Esra Huri Bulduk yazdı: Normal bir hayat ne zaman lüks oldu?

TÜİK bugün eylül ayı yıllık enflasyonunu %29,73 olarak açıkladı. Böylece yıllık enflasyon uzun bir aradan sonra %30’un altına geriledi. Kuşkusuz önemli bir veri. Fakat enflasyonun düşmesi fiyatların düştüğü anlamına gelmiyor; fiyatlar artmaya devam ediyor, yalnızca artış hızı yavaşlıyor.

Nitekim yılın ilk dokuz ayında tüketici fiyatlarındaki artış %24,32’ye ulaşmış durumda. Aynı günlerde TÜRK-İŞ’in açıkladığı veriler ise hayatın başka bir tarafını gösteriyor: Eylül ayında dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 123 bin 130 liraya yükseldi.

Belki de bu nedenle Türkiye’de ekonomik tabloyu anlamak için yalnızca “Enflasyon düşüyor mu?” diye sormak artık yetmiyor. Çünkü ekonomik göstergelerdeki değişim ile insanların gündelik hayatlarında yaşadıkları değişim aynı hızda ve aynı yönde ilerlemiyor.

Normal bir hayat
Esra Huri Bulduk yazdı: Normal bir hayat ne zaman lüks oldu?

Enflasyon düşerken insanlar daha önce yapabildikleri şeylerden vazgeçmeye, harcamalarını kısmaya, planlarını ertelemeye devam ediyor. O halde belki de yalnızca bugün ne kadar yoksul olduğumuza değil, düne göre ne kadar yoksullaştığımıza bakmamız gerekiyor. Çünkü ekonomik kayıp sadece cebimizdeki paranın azalmasıyla değil, daha önce mümkün olan bir hayatın giderek erişilmez hale gelmesiyle de yaşanıyor.

Yoksul olmakla yoksullaşmak arasındaki fark biraz da burada başlıyor.

Yoksulluk bize belirli bir andaki ekonomik durumu anlatıyor; yoksullaşmak ise bir hareketi tarif ediyor: İnsanın daha önce sahip olduğu hayat standardından, yapabildiği şeylerden ve kendisi için mümkün gördüğü gelecekten adım adım geri çekilmesini.

Üstelik bu geri çekilme çoğu zaman büyük bir kırılmayla başlamıyor. Önce tatil kısalıyor ya da tamamen ortadan kalkıyor, dışarıda yemek seyrekleşiyor, markette alınan ürün değişiyor, çocuğun kurslarından biri bırakılıyor, sağlık harcaması erteleniyor. Bir süre sonra birikim yapılamıyor, ardından birikmiş para harcanmaya başlanıyor ve nihayet kredi kartı ya da borç, gelirin yetmediği alanı tamamlamanın gündelik aracına dönüşüyor.

Bunların her biri tek başına bakıldığında yoksulluk gibi görünmeyebilir. Fakat yan yana geldiklerinde önemli bir değişimi gösteriyorlar: İnsanın hayatındaki seçenekler azalıyor. Bu nedenle yoksullaşmayı yalnızca gelir kaybıyla açıklamak eksik kalıyor. Mesele ne kadar para kazandığımız kadar, o parayla nasıl bir hayat kurabildiğimiz ve hayatımız üzerinde ne kadar seçim yapabildiğimizle ilgili.

Bir dönem orta sınıf olmak hayat üzerinde belli bir hareket alanına sahip olmak demekti. Çocuğun eğitimini planlayabilmek, ev almak için para biriktirebilmek, yılda bir kez tatile çıkabilmek ya da beklenmedik bir sağlık harcaması karşısında hayatın bütün düzeninin bozulmayacağını bilmek bu hareket alanının parçalarıydı. Yani bugünü yaşarken yarını da düşünebilmek mümkündü.

Geçen hafta Ankara’da yaşanan çok ağır bir olay, meselenin yalnızca satın alma gücüyle ilgili olmadığını acı biçimde hatırlattı. Emekli polis memuru Ali Şekeroğlu, emekli memurların seyyanen zam talebiyle Anayasa Mahkemesi önünde düzenlediği eyleme katıldı. Yanında taşıdığı dövizde “Para için değil, onurumuz için” yazıyordu. Şekeroğlu o eylem sırasında yaşamına son verdi. Bir insanın intiharını tek bir nedene, hele yalnızca ekonomik koşullara bağlamak mümkün değil; böyle bir ölümün nedenleri hakkında dışarıdan kesin hükümler kurmak da doğru olmaz. Fakat Şekeroğlu’nun eyleme katılma nedeni ve kendi sözleri üzerinde düşünmek zorundayız.

Çevresindekilere geçinemediğini söylediği, yeni doğan torununa altın takamadığını anlattığı aktarılıyor. Toruna altın takmak elbette temel bir ihtiyaç değil. Ama insanca yaşamak da yalnızca temel ihtiyaçları karşılayabilmekten ibaret değil.

İnsan yalnızca karnını doyurarak yaşamıyor; dede oluyor, anne oluyor, arkadaş oluyor, komşu oluyor. Hayata katılmak, sevdiklerine bir şey verebilmek ve kendini değerli hissedebilmek de iyi bir yaşamın parçası. Bunların hiçbiri ekonomik göstergelerde zorunlu harcama olarak görünmeyebilir ama insanın toplum içindeki yerini, ilişkilerini ve kendisine duyduğu saygıyı kuran gündelik hayat tam da bunlardan oluşuyor.

Bu nedenle “Torunuma altın takamadım” cümlesindeki mesele yalnızca altının fiyatı değil. Daha önce yerine getirilebilen bir toplumsal rolün artık yerine getirilemediğini hissetmek. Belki Şekeroğlu’nun taşıdığı “Para için değil, onurumuz için” dövizini de biraz buradan okumak gerekiyor.

Son haftalarda tartıştığımız fon krizi de yoksullaşmanın başka bir yüzünü görünür hale getirdi. Birkaç hafta önce bu köşede, fonlara, borsaya, kriptoya ya da kısa sürede yüksek getiri vaat eden araçlara yönelen herkesin hikâyesini “kolay para kazanma arzusu” ile açıklamanın mümkün olmadığını yazmıştım. Çünkü yüksek enflasyon koşullarında yatırım yapmak yalnızca daha fazla kazanmanın değil, elindekinin değerini korumanın da aracına dönüşüyor. Maaşından artırdığı küçük bir birikimi olan beyaz yaka, yıllarca çalışıp kenara biraz para koymuş emekli ya da geleceği için bir şey biriktirmeye çalışan genç aynı soruyla karşı karşıya kalıyor: Elimdekinin değerini nasıl koruyacağım?

Fon krizinin yoksullaşmayla ilişkisi tam da burada başlıyor. Çünkü insanlar yalnızca bugünkü tüketimlerini kısmıyor; gelecekteki hayatlarını korumak için ellerinde kalan birikimi de değerlendirmek zorunda hissediyor.

Elbette her yatırımcının hikâyesi aynı değil ve fon krizinden etkilenen herkesin aynı motivasyonla hareket ettiğini söylemek mümkün değil. Fakat tartışmanın gösterdiği önemli bir toplumsal gerçek var: Yüksek enflasyon ortamında sıradan insanın tasarrufu bile giderek daha fazla risk yönetimi gerektiriyor. Bir dönem para biriktirmek, geleceğe hazırlanmanın kendisi sayılırken bugün biriktirdiğiniz parayı nasıl koruyacağınızı da bilmeniz gerekiyor.

Belki de yoksullaşmanın en belirgin tarafı burada ortaya çıkıyor. İnsanlar daha fazlasına ulaşmak için değil, bir zamanlar olağan kabul ettikleri hayatı sürdürebilmek için giderek daha fazla çaba harcıyor. Daha çok hesap yapıyor, daha fazla risk alıyor, daha fazla şeyden vazgeçiyor. Buna rağmen korumaya çalıştıkları hayatın sınırları her geçen gün biraz daha daralıyor.

Enflasyon düşebilir, ekonomik göstergeler zaman içinde düzelebilir. Ama asıl iyileşmenin ölçüsü, insanların kaybettikleri hayat alanını yeniden kazanıp kazanamayacakları olacak. Çünkü yoksullaştıkça yalnızca daha az şeye sahip olmuyoruz; bir zamanlar hayatımızın normal bir parçası olan şeyler, bugün giderek mümkün olmaktan çıkıyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş