13 Eylül 2026’da Türkiye’deki LGBTİQ+ aktivistlerini ve kuruluşlarını hedef alan, 15 ili kapsayan, 162 şüpheli, 9 dernek ve 13 işletmeye yönelik bir operasyon başlatıldı. Operasyonun adı hükümet tarafından “Ailem Güvende” olarak belirlenmiş. Adalet Bakanı Akın Gürlek operasyonun gerekçesini, çocukların korunması, ailenin korunması, kamu düzeninin korunması ve çocuklara ve gençlere yönelik “müstehcen” içeriklerin soruşturulması olarak açıkladı.
Ancak mesele yalnızca “müstehcen içerik” soruşturması değil. Aynı operasyon kapsamında LGBTİQ+ derneklerinin yöneticilerinin ve aktivistlerinin evleri ve dernek mekanları da basıldı; çok sayıda derneğin ve aktivistin internet sitelerine ve sosyal medya hesaplarına erişim yasağı getirildi. İstanbul soruşturmasında, derneklerin yurtdışından aldığı fonlar da inceleme konusu yapılıyor.

Savcılıkların iddiasında, hiçbir kanunda yer almayan bir suçlama da var: Çocukların ve reşit olmayan gençlerin cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliği konularında “uygunsuz biçimde etkilenmesi”. Bu son iddia özellikle ilginç. Çünkü TCK’nın 103. maddesi çocukların cinsel istismarını, 104. maddesi ise reşit olmayanla cinsel ilişkiyi suç sayıyor; ama çocukları ve gençleri eşcinselliğe ya da daha genel olarak “uygunsuz” toplumsal cinsiyet kimliklerine “yönlendirmeyi” suç olarak tanımlayan bir kanun maddesi yok. Yani bu “suç”, şu anda Türkiye’de iktidarda olanların kendi cinsel ahlak anlayışlarının, toplumun geri kalanına hukuksuz bir zor yoluyla dayatılması anlamına geliyor sadece.
Peki böyle yapıldığında “Aile güvende” oluyor mu? Bu tabii ki “aile”den ne anladığınıza bağlı. Eğer kadınları birer kuluçka makinesi olarak gören, nüfusu mümkün olduğu kadar artırarak dünya çapında güç kazanılacağı gibi birkaç yüzyıl geride kalmış bir hurafeye inanan biriyseniz, bunun makul bir yol olduğunu düşünebilirsiniz belki. Ne de olsa eşcinsel ilişkiler sonunda “üreme” sağlamadığı için, sizin “aile” anlayışınızın dışında kalacak, hatta onu tehdit edecektir. Ama o zaman bile bazı rakamlar kafanızı karıştırabilir.
Ailemizin hal-i pür melali
“Aile”nin en yılmaz savunucusu olan AKP, 2002 yılında iktidara geldi. İktidarının ilk beş-altı yılında, tam olarak iktidarda olduğundan bir türlü emin olamadığı için, hem ülkedeki “liberallere”, hem de uluslararası camiaya hoş görünecek işler yaptı; dolayısıyla da “aile” konusundaki kendi “öz” gündemini bir süre için askıya aldı.
O yüzden gelin biz AKP döneminin 2008-2025 yılları arasına bir bakalım. AKP Genel Başkanı, Başbakan ve şimdi de Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, her fırsatta vatandaşlarından “en az üç çocuk” istediğini söyledi. Türkiye’de 2008 yılında binde 13,1 olan nüfus artış oranı, 2023’te binde 1,1’e kadar düştü. 2025’te ise binde 5. Demek ki vatandaşları bu konuda Erdoğan’ı pek dinlememişler. Peki “Aile kurma” konusunda durum ne? 2008’de binde 9,04 olan yeni evlilikler, 2025’te binde 6,43’e düşmüş; boşanmalar ise binde 1,40’tan binde 2,26’ya çıkmış. Bu son rakamlar nüfus artış hızındaki düşüş kadar çarpıcı değil kuşkusuz. Ancak unutmamalı: Evlilik, özellikle kadınlar için bir kurtuluş ihtimalidir aynı zamanda – yağmurdan kaçarken doluya tutulma ihtimali yüksek olsa da.
Boşanmaların pek fazla artmamasının daha korkunç bir sebebi de var: Boşanmaya kalkışan kadınların kaderi. 2008 yılında yılda 80 kadın erkek şiddetine kurban gidiyormuş. Bu sayı 2019’da 474’e kadar çıkıyor. 2025’te ise biraz azalmış gibi görünüyor: 294. Ama “iyileşme” gibi görünen bu durum, bu sayıdan ayrı tutulan 297 “şüpheli” kadın ölümünü saymazsak geçerli. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun yıllardır arşivlediği vakalar, kadınların önemli bir bölümünün boşanmak, ayrılmak ya da kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmak istedikleri için öldürüldüğünü gösteriyor. Yani boşanma oranlarının hızla artmamasının bir nedeni de, bu tehdidin Damokles’in Kılıcı gibi, kadınların başlarının üstünde asılı durması.
“Ailemiz Güvende”den kasıt ailenin bir çocuk üretme fabrikası gibi çalışması değil de, mesela, çocukların korunması ise, AKP çeyrek yüzyılının bu konuda da pek başarılı bir dönem olduğu söylenemez. 2016 Ensar Vakfı olayında 45 çocuk cinsel istismara uğradı, bunun bedeli olarak da bir (rakamla 1) kişi yüzlerce yıl hapse mahkum edildi. Kurum ise sütten çıkmış ak kaşık.
2012 Sakarya’daki 14 yaşındaki bir kız çocuğunun cinsel istismarı soruşturmasında, 34 sanık hakkında dava açıldı. Bunların 28’i çocuktu, ama sanıklar arasında iki de polis müdürü vardı; yani “Ailemizin Güvenliğini “ sağlamakla yükümlü iki devlet görevlisi. Davanın sonunda polis müdürlerinden Nadi Şimşek 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Diğer sanıkların büyük bölümüne verilen cezalar ise hükmün açıklanmasının geri bırakılması yoluyla ertelendi.
Çeşitli vakıflar ve devlet tarafından denetlenmesi gereken kurumlarda gerçekleşen çocuk istismarı vakalarını — Karaman’daki Ensar Vakfı, Sakarya’daki olay ve Hiranur Vakfı gibi — düşününce, “çocukları koruma” iddiasının karnesi pek parlak görünmüyor.
2020’de öldürülen Gülistan Doku cinayetinin üstünü örten devletin valisi; cinayetin “muhtemel” faili de valinin oğlu zaten. 2024’te öldürülen Narin Güran’ın katili kesin olarak belli olamadı bir türlü, ama meselenin içine koca bir ailenin karışmış olduğu aşikar. Tabii bu tür vakaları magazine dönüştüren bir televizyon programında ortaya dökülen Palu ailesi faciasını da anmadan geçmeyelim: Çocuk istismarından cinayete ve işkenceye kadar ne ararsanız bulmak mümkün.
Palu Ailesi demişken: Başta Müge Anlı ve Esra Erol olmak üzere, hepsi iktidara yakın televizyon kanallarında yayınlanan ve bu tür aile facialarını didik didik gözler önüne (ve bu arada çocukların gözleri önüne de) seren programlara “müstehcen” demek abartı olur mu sizce? Slavoj Žižek, pornografiyi, “gösterilebilecek ne varsa göstermek” olarak tanımlamıştı. Pornografi ve müstehcenlik, cinsel ahlak kumkumalarının sandığı gibi, yalnızca “seks” alanında değildir. Şiddetin de, ölümün de, vıcık vıcık bir “sevginin” de pornografisi vardır; bunların hepsi de müstehcen olabilir. Aldatmadan tacize, tecavüzden dolandırıcılığa, sahtekarlıktan cinayete kadar, hepsi aile içinde olup biten şeyleri olduğu gibi gösteren bu programlar “müstehcen” değil de, LGBTİQ+ aktivistlerinin ve kuruluşlarının sosyal medya paylaşımları ve yayınları mı müstehcen?
“Ailemiz” kurtarılabilir mi?

Çok zor. Geçinmeyi, çocuk yetiştirmeyi neredeyse imkansız hale getirip herkesten “en az üç çocuk” beklemek, en azından hakkaniyetli bir tavır değil. Aile içindeki şiddete karşı maddi önlemler almadan aileyi yüceltmek, bu şiddete en çok maruz kalan kadınlara ve çocuklara “Susun, kaderinize razı olun!” demekten başka bir şey değil. Sonra o çocukların erkek olanları büyüyecek, gördükleri şiddetin intikamını kendi karılarından ve çocuklarından alacak.
Bütün aileler böyle mi? Elbette değil. Ama sorun bütün ailelerin şiddet içermesinde değil, aile kurumunun şiddete, istismara, aldatmaya, yalana olanak sağlayacak şekilde yapılanmış olmasında. “Benim ailemde yok böyle şeyler!” diye sevinenler, başka bir ya da bin ailede aynı şeylerin olmasına sessiz kalırlarsa, suça ortak olmaktan da kurtulamazlar.
Dünya toplumları giderek yaşlanıyor, doğumlar azalıyor, “emekliler” artıyor. Bu durumu fırsata çevirebileceğini zannederek, “Bizim ülkemizde doğumlar hızla artsa, nüfusumuz gençleşerek çoğalsa, tez zamanda dünyaya hakim oluruz!” diyenlerse fena halde yanılıyorlar. Kapitalizmin geldiği noktada “daha fazla genç nüfus” tek bir anlama geliyor: Daha fazla işsiz, daha kalitesiz eğitim, daha sefil yaşlılar. Bu yolla da “dünya gücü” olunmaz, olsa olsa perişan olunur. Ama işte böyle bir boş hayal, yanında muhafazakar, hatta gerici bir cinsel ahlak anlayışıyla geldiğinde, kendisine düşman olarak LGBTİQ+ hareketini seçmesi de kaçınılmaz oluyor.
2015’te ilk kez Onur Yürüyüşü engellenmişti. 2016’dan itibaren ise toptan yasaklandı. Çünkü AKP’nin ahlak hocaları, “Üzüm üzüme baka baka kararır,” anlayışını insanlara uygulamış ve insanların da geylere ve lezbiyenlere baka baka gey ve lezbiyen olacaklarına inanmışlardı bir kere. Oysa kimse eşcinsellere özenerek eşcinsel olmaz; olsa olsa zaten varolan eşcinsel yönelimini daha kolay tanır, daha özgürce ifade eder. Siz bu tanımayı ve ifadeyi, tehdit, baskı ve sindirme yöntemiyle engellemeye kalkarsanız, ortaya mutlu aile babaları ve kendini beş çocuğuna adamış mutlu anneler çıkmaz. Olsa olsa mutsuz, kendi kimliğini ve varlığını baskı altına almış, bu yüzden yakın çevresini de mutsuz eden, bazen de şiddete boğan zorlama “düzcinseller” sarar ortalığı.

“Aile” korunmalı, evet. Ama erkek egemenliğine, farklı cinsel kimlik ve yönelimlerin bastırılmasına, şiddete, yalana, aldatmaya ve boğun eğmeye dayanan ailenin korunacak bir yanı kalmadı. Günümüz kapitalist dünyası o aileyi çoktan berhava etti; onu korumaya çalışanlar ise bir enkazın eteklerinde yaşamaya çalışıyorlar.
Marx, “Dünyevi ailenin kutsal ailenin sırrı olduğu keşfedildiğinde, bu dünyevi ailenin kendisi de teoride eleştirilmeli ve pratikte dönüştürülmelidir,” demişti ta 1845’te. Demek ki aileyi dönüştürmek mümkün: Dayanışmaya, seçilmiş bir kardeşliğe dayanan, yaşlılar ve çocuklarla bakım ve özen üzerinden ilişki kurulan, cinselliğin bir utanç kaynağı olmayacağı, bedenlerin ve hazların özgürce ifade edilebileceği bir aile mümkün. Bu aileye doğru ilerlemenin ilk adımlarından biri ise LGBTİQ+ hareketiyle dayanışmadır.














