcalan ve PKK çevrelerinin Erdoğan’ı yeniden seçtirmek eksenine oturmuş bir stratejiye sıcak bakacaklarını savunanlar olabilecektir. Ben o kadar emin değilim. İki nedenden dolayı, birincisi hala PKK çevresinden olsa bile Selahattin Demirtaş gibi bu hareket içinden birçok kişi ve çevrenin diktatörlüğün sistem haline gelmesine tavır alacaklarını söylemek yanlış olmaz. Demirtaş’ın siyaset yapma doğası, Erdoğan’ı yeniden seçtirme stratejisi ile gen uyuşmazlığına sahiptir.

İkincisi Kürtlerin, gelinen noktada PKK çağrı yapsa bile bu çağrıyı takip edeceklerinden kuşkuluyum. Onlarca yıldır baskı ve zulüm altında yaşamış Kürtlerin demokratik bilinç seviyelerinin Türkiye’nin Batı’sının çok ama çok üstünde olduğunu görmek gerekiyor.

Bu noktada, Öcalan ve PKK’nın siyasi kültürlerinin diktatörlüğe çok yabancı olmadığı haklı olarak ileri sürülebilir. Öcalan ve PKK gerçekten de Erdoğan’ın siyaset yapma tarzına çok benzeyen bir siyaset yapma tarzına sahiptir. Üstelik bugüne kadar bu siyaset kültürüne karşı çıkan insanları “silahlı mücadele” moral sopası ile dövüyor, susturuyorlardı. Kendilerine karşı çıkanları, eleştirenleri “hain” ilan edebiliyor ve “davaya ihanet etmiş” sayarak imha bile edebiliyorlardı.

Ama silahlı mücadelenin sona ermesiyle, bu “moral sopa” ortadan kalktı. Öcalan ve PKK artık Kürt insanı karşısında “çırılçıplak”tır. Erdoğan siyasetine benzer siyasi kültürleriyle yola devam etmek isteyeceklerse, bu tercihin onları Kürtler nezdinde marjinalleştirmekten başka bir sonuç doğurmayacağını tahmin edebiliriz.

Öcalan ve PKK’nın bunu görmediğini düşünmekse fazla saflık olur. Yine de görmek yetmiyor buna uygun dil ve siyasetin de geliştirilmesi gerekiyor. Bu dilin ve siyasetin başlangıç noktası ise hareketin kendi 50 yıllık siyaset yapış kültürüne eleştirel bakabilmesi ve cesur özeleştiriler ile Kürtlerin en çok ihtiyaçları olan Demokratik Hukuk Devleti mücadelesinin önderliğine soyunabilmeleridir.

PKK yöneticilerinin böyle bir yeteneği olduğunu iddia etmek çok zor. Çünkü gelinen noktada iradelerini “önderlerine” teslim etmiş vaziyetteler. Bu noktada Öcalan’ın farklı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Israrla basınla, aydınlarla, siyasi parti temsilcileriyle konuşmak istemesinin nedeni bu. Öcalan’ın bu görüşmelerde, kendisini dinleyenleri çok şaşırtacağını tahmin ediyorum.

Bir hususu unutmamak gerekiyor: Öcalan’ın 27 Şubat açıklamasında söylediklerini, önceki yıllarda söylemeye cesaret edebilecek kişiler, PKK çevrelerince ve özellikle de onun “eklemlenmiş” gazetecileri tarafından imha edilmekten beter hale sokulurdu. Ama “önderlerinden” bu sözleri duyduktan sonra hepsi deyim yerindeyse “süt dökmüş kediye” döndüler.

Kendi hareketine bu büyük dönüşümü yaptırmayı başaran Öcalan’ın bir zorunluluk olarak kendisini dayatan “muhasebe” adımını çok kolayca atacağını tahmin ediyorum. Çünkü PKK’nın şu anda Kürtlerin en çok ihtiyaç duydukları Demokratik Hukuk Devleti mücadelesinde önder bir role soyunabilmesinin yolu, 50 yılın radikal bir muhasebesini yapmaktan geçiyor.

PKK çevrelerini, 50 yıllık mücadelelerini sembolize eden “statü hakkından” vazgeçiren bir liderin aynı çevreleri bu muhasebede de hizaya sokacağını tahmin etmek zor değildir. “50 yıllık silahlı mücadelenin, direnmenin ve acıların getirdiği kazanımların” [bu cümleye karşı çıkacak az kişi vardır bu ülkede] şimdi “demokratik haklar mücadelesi” ile taçlandırmak için yapılması zorunlu açılımlardır bunlar…

YENİ Parti ve Mustafa Kemal

Erdoğan’ın seçilmesi girdabına kapılmamanın en kestirme yolu, elbette YENİ Parti’nin Kürt açılımında başat ve aktif bir aktör haline gelmesidir. YENİ Parti, temel bir açmazı nedeniyle bu rolü oynayabilmekten çok uzak duruyor. Bu ayrı bir yazı konusu ama kısa ve fakat bir o kadar da sert söylemek gerekiyor: Kürt meselesini Türkiye’nin başına açan Mustafa Kemal’dir. Kürt meselesinin bir mesele halini almasının nedeni, bütünüyle M. Kemal önderliğinde dönemin CHP’sinin işidir. Sonra gelenler bu temel tercihi devam ettirdiler o kadar… Ve Özgür Özel ekibi biçimi ne olursa olsun kendi geçmişlerinin bu memleketin başına açtığı bir işle yüzleşmek zorundalar. “Programımıza yazdık” veya “üyelerimizi serbest bıraktık”larla içinden çıkamayacakları çok ciddi bir sorunla karşı karşıyalar. Çünkü bu yüzleşmenin yapılamaması onlara iktidar olma şansını kaybettiriyor.
Kürt meselesinde önde-aktif bir rol oynamanın Batı’da YENİ Parti’ye oy kaybettireceği tezi önemli görünse de çok doğru değil. Çünkü partinin Kürt meselesinde neyi söyleyeceği çok önemli. Demokratik Hukuk Devleti mücadelesinin, Kürt meselesinde demokratik tutum takınmaktan geçtiğini ve bunun yolunun ise hem uzak (Mustafa Kemal dönemi) hem de yakın (50 yıllık silahlı çatışma dönemi) ile yüzleşmekten geçtiğini anlatmak zor olmasa gerek. Ne Mustafa Kemal dönemine övgüler düzerek ne de 50 yıllık iç savaş dönemini devletin klasik “terör” söylemiyle açıklayarak Kürt sorununda öncü rol oynanabilir.

O halde seçeneksizlikler nedeniyle Erdoğan’ı mutlaka yeniden seçtirmek girdabına mı kapılacağız? Sürecin aktörlerinin tavırlarını izleyerek hep beraber göreceğiz. Sonuçta hepimiz yaşadığımız ve de gelmekte olan felaketin bir parçasıyız.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş