Geçtiğimiz günlerde kısacık bir ziyaretle hem sıkıştırılmış toprak mimarisi hakkında bir konferansa uğradım hem de yolda, açılışından bu yana göremediğim Troya Müzesi’ni nihayet ziyaret edebildim.
İnsanın ilk inşa deneyimi taş ve ona eşlik eden, çoğu zaman da tek başına kullanılan çamurdur. Anadolu’dan Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafya başta olmak üzere, dünyanın hemen her yerinde sıkıştırılmış toprak ile üretilmiş yapılara rastlarız.
Mimarlık ve tasarımda adeta doğaya dönüşün simgesi gibi kutsanan bu yapılar, ortaya çıkardıkları katmanlı ve özgün duvar dokuları ile son yıllarda önemli mimarlık ofislerinin projelerinde boy göstermeye başlayınca yeniden gündeme taşındı. Geçtiğimiz Venedik Bienali Mimarlık sergileri, bir sıkıştırılmış toprak mimarisi şöleni biçiminde gerçekleştirildi; Türkiye’nin de aralarında bulunduğu pek çok ülke toprak ile ilişkili maharetlerini bienal süresince gösterime sunmuştu.
Özellikle bienal sergilerinden bu yana bu gelişimi izlerken önemli bir ayırıma odaklanıyorum; evet sıkıştırılmış toprak yapılar iyi bir estetik ve unutulan bir malzemenin yeniden moda olmasının temsili olarak gündemimize geliyor ancak topraktan yapı üretmek, gözümüzün önündeki bu güzellikten çok daha fazla bir arka plana sahip ve anlamı da kuşkusuz sadece estetik hazza hizmet değil. Bu bağlamda toprağı salt bir yeni malzeme olarak ele alan çalışmaların heyecanından çok yapı ve yaşam kültüründeki yerine ve önemine eğilmeyi doğru buluyorum.

Kerpiç: En eski malzemenin en yeni hali
Bu hafta Çanakkale’de toplanan 16. Uluslararası Kerpiç Konferansı (Kerpic’26), “Kerpiç Mimari Mirası ve Çağdaş Kerpiç Yapım Teknikleri” başlığı ile bir kez daha dünyanın dört bir yanından akademisyenleri, mimarları ve mühendisleri buluşturdu. İki gün boyunca 50’yi aşkın akademik bildiri sunuldu; iki önemli isim mimarlık ve sanat alanında deneyimlerini paylaştı.
Konferansın arkasındaki birikim hafife alınacak gibi değil. 1978’den bu yana toprak yapı malzemelerinin deprem davranışını ve üretim tekniklerini araştıran Kerpic.org platformu bugün Türkiye’de toprak ve kerpiç yapılar ile uğraşan hemen herkesin bir kez olsun yolunun kesiştiği bir adres. Bu köklü oluşum artık Toprak ve Kerpiç Yapı Teknolojileri Derneği adıyla kurumsal bir kimliğe kavuştu. Kerpic’26 ise derneğin bu çok yeni kuruluşunun ardından düzenlenen ilk uluslararası konferans olarak kayıtlara geçti.

Bu kırk yılı aşkın çabanın merkezinde Prof. Dr. Bilge Işık’ın öncülüğünü ve yorulmadan sözcülüğünü yaptığı “Alker” duruyor; bu bir yapı malzemesi tekniği, toprağın alçıyla stabilize edilerek suya ve depreme karşı dayanıklı hâle getirilmesini amaçlayan özel bir reçete. Işık, bu reçete ile gerçekleştirilecek yapıların estetik olmaktan öte depreme dayanıklı, yerel ve insancıl mekanlar üreteceğini size hiç bıkmadan anlatan bir isim; artık Youtube’dan da bu anlatımlara ulaşmak mümkün.
Dernek tarafından hazırlanarak basılan ve konferansta tanıtılan toprak mimarisi hakkındaki, “Earthen Architecture” Gypsum, Lime Stabilisation (Kerpiç Mimari: Alçı, Kireç Karışımı) kitabı, tüm bu birikimi tek bir ciltte topluyor. Yayın içerisinde araştırmacılara yol gösterecek çok sayıda bilgi de bulunuyor.
UNESCO, ICOMOS ve ICOMOS-ISCEAH gibi öncü yapıların kurumsal desteği, TMMOB Mimarlar Odası Çanakkale Şubesi ve Bayramiç Ekolojik Bölge Enstitüsü’nün iş birliği ise kerpicin artık bir nostalji nesnesi değil, bir mühendislik, mimarlık ve politika alanı olarak görüldüğünü açıkça gösteriyor; katılımcılar tüm sunumları ilgi ile izlerken, konferans sonunda da oldukça keyifli bir tur ile bölgeyi ziyaret ettiler.
Toprağın on bin yılını şöyle bir hatırlamak istiyorum: Konya Ovası’ndaki Çatalhöyük’te, yaklaşık dokuz bin yıl önce, sokak anlayışı yoktu; bu bölgede kerpiç evler birbirine yaslanır, girişler çatıdan yapılmıştır.
Yemen’deki Şibam’ın 16. yüzyıldan kalma çok katlı kerpiç kuleleri, “çölün gökdelenleri” diye anılır. Mali’deki Cenne Ulu Camii’nin sıvası ise her yıl kentin topluluğu tarafından bir şenlik havasında yenilenir; bakım burada bir teknik zorunluluk olmanın ötesinde, toplumsal bir ritüeldir. İnsanın kendi ürettiğine bakmasının, onu korumasının ayrı bir felsefesi var.
Modern mimarlık da bu malzemeyi birkaç kez yeniden keşfetti. Mısırlı mimar Hassan Fathy 1940’larda Yeni Gurna’da kerpici yoksullar için onurlu bir mimarlığın aracı olarak savunuyordu. 2022’de Pritzker Ödülü’nü alan ve hayranı olduğum Francis Kéré, Burkina Faso’daki toprak okullarıyla bu çizgiyi küresel gündeme taşıyan isimlerden biri oldu. Birkaç yıl önce Snohetta devasa bir toprak duvar ile mimarlık literatürüne bu malzemenin en kült örneklerinden birini verdi.
Yine de dürüst olmak gerekirse, kerpicin önünde hem teknik hem de algısal pek çok engel var. Sanırım malzemeleri yalnızca performanslarıyla değil, bize ne söylettikleriyle de seçiyoruz; örneğin beton “gelişmişlik”, cam “şeffaflık” hissi veriyor; kerpiç ise pek çok kişinin zihninde hâlâ “köy evi”, hatta “yoksulluk” ile özdeşleşiyor. Davranış bilimlerinin “statü sinyali” dediği bu sessiz mekanizma, en iyi ısıl performansı gösteren bu sağlıklı yapıları insanlığın gündeminden çıkarıp onları modernizm ile ışıldayan cam ve çeliğin içine hapsediyor.

Anadolu’da kerpicin itibarını zedeleyen depremler de belki bu algıyı beslemiştir; oysa bu konferanslarda yüzlerce bilim insanının anlattıklarından anlıyoruz ki yıkımın ardında çoğu zaman malzemenin kendisinden çok, yetersiz tasarım, bakımsızlık, ağır toprak damlar ve bilgisiz uygulamalar yatıyor. Alker araştırmalarının değeri tam da bu ayrımı bilimsel olarak ortaya koymasında yatıyor. Kerpiç derneğinin aralıksız olarak dünyanın dört bir yanında düzenlediği konferanslar ve yayınlar bu kadim bilginin paylaşılması ve yaygınlaşması için büyük önem taşıyor.
Juhani Pallasmaa’nın Tenin Gözleri’nde hatırlattığı gibi mimarlık yalnızca gözle değil, bütün bedenle deneyimlenir.
Kerpiç bir yapıda içeride hissedilen serinlik, kalın duvarın sesi yumuşatması, elin duvara değdiğinde karşılaştığı sıcak ve hafif pürüzlü doku deneyimlenmeden önemi anlaşılamayacak duyumlar. Bu örneklerin gittikçe çoğalması, bu tekniğin ve malzemenin ülkemizde tekrar gündeme gelmesine olanak verecek; bunun için de sanırım cesur mimarlar gerekiyor. Bu alanda mimarlık örnekleri veren isimler arasında Kerem Erginoğlu, Hasan Çalışlar, Aydan Volkan gibi çağdaş denemelere cesaret göstermiş ofisler var. Geçtiğimiz yıl yine aynı şekilde İTÜ’de düzenlenen bir diğer konferansta mimar Nevzat Sayın’ı dinlerken çok eski yıllarda bir Anadolu gezisi sırasında çektiği fotoğraflardan gözlerimi alamamıştım; Sayın bu “kendiliğinden” gelişen mimari dokunun ne kadar özel ve bulunmaz olduğundan, ama günümüz mimarlığının bundan nasıl da nasiplenmeyi bilmediğinden yakınmıştı. Çok haklıydı.
Küresel karbon salımının kabaca yüzde sekizini tek başına çimento üretiminin üstlendiği, diğer yapı malzemelerinin gittikçe ulaşılmaz hale geldiği ve basmakalıp yapıların insanlara “iyilik” sunamadığı bu günlerde, geleneksel yöntemlere sırt çevirmenin bedeli artık yalnızca kozmetik bir sonuç değil.
Çanakkale konferansında konuk konuşmacılardan biri mimar Reşit Soley idi. Soley kurduğu Corvus markası ile birlikte uzun yıllardır Bozcaada ile özdeşleşmiş bir isim. Soley’in ağzından dökülen kelimeler ders niteliğinde:
“Gelenek fanuslarda saklanacak ya da müzelik bir şey değildir, bunu herkesin bilmesi gerekiyor; gelenek her zaman üstümüze giymemiz gereken bir elbise gibidir; o elbiseyle sokağa çıktığınız zaman da kimsenin size gülmemesi gerekir. Eğer geleneği her gün giyebileceğiniz bir elbise haline getirebiliyorsanız sonsuza dek yaşayacak bir değer üretmiş olursunuz.”
Bir diğer konuşmacı olan ve İstanbul – Londra arasında gerçekleştirdiği sanat çalışmaları ile öne çıkan Melek Zeynep Bulut ise, kerpiç malzeme ile dünyanın en önemli tasarım müzelerinden biri olan Londra Tasarım Müzesi için tasarladığı “Kentsel müdahale”den söz etti. Bulut’un Açık Anıtlar/ Open Monuments adını verdiği bu sanatsal yaklaşımın ardındaki zihinsel bakışı dinleyebildiğimiz bu sunumda, sıkıştırılmış toprak ile Urfa’da üretilip Londra’ya götürülen kütlelerin tasarım, üretim, nakliye ve deneyim süreçlerine sanatçının anlatımı ile tanık olduk; bu işin arkasında nasıl planlı, hesaplarla, testlerle dökumanlarla yoğun bir mesai harcandığını da böylece görebildik.
Melek gibi azimli ve malzemeye duyarlı girişimciler ve bu konferanslarda bildiri sunan yüzlerce akademisyen, Soley’in sözünü ettiği çağdaşlaşması gereken geleneksel bilginin günümüzdeki şövalyeleri gibi.
Kerpicin gelişimi laboratuvarda değil, orada yüzlerce çalışma ve araştırma mevcut; bu malzemenin geleceği şantiyede, mevzuatta ve alıcının zihninde sağlanabilir ancak. Konferansın UNESCO’dan Mimarlar Odası’na uzanan kurumları aynı masaya toplaması bu yüzden önemli: Algıyı değiştirecek olan, tek tek iyi örneklerden çok kurumsal meşruiyet olacaktır. Bu nedenle bu öncülüğü il il, ülke ülke dolaşarak, yayınlara ve etkinliklere hem maddi hem manevi yatırım yaparak, gece gündüz bu bayrağı taşıyan Prof. Dr. Bilge Işık ve iş dünyasındaki varlığının yanında destek veren kızı Neslihan Işık’a ve dernek bünyesindeki tüm ekiplere şapka çıkarıyorum.
Troya Müzesi: Topraktan yükselen kütle
Konferans katılımcılarının gezi rotasındaki Troya Müzesi, bu tartışmanın beklenmedik ama son derece yerinde bir muhatabı gibi geldi bana; Çanakkale dönüş yolumda, açılışından bu yana bir türlü göremediğim bu ödüllü yapıyı da ilk kez ziyaret etme olanağı buldum.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2011’de açtığı ulusal mimari proje yarışmasına 132 proje katılmıştı; birincilik, Ömer Selçuk Baz ve Yalın Mimarlık ekibine verildi. İnşaat 2013’te başlamış, 2015’te durmuş, sonra 2017’de yeniden sürmüş. Müze 10 Ekim 2018’de ziyarete açılıp, resmi açılışı ise 18 Mart 2019’da yapıldı ve biliyorsunuz o günler tam da küresel salgın sebebi ile karantinaya girdiğimiz günlerdi.
Bu yapı 12 bin750 metrekare kapalı alana sahip; bunun yaklaşık 3 bin 300 metrekaresi sergiye ayrılmış; müzede içeride ve dışarda Troya ile Troas bölgesinden gelen iki bine yakın eser sergileniyor.
Nolan’ın üç saatlik son filmi ile gündemde olan bu bölgedeki bu müzenin değeri kuşkusuz içinde bulunduğumuz günlerde daha da önemli. Filmin ardından yüzlerce turistin gelecek yılki gezi planlarına bu lokasyonu eklediğine eminim. Yaratıcı işler kültür ve turizm ekonomisini canlandıran başlıca faktörlerden biridir.
Troya kerpiç surlar ile yükselmiş bir tarihi kent. Hisarlık Tepesi’nde üst üste yükselen dokuz ana yerleşim katmanı, yaklaşık M.Ö. 3000’den Roma dönemine uzanan bir zaman kesiti sunuyor. Kentin erken dönem surları, taş temeller üzerinde yükselen kerpiç duvarlardı. Yani bugün Baz’ın mimarisinde paslı bir kabukla temsil edilen “toprak hafızası”, Troya’da kelimenin tam anlamıyla topraktan örülmüştü.
1998’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren bu bölgedeki bu yapıda tasarımın temel fikri bir kazı metaforu olarak belirtiliyor. Tüm destek işlevleri, üzeri peyzajla örtülü ve yeryüzünden algılanmayan tek bir yeraltı katında toplanıyor. Görünen kütle ise corten çelikle kaplı; mimarların deyişiyle topraktan çıkarılmış, çizilmiş, kırılmış testileri ve çömlekleri çağrıştıran, ardında bir yaşanmışlık taşıyan bir kutu olarak beliriyor. Müze girişinde yer alan kırık Terra-cotta küpün altında “Affetmek bir erdem ise; unutmamak da bir erdemdir” yazılı.
Bu eser 2023’te müzede bir sergi gerçekleştirmiş olan Vuslat’a ait. Türkiye, üzerinde yaşadığı coğrafyanın kadim kültürlerini hiçe saymanın, unutmanın ve korumamanın baş ülkesidir; bu nedenle bu söz içimi acıtıyor.
Mekanda her sergi katına rampalarla ulaşıyorsunuz; yükseldikçe cephedeki yarıklardan coğrafya, tarlalar ve ören yeri ara ara görülüyor, çatıda ise geniş bir seyir terasında bölgenin sert rüzgarı sizi çarpıyor.
Kurguda bir ters çevirme de saklı. Arkeolojik kazılarda geçmişe aşağı inerek gidilir: Her kazma darbesi bir önceki çağa açılır. Müzede ise ziyaretçi Troas kentlerinden başlayıp Troya katmanlarına, antik dünyaya, oradan Doğu Roma, Osmanlı ve yirminci yüzyıl Çanakkale’sine doğru yukarı tırmanıyor. Rampa, bir anlamda tersine çevrilmiş bir kazı hendeği gibi; ziyaretçi zamanın içinden yüzeye, bugüne doğru çıkıyor ve çatıda, bütün bu katmanların üzerinde duran canlı manzarayla karşılaştırıyor. Bu rampada daha da belirginleşen gün ışığı oyunları ile hem cephede hem de yapı içinde bilinçli olarak konumlanmış yarıklar ile sağlanıyor.
Yapının ölçeği, brüt beton ve ahşap tavanlardan oluşan doğal yapısı, hafızamda okulum ODTÜ Mimarlık Fakültesi binasını uyandırdı; Ömer Selçuk Baz’ın gündeminde miydi bilemem ama Behruz Çinici imzası taşıyan okul binamız ile müze binası arasında insanı evinde hissettiren bir dil birliği var.

Ödüller bu yapıdaki özenli mimari duruşu alkışlıyor. Müze, 2020 Avrupa Yılın Müzesi (EMYA) Özel Ödülü’ne ve Avrupa Müze Akademisi (EMA) Özel Takdir Ödülü’ne layık görülmüştü; TMMOB Mimarlar Odası’nın Ulusal Mimarlık Ödülleri kapsamında XVII. Dönem Yapı Dalı Ödülü’nü aldı. Mimarının adını taşıyan plaket de geçtiğimiz yıl müze girişine çakıldı. Prestiji ile bilinen TIME listesi bu yapıyı dünyanın en iyi müzeleri arasında gösterdi.
Cephede kullanılan ve yapıya sanki yüzyıldır orada duruyormuş hissi veren Corten malzemeden de bahsetmeliyim. Atmosfere dayanıklı çelik 1930’larda ABD’de sanayi için geliştirildi; mimarlıktaki ilk büyük ölçekli kullanımı Eero Saarinen’in 1964’te tamamlanan John Deere genel merkezi olarak kayıtlara geçmiş. Richard Serra’nın dev plakaları ise malzemeyi çağdaş sanatın simgelerinden birine dönüştürdü.
Avusturyalı sanat tarihçisi Alois Riegl, 1903’te anıtlara yüklediğimiz değerleri sınıflarken “yaş değeri” kavramını önermiş ve “İnsanlar bir yapının eskiliğini, üzerindeki zaman izlerinden duygusal olarak okur” demişti. Corten’in çekiciliği tam da buradan geliyor. Yıllar gerektiren bu dokuyu bu malzeme ile birkaç mevsimde üretebiliyorsunuz. Bir bakıma satın alınabilir bir geçmiş hissi yaratıyorsunuz Corten ile. Bu hisse bu lokasyonda gerçekten de ihtiyaç varmış.
Müze yapısı zaten ören yeriyle yarışmamak adına kütlesinden çevre düzenlemesine dek her şekilde sakin tutulmuş; mimar kendi sesini yükseltmek yerine arkeolojinin sesini büyütmüş.
Bu kadar önemli bir merkezin neden bunca geç ortaya çıktığını ise aklım pek çok konu gibi almıyor. Antik tarihin en önemli kentlerinden biri olan Troya’da Heinrich Schliemann’ın 1870’lerde başlayan kazıları sırasında, Hisarlık’ı ortadan bölen dev bir hendek açıldığından, kent katmanlarının önemli bir kısmına kalıcı zarar verilmiş.
1873’te bulunan ve “Priamos Hazinesi” adını verdiği buluntular Osmanlı’dan kaçırılarak önce Atina’ya, ardından Berlin’e götürülmüş. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Moskova’ya taşınan eserlerin büyük kısmı bugün Puşkin Müzesi’nde yer alıyor. Uzmanlar Troya’dan çıkarılan eserlerin, 19. yüzyıldan bu yana dünyanın 44 ayrı müze ve koleksiyonuna dağılmış durumda olduğunu belirtiyor.
Bu yüzden Troya Müzesi bir sergi mekânı olduğu kadar bir eve dönüş isteği gibi. Geri dönmeyi bekleyen eserler için ayrılmış her boşluk, mimari bir argümana dönüştürülmüş. Şehrin sakinliği, doğasının dinginliği, denizlerle bölünen güzelliği, kadim tarihi, toprağının biricikliği, dünya çapında önem kazanmış mimari yapısı ve toprak mimarisi konferansına yaptığı ev sahipliği ile kısacık zamanda Çanakkale ziyaretimden çok büyük bir ilham aldım; umuyorum İstanbul karmaşasından buraya uzanabilmek için daha çok sebebimiz olsun!














