Bülent Somay yazdı: Cumhurbaşkanına hakaretten beraat ettim!

Korkmayın (ya da sevinmeyin, artık hangisi daha uygun geliyorsa), bu yeni bir haber değil, 35 yıl öncesine ait. O yüzden size 1991’de geçen bir hikâye anlatacağım şimdi. Biliyorum, Anayasa konusunu erteledikçe erteliyorum, ama ne yapayım, dünya izin vermiyor.

Efendim, 31 Ekim 1989’da Turgut Özal, cumhurbaşkanı seçilmişti. Mecliste de Anavatan Partisi (ANAP) çoğunluğu vardı. Başbakan 1991 ortasına kadar Yıldırım Akbulut, sonrasında Mesut Yılmaz. Gençler hatırlamaz, ANAP’ın Mustafa Taşar adlı bir milletvekili vardı, yanılmıyorsam Gaziantep’ten seçilmişti. 2007’de aramızdan ayrıldı, o yüzden söyleyeceklerim merhumun arkasından kötü söz söylemek kategorisine girebilir, ama ne yapalım; yeterince vakit de geçti zaten.

Mustafa Taşar kendi kendisine “otel ayısı” lakabını takmıştı (Vallahi ben takmadım!). Taşar The Marmara Oteli’nde yaptığı kulis “çalışmalarını” kastederek, “Ben otel ayısıyım!” demişti bir ara. Bunun için de Körfez Savaşı sırasında kendi kendine “çöl ayısı” lakabını yakıştıran ABD’li general Norman Schwarzkopf’u örnek aldığını söylemişti.

Bülent Somay yazdı: Cumhurbaşkanına hakaretten beraat ettim!

Ama iş bu “hoş” yakıştırmayla bitmiyor: Taşar çeşitli kongre ve toplantılarda partidaşlarına yumruk ve omuz atmasıyla, üstelik bunu da arkadan gelerek yapmasıyla ünlüydü aynı zamanda. 3 Mart 1991 ANAP İstanbul İl Kongresi sırasında Beşiktaş delegesi Kadir Kartal’a yumruk atmış, 1991 Haziranındaki ANAP kongresinde de kürsüdeki Namık Kemal Zeybek’e arkadan gelip bir omuz darbesi indirmiş, bunun sonucunda da kongre delegeleri de birbirine girmişti.

Şiddet insan tabiatına özgü, o yüzden birinin sinirlenip şiddete başvurması, anlayış gösterilmese de anlaşılabilir bir şeydir. Ancak Taşar’ın arkadan vurmaları kalleşlik kategorisine girdiği için epeyce sinirlenmiştim o zaman.

Oturdum Demokrat dergisinin temmuz sayısına bu konuyla ilgili bir hiciv yazdım. Başlığı, “Augias Ahırlarında Tepişme” idi. “Augias Ahırlarını Temizlemek”, Herakles’in (biz onu Herkül diye bilirdik eskiden) yerine getirmesi gereken on iki vazifeden beşincisi. İnanılmaz pisliklerle dolu dev ahırları temizlemek için bir nehrin yatağını değiştirir Herakles.

Ben de şiddetin, hakaretin, kabadayılığın alıp yürüdüğü bir politik hayatımız olduğuna işaret edip, bunu ancak bir nehrin yatağını değiştirerek temizleyebileceğimizi söylüyordum yazıda. Yazının kahramanı olan Mustafa Taşar’a politikayı bırakıp o sahte, yapmacık Amerikan Güreşine başlamasını, bu meslekte Mustapha the Hotel Bear adını kullanmasını ve menajer olarak da o sıralarda cumhurbaşkanlığı yapmakta olan zat-ı şahaneyi işe almasını öneriyordum.

Sanıyorum bir ay bile geçmeden dava açıldı hakkımda. Savcı, “cumhurbaşkanına hakaret” suçundan yedi yıl altı ay, TBMM’nin “manevi şahsına hakaret” suçundan da yedi yıl altı ay olmak üzere, toplam 15 yıl istiyordu. Yazı bilirkişiye gönderildi ve bilin bakalım bilirkişi kimdi?

Hayatını “komünistleri ve sosyalistleri” hapislerde çürütmeye vakfetmiş olan Prof. Dr. Sulhi Dönmezer.

Dönmezer tabii ki “Suç ayniyle vakidir!” yorumunu yaparak savcının talebini destekledi ve biz de savunma yapacağımız günü beklemeye başladık.

Bülent Somay yazdı: Cumhurbaşkanına hakaretten beraat ettim!

Hikayeye kısa bir ara vereyim. Ben, hakkında “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla dava açılan topu topu 207 kişiden biriydim o yıllarda. Yanlış okumadınız, Özal’ın üç buçuk  yıl süren cumhurbaşkanlığı sırasında bu suçlamayla hakkında dava açılan toplam kişi sayısı sadece 207.

Kenan Evren’in yedi yıllık cumhurbaşkanlığı boyunca bu sayı biraz daha fazla: 340.

Süleyman Demirel’in yedi yıllık cumhurbaşkanlığı sırasında iyice azalıyor bu sayı: 158.

Ahmet Necdet Sezer döneminde 163 kişi hakkında dava açılmış.

Abdullah Gül döneminde epeyce artarak 848’e çıkıyor.

Ama bu konuda Recep Tayyip Erdoğan ile rekabet etmek mümkün değil. 2014–2021 arasında yalnızca TCK 299 kapsamında tam 44 bin 675 kamu davası açılmıştı. Ancak 2022’den itibaren Adalet Bakanlığı 299, 300 ve 301. maddeleri birbirine karıştırarak yayımlamaya başladığı için kesin bir rakam bulmak zor. Ama birtakım ince hesaplar yaparsak, 2022-2025 arasındaki dört yılda 299. maddeden açılan davaların sayısı 23 bine, 2014-2025 arasındaki toplam sayı ise yaklaşık 67 bine ulaşıyor. Bu sayı 2026 yılındaki davaları da içermiyor üstelik.

Benim davam, 765 sayılı TCK’nın 158. maddesi uyarınca açılmıştı. Bu madde 1 Haziran 2005’te değişti; 5237 sayılı TCK’nın 299. maddesi haline geldi. Madde şöyle:

MADDE 299:
(1) Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Verilecek ceza, suçun alenen işlenmesi hâlinde, altıda biri; basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, üçte biri oranında artırılır.

(3) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.

Benim zamanıma göre bir iyileşme var kuşkusuz. En yüksek ceza yedi yıl altı aydan dört yıla inmiş (basın ve yayın yoluyla işlenirse beş yıl dört ay oluyor). Ancak dava sayılarındaki artış inanılmaz. Darbe döneminden başlayarak, 1982-2014 arasındaki 32 yılda 1716 kişi hakkında açılan davalara kıyasla, 2014-2025 arasındaki 12 yılda açılan 67 bin kamu davasına baktığımızda, bir iyileşmeden bahsetmek çok zor.

Üstelik 1991’de kimse beni tutuklamaya kalkışmamıştı, bu suçlamayla tutuklanan pek kimse de hatırlamıyorum, olsa olsa birkaç kişidir. Şimdi ise gözaltı ve hemen ardından tutuklama otomatik hale geldi neredeyse.

Cumhurbaşkanına hakaretten beraat ettim
Bülent Somay yazdı: Cumhurbaşkanına hakaretten beraat ettim!

İnsan ister istemez başka ülkelerdeki durumu merak ediyor. Hemen en tartışmalı, bu yüzden de hakarete uğraması en muhtemel başkana, yani Donald Trump’a bakalım isterseniz. Sadece ünlü oyuncu Robert De Niro, Donald Trump hakkında ağzına geleni söylemiş 10 yıl boyunca. Bunların bazılarını burada aktarmaya aile terbiyem elvermiyor, ama sayabileceklerim arasında şunlar var: Canavar, sosyo-psikopat, moron, kötücül narsisist, salak, domuz, köpek, it, geri zekalı.

İnsan De Niro’nun bu hakaretleri yüzünden onlarca yıl ceza talep eden davalarla karşılaşmış olması gerektiğini düşünüyor hemen. Ama De Niro’ya bu konuda açılan dava sayısı, sıfır. Kuşkusuz De Niro Türkiye’de yaşasaydı, ömrünün kalan yıllarını Silivri’deki koğuş arkadaşlarına Azgın Boğa filmindeki rolü için nasıl 27 kilo aldığını, Taksi Şoförü’ndeki “Bana mı dedin!” sahnesini nasıl ayna karşısında saatlerce prova ettiğini anlatarak geçirirdi.

Ayrıca mesele Robert De Niro’dan da ibaret değil. Jimmy Kimmel, Stephen Colbert, Seth Meyers ve Jon Stewart gibi televizyon sunucu/mizahçıları da Trump’a pek iyi davranmıyorlar. Ona her fırsatta “diktatör” dedikleri gibi, şişman, tombul, obez terimlerini de şakalarından hiç eksik etmiyorlar. Arada bir “domuz” diyen bile çıkıyor.

Aralarında “başkana hakaret”ten dava açılan var mı? Yok. Bu Trump’ın pek hazımlı biri olmasından değil elbette. ABD yasalarında böyle bir suçun tanımlanmamış olmasından ve zaten Anayasaya göre böyle bir suçun oluşmasına da imkan bulunmamasından. Yoksa Trump’ın Colbert’i ve Kimmel’ı işten attırmak için CBS ve ABC kanallarına baskı uyguladığını, CBS’nin sonunda mali baskıya dayanamayarak Colbert’in işine son verdiğini, Kimmel’ın ise direnerek kavgayı kazandığını ve yerinde kaldığını bilmeyen yok.

Şimdi hikâyeme geri döneyim. Aralık 1991’de savunma yapacaktık, şimdi tam gününü hatırlamıyorum. Avukatım sıkı bir savunma hazırlamıştı. Yazıdaki kastın TBMM’nin manevi şahsiyetine hakaret değil, tersine o manevi şahsiyeti savunmak olduğunu söyleyecek, TBMM’nin manevi şahsiyetini esas zedeleyenlerin, milletvekilliği görevini yaparken şiddete ve kabadayılığa başvuranlar olduğunu ileri sürecekti.

“Kızım, adam beraat dedi!”

Cumhurbaşkanının ise kendi (eski) partisinin milletvekillerinin  bu tür davranışlarını özendirdiğini, sorumluluğu paylaştığını, bu yüzden de hiciv yoluyla eleştirilmesinin doğal olduğunu söyleyecekti.

Ama söyleyemedi. Hayır, hâkim savunma yapmasını falan engellemedi. Sadece savcı ayağa kalkıp mütalaasını değiştirdiğini belirterek beraat talep etti. Avukatım o kadar şaşırdı ki, gene de savunmasını yapmakta ısrar etti bir süre. Bunun üzerine de hâkim 35 yıldır unutamadığım o sözü söyledi bıyık altından gülerek:

“Kızım, adam beraat dedi!”

Ben de avukatım kadar şaşırmıştım tabii. Ama ülkemizde bu tür şaşkınlıklar sadece bir an sürer. Biraz düşününce, bu ani tavır değişikliğinin sebebini anlamak hiç zor değildi. 20 Ekim 1991’de  Genel Seçimler yapılmış, ANAP seçimleri kaybetmiş, DYP-SHP koalisyonu iktidar olmuştu.

Fıkra bu kadar.

Kuşkusuz bu kıssadan çıkarılacak bir hisse var, ama onu söylemeyi de bana bırakmayın lütfen.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş