Esra Huri Bulduk yazdı | Her şeye alışmak: Türkiye’nin yeni toplumsal refleksi

Türkiye’de gündem artık birbirini takip etmiyor, birbirinin üzerine yığılıyor. Bir siyasi gelişmenin yarattığı tartışma henüz sonuçlanmadan yeni bir yargı kararı geliyor. Ekonomik krizin gündelik hayattaki etkilerini konuşurken başka bir toplumsal mesele öne çıkıyor. Bir felaketin nedenlerini sorgulamaya fırsat bulamadan bir başkasının sonuçlarıyla karşılaşıyoruz.

Her yeni gelişme bir öncekini geride bırakıyor. Olaylar değişiyor, tartışmalar değişiyor, gündemin aktörleri değişiyor. Ama bütün bu hareketliliğin ortasında giderek daha fazla hissedilen bir durum var: Toplumun yaşananlara verdiği tepkiler de değişiyor.

Bir zamanlar günlerce konuşulacak gelişmeler bugün birkaç saat içinde tüketilebiliyor. İnsanlar şaşırıyor, öfkeleniyor, üzülüyor; ardından işlerine, evlerine, geçim mücadelelerine dönüyor.

Buradan kolayca varılabilecek bir sonuç var: Türkiye toplumu her şeye alıştı.

Ama gerçekten öyle mi?

İnsanların yaşananlara eskisi kadar görünür tepki vermemesi, onları artık önemsemedikleri anlamına mı geliyor? Yoksa sürekli kriz koşullarında yaşamak, toplumsal tepkinin biçimini mi değiştiriyor?

Bu sorunun yanıtı, yalnızca Türkiye’nin bugünkü ruh halini değil, toplumun siyasetle, kurumlarla ve kendi geleceğiyle kurduğu ilişkiyi anlamak açısından da önemli.

Toplum, kalabalık, gelecek
Esra Huri Bulduk yazdı: Türkiye toplumu her şeye alıştı mı?

Olağanüstü olanın sıradanlaşması

Bir toplumun neyi normal kabul ettiği zamanla değişebilir. Başlangıçta olağandışı görülen durumlar, sürekli tekrarlandıklarında gündelik hayatın sıradan bir parçası haline gelebilir.

Ekonomik belirsizlik uzun süre devam ettiğinde insanlar hayatlarını bu belirsizliğe göre düzenlemeye başlar. Gelirlerinin ne kadarının temel ihtiyaçlarına yeteceğini hesaplar, gelecek planlarını erteler, beklentilerini küçültürler. Başlangıçta geçici olduğu düşünülen koşullar, zamanla gündelik hayatın kalıcı düzenine dönüşebilir.

Benzer bir durum siyasal ve toplumsal krizler için de geçerlidir.

İnsanın her gelişmeye aynı yoğunlukta tepki vermesi mümkün değildir. Sürekli tetikte olmak, kaygılanmak, öfkelenmek sürdürülebilir bir ruh hali değildir. Bir noktadan sonra insanlar yaşananları daha az önemli buldukları için değil, hayatlarına devam edebilmek için tepkilerini sınırlamaya başlayabilir.

Ancak burada önemli bir ayrım var. Olağanüstü koşullara uyum sağlamak, o koşulları meşru bulmak anlamına gelmez.

İnsanlar hayatlarını sürdürebilmek için mevcut koşullara uyum sağlarken, bu koşullardan duydukları rahatsızlığı taşımaya devam edebilirler.

İnsanlar normalleştiği için değil, normal olmayan koşullarda yaşamayı öğrenmek zorunda kaldıkları için gündelik hayatlarına devam ederler.

Türkiye’de dindar-laik kutuplaşmasını aşmak mümkün mü?
Esra Huri Bulduk yazdı: Türkiye toplumu her şeye alıştı mı?

Her sessizlik rıza mıdır?

Toplumsal tepkileri değerlendirirken en sık yapılan hatalardan biri, görünür itirazın azalmasını toplumsal rızanın artması olarak yorumlamaktır.

Oysa insanların bir gelişme hakkında ne düşündükleriyle, bu düşüncelerini ne ölçüde ifade edebildikleri arasında önemli bir fark vardır.

İtiraz etmek yalnızca bir görüş açıklamak değildir. Bazen zaman, bazen ekonomik güvence, bazen de kişisel risk almayı gerektirir.

Geçim sıkıntısıyla mücadele eden, işini kaybetmekten endişe duyan, ailesinin geleceğini güvence altına almaya çalışan bir insanın kamusal hayata ayırabileceği enerji sınırlı olabilir. Üstelik insanların hayatlarını zorlaştıran koşullar, aynı zamanda bu koşullara karşı kolektif biçimde harekete geçmelerini de güçleştirebilir.

Peki görünür itirazın azalması, toplumsal rahatsızlığın ortadan kalktığını mı gösterir? Ya da başka bir soruyla, ifade edilemeyen veya karşılık bulamayan “rahatsızlık” nereye gider?

Siyaset bilimci ve iktisatçı Albert O. Hirschman, 1970 yılında yayımladığı “Exit, Voice, and Loyalty” adlı çalışmasında, insanların memnuniyetsizlik karşısında geliştirdikleri davranışları anlamak için önemli bir çerçeve sunuyor.

Hirschman’a göre insanlar içinde bulundukları bir kurumdan, örgütten ya da ilişkiden memnun olmadıklarında iki temel yola başvurabilirler: Seslerini yükselterek değişim talep etmek ya da mevcut ilişkiden çıkmak.

“Voice“, yani ses çıkarmak, rahatsızlığı ifade ederek mevcut koşulları değiştirmeye çalışmaktır. “Exit“, yani çıkış ise mevcut ilişkiyi terk etmektir. Üçüncü kavram olan “loyalty“, yani sadakat, insanların bu iki seçenek arasında nasıl hareket edeceklerini etkiler.

Bu yaklaşım, toplumsal sessizliğin her zaman edilgenlik anlamına gelmediğini düşünmek açısından önemli.

Çünkü insanlar seslerinin karşılık bulmadığını düşündüklerinde, mutlaka daha yüksek sesle konuşmaya başlamazlar. Bazen konuşmayı bırakır, bazen içinde bulundukları ilişkiyi değiştirir, bazen de o ilişkinin dışına çıkmanın yollarını ararlar.

Burada Hirschman’ın yaklaşımından hareketle bir başka ihtimali de düşünmek gerekiyor: Vazgeçiş.

İnsanlar bazen yalnızca mevcut koşulları değiştirme çabasından değil, bu koşulların değişebileceğine ilişkin beklentilerinden de uzaklaşabilirler. Böyle bir durumda toplumsal rahatsızlık varlığını sürdürürken, değişim talebinin görünürlüğü azalabilir.

İnsanların itiraz etmekten vazgeçmesi, itiraz edecek bir şey kalmadığı anlamına gelmez. Bazen değişimin mümkün olduğuna duyulan inancın zayıfladığını gösterir.

Ancak buradan sessizliğin bir gün mutlaka büyük bir toplumsal tepkiye dönüşeceği sonucunu da çıkaramayız. Toplumsal rahatsızlık kendiliğinden kolektif eylem üretmez. Bunun için insanların yalnızca benzer sorunlar yaşaması değil, birlikte hareket etmenin bir sonuç yaratabileceğine de inanması gerekir.

Dolayısıyla sessizlik, farklı toplumsal davranışlara dönüşebilir. Ortak bir değişim talebine, siyasal tercihlerde değişikliklere ya da kamusal hayattan daha fazla uzaklaşmaya…

Bu olasılıklardan hangisinin gerçekleşeceği, yalnızca toplumsal hoşnutsuzluğun büyüklüğüne değil, o hoşnutsuzluğun ifade edilebileceği kanalların varlığına da bağlıdır.

Siyaset sessizliği nasıl okuyor?

Bütün bu tartışma bizi Türkiye açısından önemli bir soruya getiriyor: Siyaset, toplumun sessizliğinin ne kadar farkında?

Çünkü toplumsal sessizliği doğru yorumlayabilmek için önce onu fark etmek gerekiyor. Oysa siyaset, kendi sesinin ve kendisine ulaşan seslerin yoğunluğu içinde, toplumun geniş kesimlerinin sessizliğini gözden kaçırabilir.

Siyasal aktörler çoğu zaman kendi çevrelerinden, örgütlerinden, sosyal medya etkileşimlerinden ve kendilerine ulaşan geri bildirimlerden hareketle toplumun ne düşündüğüne ilişkin bir kanaat oluşturur. Ancak bu kanallar, toplumun tamamını değil, çoğunlukla sesini duyurabilen ve siyasetle temasını sürdüren kesimleri görünür kılar.

Böylece siyaset, kendi yankı odasında giderek güçlenen sesleri toplumsal karşılık olarak değerlendirme riskini taşır. Kendi çevresinde çok şey duyarken, toplumun geniş kesimlerinin neden konuşmadığını fark etmeyebilir.

Bu durum hem iktidar hem de muhalefet açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele.

İktidar, görünür toplumsal itirazın sınırlı olmasını izlenen politikaların kabul gördüğü şeklinde yorumlayabilir.

Muhalefet ise kendi çevresindeki güçlü değişim talebini toplumun geneline yayılmış bir beklenti olarak değerlendirebilir. Ya da tam tersine, geniş kesimlerden yeterince güçlü bir ses yükselmemesini değişim arzusunun zayıflığına bağlayabilir.

İnsanlar mevcut durumdan memnun olmayabilir ama değişimin mümkün olduğuna inanmayabilir. Değişim isteyebilir ama bunu gerçekleştirebilecek bir siyasal aktör göremeyebilir.

Bu durumda sessizlik, yalnızca mevcut düzene ilişkin değil, alternatiflere ilişkin bir güvensizliğin de ifadesi olabilir.

Siyaset kendi yankı odasından çıkamadığında, toplumun sessizliğini değil, kendi sesinin yankısını duyar. Bu da toplumsal taleplerle siyasal temsil arasındaki mesafenin büyümesi riskini beraberinde getirir.

Oysa siyasal temsil, yalnızca konuşanları dinlemekle sınırlı değildir. Konuşmayanların neden sustuğunu, hangi koşullarda seslerini duyurabildiklerini ve bu sesin bir karşılığı olacağına ne ölçüde inandıklarını anlamayı da gerektirir.

Türkiye toplumunun her şeye alıştığını söylemek kolay. Daha zor olan, bu alışkanlığın ardındaki farklı toplumsal deneyimleri, beklentileri ve davranışları anlamak. Çünkü aynı sessizliğin içinde birbirinden çok farklı tutumlar bulunabilir: Kabulleniş, yorgunluk, kaygı, güvensizlik, bekleyiş ya da vazgeçiş.

Bu sessizliği doğru okumak siyasetin bütünü için önemli. Ancak değişim iddiası taşıyan muhalefet açısından mesele daha da kritik. Çünkü toplumun neye itiraz ettiğini bilmek kadar, neden itiraz etmediğini anlamak da siyasal temsilin bir parçası.

Muhalefetin asıl mahareti de; kendi sesinin yankısında kaybolmadan, toplumun sessizliğinde duyulmayanı duyabilmek ve o sessizliğin yeniden söze dönüşebileceği bir siyaset kurabilmek olacak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş