Taner Akçam yazdı: Wo warst du? Sen neredeydin?

‘Wo warst Du?’ – ‘Sen Neredeydin’ 1968 Alman gençlik hareketinin sembolü bir sorudur. Almanya’da 1968 hareketi, kökleri elbette önceye de gitmekle beraber, gençlerin ana-babalarına Nazi döneminde nerede olduklarını sormalarıyla başladı, dersem abartmış olmam.

Yahudilerin imhası sırasında ve o saldırgan savaş sırasında ne yapıyordun? Hangi sorumlulukların vardı? Kimleri destekliyordun? Neredeydin?

Bu sorular, 68 gençlerinin Nazi dönemi ile aralarına mesafe koymalarında ve demokratik bir Almanya için mücadele etmelerinde çok önemli bir rol oynadı.

Sen neredeydin?
Wo warst du? Sen neredeydin?

Çözüm süreci ve/veya açılım süreci denen bir süreç yaşıyoruz.

İktidar, bunun ‘terörü sonlandırma’ ile sınırlı olduğunu savunuyor ve ona uygun da hareket ediyor. PKK çevresi ise bunun Kürt sorununun çözümü için bir başlangıç olduğunu, olacağını iddia ediyor. ‘Silahlı mücadele’ olarak başlayan mücadele kaldığı yerden ‘silahsız mücadele’ olarak devam edecek. Ve silahlı mücadele ile elde edilemeyen bir şeyler varsa ki var onlar da sivil mücadele ile elde edilecek.

Konuya ilgi duyan, süreci destekleyen veya eleştirileri olan bizler ise, bu süreçte nerede duracağız, ne tür bir tutum takınacağız, hangi tutum doğru tutumdur soruları etrafında kıyasıya bir tartışma içindeyiz. Konular oldukça da açık tartışılıyor.

Ama Öcalan’ın avukatlarından Faik Özgür Erol, bu tartışmalarda olmadığını gördüğü bir hususu hatırlattı: “Ben dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar ağır acılara yol açmış bir savaş ortamını sona erdirme çabasının, entelektüel anlamda bu kadar az destekle karşılaştığı az örnek gördüm. Bu da bence gurur duyacağımız bir tablo değil!
Bu sözler, zaten sürmekte olan tartışmalara yeni bir ivme daha kattı.

Akla ilk gelen soru, elbette aydın kim? Entelektüel kim? Ve bu insanlardan neye karşı, ne tür bir tavır bekleniyor?

Faik Özgür Erol’un kastettiği ve tavır almasını beklediği acaba Muhsin Kızılkaya’nın bir konuşmasında söylediği, “biz aşağıda imzası bulunan” aydınlar grubu mu?

Biliyorsunuz duyarlı bazı insanlar, hemen her kötü olay sonrası biraz da çaresizlikle, “biz aşağıda imzası bulunanlar” ile başlayan bildiriler yazma alışkanlığı geliştirmişlerdi. “Barış İçin Akademisyenler” bildirisi galiba “biz aşağıda imzası bulunanlar” çevresinin en büyük eylemi idi ve bu çağrıya imza atan yüzlerce kişi hapse atıldı, görevlerinden alındı ve yurt dışına çıkmak zorunda kaldılar.

Ümit ediyorum beklenen bu değildir ve açılım sürecini destekleyen veya eleştirileri olanlar “biz aşağıda imzası bulunanlar” biçimindeki girişimlerden uzak dururlar.

Aslında ortada bir paradoks var! İnsanlar süreci zaten konuşuyor ve tartışıyorlar; destekliyor veya karşı çıkıyorlar. Ve toplumun ezici bir çoğunluğu ‘silahlar sussun’ diyor. Sürece çok eleştirel yaklaşanlar bile eleştirilerinin ‘savaş devem etsin’ biçiminde anlaşılmasından son derece rahatsızlar.

Yani, Faik Özgür Erol’un aradığı desteğin zaten var olduğunu savunuyorum. Ve zaten süreç geldiği noktada, “biz aşağıda imzası bulunan aydınlar” metaforuyla açıklanabilecek bir şeyin çok ötesine geçmiş durumdadır.

Ayrıca hatırlatmak isterim ki bugün sürece eleştirel tutum takınanların içinde büyük bir kesim geçmişte sözünü ettiğim türden bildirilere imza atanlardan oluşuyor. Bu nedenle, süreç hakkında kuşkularını ve eleştirilerini dile getirenleri “ötekileştirmenin” çok fazla bir anlamı yok.

Silah biter Söz gelirse insanlar konuşur, bundan daha doğal ne olabilir ki…

Eğer PKK çevreleri “Barış İçin Akademisyenler” bildirisinde olduğu gibi esas olarak kendi mücadelelerinin arkasında duran “biz aşağıda imzası bulunan aydınlar” arıyorlarsa galiba bu noktada bunu zor bulacaklardır.

Gerçekten demokrasi ve insan haklarına saygı asıl istediğimiz şey mi?

Tartışma var olmasına var ama çok saf bir soru sorayım: Biz bu tartışmaları niçin yapıyoruz?

Kürtlerin haklarının gasp edilmesine son verilsin, ülkemize demokrasi gelsin ve Türkiye’de insanlar din-etnik-kültür köken farklarına bakılmaksızın eşit ve eşdeğer vatandaşlar olarak yaşasınlar! İstediklerimiz bunlar değil mi?

Eğer ihtiyacımız bunlar ise ve bu nedenle süreç hakkında ‘destek-eleştiri’ tartışmaları yapıyorsak, naçizane kanaatim, ihtiyaç duyduğumuz soru/sorun, “aydınlar süreci yeterince destekliyor mu?” sorusu/sorunu değildir.

Eksik olan başka bir soru ve başka bir tartışmadır: Wo warst du? Sen neredeydin?

50 yıllık bir savaşın sonucu oluşan büyük bir yıkımın içinden çıkıyoruz. 50 yıllık yıkım üzerine konuşmadan ileriye bakmak mümkün değil.

Ne devleti destekleyenler ne de PKK hareketine yakın duranlar, sürece sanki hiçbir şey olmamış yaşanmamış gibi, “kaldıkları yerden devam” zihniyeti ile yaklaşamazlar. Yani “ey geçmişte bizi destekleyenler şimdi neredesiniz” sorusunu sormak çok anlamlı değil.

Bence süreci destekleyenler de karşı çıkanlar da devleti veya PKK’yi destekleyenler de önce şu temel sorularla yüzleşmeliler. Eğer gerçekten demokrasi, eğer gerçekten hukuk devleti isteniyorsa bunun yolu bu yüzleşmeden geçer.

Bu 50 yıl boyunca neredeydiniz?

Devlet insan haklarını çiğnerken neredeydiniz? Köyler yakılırken, insanlar işkenceden geçirilirken, faili meçhullerde öldürülürken ne yaptınız?

Peki, PKK insan haklarını ihlal ederken, örgüt içi infazlar yaparken, farklı düşüncede olan Kürtleri, sol-sosyalist demokrat insanları sustururken, sivilleri öldürürken neredeydiniz?

Bunlara hangi ölçüyle baktınız?

Devletin ihlallerine gösterdiğiniz tepkiyi bunlara da gösterdiniz mi? Yoksa ya onaylandınız ya da onaylamadıysanız bile gözlerinizi kapamayı mı tercih ettiniz?

Yoksa, “haklı bir savaş veriliyor ve şimdi sırası değil; bu konuları konuşmak harekete eleştirel bakmak devlete hizmet etmektir,” falan gibi ezberlediğimiz şeyleri mi tekrar ettiniz?

Bence bunlar “aydınlar süreci yeteri kadar destekliyor mu” sorusundan çok daha önemli sorular ve tartışmalardır.

Eğer demokrasi, hukuk devleti, eşit ve eşdeğer vatandaşlık istiyorsak bu sorularla yüzleşmek, cevap vermek zorundayız.

Gerçek bir barış, sadece silahların susması değildir. Gerçek bir demokrasi de yalnızca karşı tarafın suçlarıyla hesaplaşarak kurulamaz. Herkesin kendi geçmişine bakabilmesi, kendi suskunluklarını, kendi yanlışlarını, kendi çifte standartlarını konuşabilmesi gerekir.

Şu anda dönem üzerine konuşan herkese bir tavsiyem var: önce kendinizden başlayın (kendimi de dahil ediyorum).

Öteki hakkında konuşmak kolaydır ama 50 yıllık yıkımla hesaplaşmanın ve güzel bir gelecek kurmanın yolu önce “ben bu 50 yılda ne yaptım” sorusuna cevap vermekten geçer.

Tekrar edeyim: Bu tartışmalar intikam, puan kazanma amacıyla değil, yarını kurabilmek için yapılmalıdır.

Ve bunun için ilk önce kendimize eleştirel bakmayı öğrenmek zorundayız. Kendisinden başlamayan hiçbir eleştiri sağlıklı olmayacaktır.

Muhtemelen benim kuşağım bu soruları sormaya ve bunun gerektirdiği tartışmaları yapmaya hazır değil ve buna cesareti yok. Belki yaralar çok sıcak, belki kendimize çok zor itiraf edeceğimiz hakikatlerle karşı karşıyayız.

Ümit ederim ama bu soruları bizlere gençler sorarlar…

Tıpkı 68 kuşağı Almanya’sının gençleri gibi.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş