Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, çerçeve yasanın rekor düzeyde bir oyla (467) kabul edilmesinin verdiği heyecanla olsa gerek, 12 Ağustos’ta şöyle dedi:
“Artık siyasi iklimin olgunlaştığını, Türkiye’nin yeni, sivil anayasa yapmaya muktedir olduğunu düşünüyorum.”
Ben Türkiye’nin böyle bir Anayasaya ihtiyacı olduğunu 1982’den beri düşünüyorum da, şu anki siyasi iklimin ve yapının buna muktedir olduğu konusunda çok ciddi şüphelerim var.

Kurtulmuş’un sözündeki “yeni, sivil” kelimelerini biraz açmaya çalışayım:
1982 Anayasasının darbe yönetimi tarafından kendi tayin ettikleri bir kurula yaptırıldığı, bu Anayasanın da “özgür” olduğu şüphe götürür bir referandumla, tehditler ve gözdağı vermeler arasında, çok yüksek bir oyla kabul edildiği hepimizin malumu. Ancak şu anda elimizdeki Anayasa ile o Anayasa arasında sanıldığından çok daha az benzerlik kalmış durumda.
1987-2017 arasındaki 30 yılda tam 19 değişiklik paketi var. Bu değişiklikler de birer maddeyle sınırlı değil, toplam tam 184 değişiklik yapılmış. Bazı maddeler çeşitli kereler değiştirildiği için, bunlar toplam 119 maddeyi etkilemiş. Benim elimdeki Anayasa metni 177 maddeden oluşuyor. Demek ki Anayasanın en az üçte ikisi zaten değiştirilmiş durumda.
O zaman buna “Askerlerin Anayasası” demek, o askerlere biraz haksızlık olmuyor mu? Tam tersine Anayasanın geldiği son durumda, sivillerin -özellikle de AKP’nin- askerlerden daha fazla payı var. Değiştirilen 119 maddenin 92’sinin AKP döneminde “kurcalandığı” düşünülürse, AKP’nin bu Anayasadaki payı, 1982’deki askeri cuntanın payından fazla.
Eğer bu verilere rağmen eldeki anayasa fazlaca askeri, otoriter ya da totaliter görünüyorsa, yani yeterince “sivil” bulunmuyorsa, şapkalarını önlerine koyup düşünmesi gerekenler, artık çoktan göçüp gitmiş olan askerlerden ziyade, son yirmi yıldaki değişiklikleri yapanlardır.
Ben de bu Anayasanın otoriter, hatta totaliter olduğunu, “sivil” (medeni anlamında) olmadığını düşünüyorum. Ama bunun için Kenan Evren’in ve cunta arkadaşlarının ruhlarına lanet okumakla yetineceğimi sanmayın. Numan Kurtulmuş’la, onun ait olduğu partiyle ve o partinin başkanıyla bu Anayasanın değiştirilmesi gerektiği konusunda anlaşabiliriz belki. Ama bu değişikliğin ne yönde, ne yolla ve ne nedenle olduğu konularında en küçük bir anlaşma noktası bile bulabileceğimizi sanmıyorum.
İlk anlaşmazlık noktası şu: Kurtulmuş “sivil” bir Anayasa arzuluyor. Ben ise (“askeri olmayan” anlamında) “sivil” kavramının “demokratik, özgür ve adil” demek olmadığını biliyorum.
Dünyada birçok “sivil” Anayasa var ki, her tür otoriter ve totaliter baskının önünü açmıştır, açacaktır. Otoriterlik ve totaliterlik ille de “askeri” olmak zorunda değil. Faşizm ve Nazizm, her ne kadar üniformalara şehvetle tutkun olsalar da, “askeri” değildiler, askeri darbe yoluyla gelmemişlerdi. Bu iki rejimde de “askerileşme”, sivil yollardan iktidara geldikten sonra başladı. Dolayısıyla, askerlerin yaptığı-yaptırdığı Anayasaları istemediğimiz konusunda anlaşalım, ama askerlerin yapmadığı-yaptırmadığı her Anayasanın kabul edilebilir-arzulanabilir olmadığını da görelim.
Peki, Kurtulmuş’un istediği “yeni, sivil” Anayasayı var olan Meclis yapabilir mi? Hukuki açıdan evet.
360 oyu bulursa referanduma götürerek, 400 oyu bulursa da referanduma bile ihtiyaç duymadan yeni bir Anayasa yapabilir. Ancak burada iki sorun var:
- Meclis, 1982 Anayasasının ilk halindeki Meclis bile değil artık. Büyük ölçüde formaliteye dönüşmüş, yürütme erkinin basit bir uzantısı haline gelmiş bir Meclis’ten bahsediyoruz. Böyle bir Meclis’in “Kurucu Meclis” işlevini üstlenmesi, hukuken mümkün olsa da, kitlesel bir rıza bulması artık neredeyse imkansız.
- Meclis, şu anda toplumdaki politik dengeleri temsil etmiyor. Hem 2024 Yerel Seçimleri, hem de son bir yıldaki kamuoyu araştırmaları, Meclis’te 360 oy sağlansa bile, bir referandumun kazanılması ihtimalinin çok düşük olduğunu gösteriyor.
Demek ki nereden bakarsanız bakın, AKP’nin “yeni, sivil” Anayasa için Meclis’te 400’den fazla oya ihtiyacı var. Bu sayıya ulaşmak ise son zamanlarda pek revaçta olan transferler ve rozet takma törenleriyle sağlanabilecek gibi değil.
AKP’nin 400 oyu bulabilmek için daha birkaç fırın ekmek yemesi şart. Sandalye sayılarına bakalım:
- Cumhur İttifakı’nın bileşenlerinin toplamı şu anda 327.
- Yeniden Refah 2023’te Cumhur İttifakı’na oy vermişti, ama şu anda daha muhalif bir çizgide duruyor.
- Yeni Yol ve bağımsızların toplam 33 oyunun 23’ünün “ayartılabileceğini” varsayalım.
- Toplam 350’yi buluyor.
Butlan CHP’sinin 44 oyu bile 400’ü bulmaya yetmiyor, ki o oyların yarısının bile alınabilmesi başarı sayılır.
İşler, dönüp dolaşıp DEM Parti oylarında düğümleniyor. Yıllardır, hatta on yıllardır, milliyetçi-ırkçı çevreler, DEM’in (ve HADEP’in, HDP’nin, BDP’nin) muhalefeti satıp AKP’nin yanına geçeceği kehanetinde bulundular, yanıldılar, ama vazgeçmediler, daha iyi yanıldılar.
Son çerçeve yasa oylaması bu konuda bir kıstas değil, çünkü DEM Parti o yasaya giden sürecin aktif unsurlarından biriydi. Yani Cumhur İttifakı tarafından ve Cumhur İttifakı için yürütülen bir sürece destek vermiş değiller.
Peki ama geçmiş tavır yarının da garantisi sayılmalı mı? Belki de DEM bu “yeni, sivil” Anayasaya destek verecek. Türkiye politikasında “olmaz” diye bir şey olmadığı için bu ihtimal de hesaba katılmalı elbette. Ancak bu desteğin sağlanması için öyle afaki bir “yeni, sivil” ifadesinin yeterli olacağını sanmayalım. AKP’nin DEM’e böyle bir destek içim Anayasa düzeyinde (yani geri alınamaz bir şekilde) sunabileceği bir şey var mı?
Önce AKP’nin “yeni, sivil” Anayasadan ne beklediğini bir sıralayalım isterseniz:
1. Recep Tayyip Erdoğan’a üçüncü kez seçime katılma hakkı. DEM’in buna destek vermesi için hiçbir neden yok.
2. Recep Tayyip Erdoğan seçime girebilse bile, seçilebileceği çok şüpheli. O yüzden %50+1 şartının kaldırılması. Buna değil DEM’in, MHP’nin bile destek vereceği kesin değil.
3. Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin seçimi kaybetmeleri halinde 25 yıllık AKP iktidarları döneminde olup bitenlerin hesabının sorulmayacağının Anayasal güvence altına alınması. DEM’in buna da destek vermesi için hiçbir neden yok.
Bilmem farkında mısınız?: Bitti.
Bunların dışında AKP’nin, daha doğrusu artık parti giderek yok olmakta olduğu için, Cumhurbaşkanı danışmanlarının, bize önerdikleri yeni ya da sivil hiçbir şey yok. Bunların dışında bir tek AKP’nin DEM’in desteğini sağlamak için verebileceği tavizler var, ama bunlar da kendi içlerinde hiç sorunsuz değil.
Örneğin: Abdullah Öcalan’a politik statü ve görece geniş bir yaşam ve etkileşim alanı sağlanması için bir Anayasa maddesine gerek yok. İdari hükümlerle ve basit bir yasa değişikliğiyle bu sağlanabilir.
Örneğin: Resmi dilin değişmesini kimse önermiyor zaten. Ama bürokraside ve yargıda anadili Kürtçe olan ve Türkçe iletişim kurmakta zorluk çekenler için devletin Kürtçe çevirmen sağlama zorunluluğu getirilebilir. Ancak bunun için de bir Anayasa değişikliği gerekmiyor.
Örneğin: Anadilde eğitim için Anayasa değişikliğine gerek yok. İlköğrenimde çocuklara anadillerinin öğretilmesinin önünde zaten bir engel bulunmuyor. Belli yörelerde Kürtçenin eğitim dili olarak kullanıldığı bir ilköğretim sistemi ise sadece Anayasa değişikliği gerektirmekle kalmaz, çözümü hiç de kolay olmayan bir dizi teknik ve yapısal sorunu beraberinde getirir; o yüzden de aceleye getirilmesini muhtemelen kimse istemeyecektir. Ortaöğrenimde nasıl İngilizce, Fransızca, Almanca ya da İtalyanca eğitim veren okullar varsa, yükseköğrenimde nasıl İngilizce ya da Fransızca tedrisat yapılabiliyorsa, aynı şey Kürtçe için de mümkündür. Bunun için belki bir özel yasa gerekir, ama esas gereken idari anlayışın değişmesidir.
Sıra Anayasaya geldi, haydi kolları sıvayalım
Gelelim zurnanın zırt diyeceği yere: “Yerinden Yönetim” talebi artık pek duyulmaz oldu. Ama yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki egemenliğinin ve yaptırımlarının (esas olarak kayyım rejiminin) denetim altına alınması önerilebilir. Bu da bir Anayasa değişikliğini gerektirecektir elbette. Ancak AKP’nin DEM’e taviz vermek için bunu kabullenmesi bir hayalden ibaret. Çünkü böyle bir düzenleme Anayasaya koyulacaksa, sadece Kürt illeri için geçerli olması düşünülemez. YENİ Parti’nin muhtemelen yerel yönetimleri (yeniden) kazanacağı iller için de AKP’nin böyle bir şeyi kabullenmesi mümkün değil.
Demek ki AKP-DEM arasındaki muhayyel pazarlık, ancak birinin AKP’nin istediği Anayasa değişikliklerine onay vermesi, diğerinin ise DEM’e Anayasada yer almayacak idari ve kısmen yasal bazı tavizler vermesi şeklinde yürüyebilir. Yani kısacası, AKP’nin DEM’i yanına çekip “400’ü bulmak” için vereceği tavizlerin Anayasa ile pek bir ilgisi yok; o yüzden bu “Anayasa yapma” girişimi, Numan Kurtulmuş’un sözünü ettiği “yeni, sivil” Anayasayla değil, bitmiş bir iktidarı biraz daha uzatabilmek için devşirilecek bir sözde Anayasayla sonuçlanabilir ancak. Bu formülün birinci sorunu, bu pazarlık açıkta, herkesin önünde sürdürülmek zorunda olacağı için, mızrağın çuvala sığmayacağı ve toplumda gerekli rızanın oluşamayacağıdır. İkincisi ise, zaten DEM’in bu kadar dengesiz ve güvencesiz bir pazarlığa taraf olacağını düşünmek haddinden fazla iddialı bir önermedir ve ancak her fırsatta “DEM muhalefeti AKP’ye satacak!” diye tutturanları inandırabilir.
Diyeceksiniz ki, “Peki ama sen nasıl bir Anayasa istiyorsun?” Bunu daha önce dört yazı halinde ayrıntılı olarak yazmıştım zaten, ama isterseniz bir sonraki yazıda daha derli toplu bir şekilde yeniden özetleyeyim.














