Gazeteci Cahit Mervan ile söyleşi: “Sürgünü zamana yayılmış ölüm olarak niteliyorum”

İSTANBUL (Medyascope) – Gazeteci Cahit Mervan, Cevat Düşün’e gazetecilik hayatını, sürgün yıllarını, Kürt basının tarihini ve gazeteciliğin hakikat mücadelesini anlattı.

Cahit Mervan
Cahit Mervan. | Fotoğraf: Mesut Bağcı

Prometheus, tanrıların ateşini çalıp insanlara verdiği için kayaya zincirlendi. O ateş sadece karanlığı aydınlatmıyordu; insana düşünmeyi, itiraz etmeyi ve kendi kaderini aramayı da öğretiyordu. Bedeli ağırdı, fakat ateş söndürülmedi.

Gazetecilik de kimi zaman Prometheus’un ateşini taşımaktır. Hakikatin ışığını karanlıktan alıp insanlara ulaştırmak; bunun bedelini hapisle, sürgünle, ayrılıkla ve yıllar süren yalnızlıkla ödemek…

Cahit Mervan’ın hikâyesi de bir tür bu ateşin hikâyesidir. Bir gazetecinin sadece mesleğine değil, hafızasına, diline ve hakikate tutunma mücadelesidir.

Bu söyleşide onunla gazeteciliği, sürgünü, Kürt basınının hafızasını ve geride bırakılması hiç kolay olmayan yılları konuştuk.

Çünkü insan bazen memleketinden uzak düşer, ama hakikatten uzak düşmemek için ateşi içinde taşımaya devam eder.

Kürt medyasının en önemli emekçilerinden birisiniz. Gazetecilik, televizyonculuk ve yıllar boyunca kamuoyuna taşıdığınız hikâyelerle Kürt basınında kendinize özgü bir yer edindiniz. Fakat bugün tanıdığımız Cahit Mervan’ın hikâyesi gazetecilikten çok daha önce başlıyor. Bitlis’te başlayan çocukluk, 1970’lerin politik atmosferi, Kürt yurtseverliği, 12 Eylül darbesi ve ardından gelen sürgün… Bütün bunlar sizin hayatınızda nasıl bir iz bıraktı? Cahit Mervan kimdir, nereden gelir ve gazeteciliğe uzanan hikâyesi nasıl başladı?

Cahit Mervan’ın “macerası” 10 Kasım 1959’da Bitlis’te başladı. Daha ben dünyaya gözlerimi açmadan bir ablam ve bir büyük kardeşim, o dönemlerde yaygın olan salgın hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmişti. İki kız, üç erkek kardeşin dördüncüsüyüm. Mutlu bir çocukluğum vardı.

Çocukluktan gençliğe geçiş döneminde sol-Kürt yurtseverliğiyle tanışmam hiç de zor olmadı. Ailem zaten o yıllarda Bitlis’te parmakla gösterilecek sol-Kürt yurtseveri bir aileydi. Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edildiğinde evimizde yas vardı. Bunu hâlâ hatırlıyorum.

1970’li yıllar, milyonlarca insan gibi benim de gençliğimin, politik kimliğimin ve daha sonra benim için bir hayat tarzına dönüşen gazeteciliğimin şekillendiği yıllardı. 70’li yılların ortalarına doğru Kürtlerde büyük bir hareketlilik vardı. Afrika ve Asya’da sömürgeciliğe karşı veya ulusal hakları gasp edilmiş halkların yürüttüğü büyük direnişler Kürtlerde büyük bir heyecan yaratıyordu. Birbirinden farklı “bağımsız örgütlenmeleri” savunan Kürt örgütleri ortaya çıkıyor, örgütlerin yayın organları çıkıyor, her yerde dernekler kuruluyor, yürüyüşler ve mitingler birbirini izliyordu.

1977’de liseyi bitirdiğimde artık Kürt gençlik hareketi içinde aktiftim. O yıllarda kurulan Bitlis Devrimci Halk Kültür Derneği’nde önce sayman, sonra sekreter, 12 Eylül darbesi geldiğinde ise başkandım. Aslında gazetecilik hikâyem de lise yıllarında başladı. Lisede yaptığımız duvar gazetesini teksir makinesi ve mumyalı kâğıt aracılığıyla basmak bile başlı başına heyecan vericiydi. Basılan ve dağıtılan bu okul gazetesinin ilk sayfasında ise 1976 Muradiye depreminde çaresiz bir annenin silüeti vardı.

Sonra 12 Eylül darbesi bir karabasan gibi üzerimize çöktü. Yakalanmaktan kıl payı, daha doğrusu şans eseri kurtuldum. Bir dönem “illegal” bir yaşam başladı. Ardından Ortadoğu ve Sofya Üniversitesi’nde gazetecilik bölümü derken zaman epey akıp gitmişti.

Türkiye’de gazetecilik yapmadınız. Buna rağmen gazetecilik sizin hayatınızın merkezine yerleşti. 12 Eylül sonrasında ülkeyi terk etmek zorunda kalmanız nasıl gerçekleşti? Sürgün kararınız bir tercih miydi, yoksa koşulların size dayattığı bir zorunluluk muydu?

Hayır, Türkiye’de gazetecilik yapmadım. Az önce dediğim gibi, 12 Eylül askeri darbesi benim gibi milyonlarca insanın hayatını değiştirdi. Sıradan bir derneğin yöneticileri dahi gözaltına alınıyor, ağır işkence görüyor, hatta öldürülüyordu.

Olanaklar el verdiği ölçüde ülkede illegal kaldım. Aslında bu, geniş ailemin sayesindeydi. Ancak operasyonlar öyle bir hâl aldı ki artık ülkeyi terk etmek zorundaydım. 24 Haziran 1981’de mayın ve tel örgülerle bölünmüş ülkemin Rojava bölgesine geçtim. Bunun kısa bir yolculuk olacağını düşünmüştüm. Ama şimdi neredeyse yarım asra dayandı.

Sürgün ile göç arasında önemli bir fark var. Siz kendi yaşadığınız deneyimi nasıl tanımlıyorsunuz? Sürgün, insanın ülkesinden ve geçmişinden koparılması mıdır, yoksa insanın kendi hayatıyla arasına zorla konulan uzun bir mesafe midir? Bu deneyim gazeteciliğinize ve hayata bakışınıza ne kattı?

Sürgün ile göç arasında ortak yanlar olduğu gibi ayrışan yanları da var. Göçü, bir kişinin veya topluluğun yıllarca yaşadığı mekândan başka bir mekâna gidişi olarak tanımlarsak bunu zorunlu kılan savaş, doğal afetler, ekonomik kriz, yoksulluk, rejim değişikliği gibi nedenleri sayabiliriz.

Ancak göç zorunlu olmayan nedenlerle de yaşanabilir. Burada kişi veya grup göç zamanını, gideceği yeri, dönüşü kendisi bir anlamda belirler. Veya şöyle söyleyeyim: Göç zorunlu veya isteğe bağlı olarak gerçekleşebilir.

Sürgün ise mutlak ve sürekli bir zorunluluk olarak gerçekleşir. Ve devam eder. Farklı nedenlerle göç eden insanlar için, örneğin ekonomik nedenlerle göç edenler için, dönüş serbesttir. Sürgünde olan için bu böyle değildir.

Sürgün, daha çok ait olduğunuz ülkedeki politik rejim ve koşullar sonucunda aldığınız zorunlu bir karardır. Sürgünün açtığı yara ilk başta hissedilen, algılanan bir olgu değildir. Zaman içinde fark edersiniz nasıl bir vurgun yediğinizi.

Onun için ben sürgünü “zamana yayılmış ölüm” olarak niteliyorum.

Çünkü geride bıraktığınız hayat, insanlar, çevre silikleşmeye başlar. Gelecek ise eğer bir uğraşınız yoksa ağır bir yüke dönüşür. İşte gazetecilik bu yükü büyük oranda hafifletti.

Ülkeden uzakta gazetecilik yapmak nasıl bir duygu? Ülkenin içinde olmadan ülkeyi yazmak, konuşmak ve anlatmak gazetecinin bakışını değiştiriyor mu? Sürgün, gazetecinin ülkesine bakışını daraltıyor mu, yoksa ona daha geniş bir perspektif mi kazandırıyor?

Geçmişte gazetecilik daha mı zordu, yoksa bugün hayatımızı ele geçiren dijital medya ve yapay zekâ döneminde mi daha zor, daha kolay ve yaratıcıydı diye hep düşünüyorum. Benim aktif gazeteciliğe başladığım 90’lı yılların başında gazetecilik bugünkünden daha “zordu” ama daha yaratıcıydı. Daha zevkliydi. O yıllarda ülkeden uzakta gazetecilik yapmak elbette sanıldığı gibi hiç de kolay değildi. Ama zaten Kürt basınının tarihi “sürgün gazeteciliği”yle başlar.

Unutmamak gerekir ki ilk Kürt gazetesi Kürdistan, 22 Nisan 1898’de Miqdad Midhat Bedirxan tarafından Mısır’ın başkenti Kahire’de çıkarıldı. 31 sayı çıkan bu gazete, İstanbul hükümetinin baskısı sonucu Kahire’den Cenevre’ye, Londra’ya ve Folkestone’a kadar taşınmak zorunda kaldı. İşte bizim gazeteciliğimiz aslında bunun bir devamıydı.

90’lı yılların başında Kürt gazetecilerin karşı karşıya kaldığı baskıları bir düşünün. Onlarca arkadaşımız infaz edildi. Gazete dağıtıcıları öldürüldü. Gazeteler kapatıldı. Başbakan emriyle Özgür Ülke’nin merkez binası dahi bombalandı. İşte bu koşulları bilen ve sürgünde yaşayan bir gazetecinin ruh dünyası sanıldığı gibi ülkeden çok kopuk değildir.

Ülkede olmadan orayı yazmak ve konuşmak zor olsa da avantajlı yanları da vardı. Farklı ülkelerdeki gazetecilerin deneyimlerinden yararlanmak, farklı kültürleri, yaşam tarzlarını, inançları ve etnik toplulukları tanımak size başka bir bakış açısı kazandırıyor. Örneğin dünyaya artık sadece kendi anadiliniz Kürtçe ve zorunlu olarak öğrendiğiniz Türkçe ile değil, üniversite ve sürgün hayatınızda öğrendiğiniz diğer dillerle de bakmaya, anlamaya başlıyorsunuz. Ve belki de en önemlisi, devletin baskısı ve Türk medyasının kuşatması altında değilsiniz.

Kamuoyu sizi belki de en çok Sêla Sor programıyla tanıdı. Uzun yıllar boyunca bu programı hazırladınız ve yönettiniz. Binlerce, belki on binlerce insanın yaşadığı mağduriyetleri, baskıları, şiddeti ve kişisel hikâyeleri kamuoyuna taşıdınız. Sêla Sor nasıl doğdu? Sizi böyle bir program yapmaya iten neydi?

1995 yılında ilk Kürt uydu televizyonu MED TV kurulduğunda hepimizde büyük bir heyecan yarattı. Benim bu büyük aileye katılmam Şubat 1996’da oldu. Yani televizyonculukta kesintisiz 30 yılı devirmiş oldum. Aslında ben yazılı basında hayli “becerikliydim”. O zamana kadar birçok gazete ve dergide haber, söyleşi ve analiz yazmıştım. Söyleşi yapmak ve gazete mizanpajı en sevdiğim alanlardı. Değerli arkadaşım Günay Aslan davet etti. MED TV’yi ziyarete gittim. Gidiş o gidiş. Bir haber-aktüel program yapmam gündeme geldi. Sert, vurucu ve tabii ki biraz “sıra dışı” olsun istedim. İsim de öyle çıktı. Sêla Sor isminin babası ise gazeteci arkadaşım Eyüp Burç oldu. Bugün birçok meslektaşım için basit gelebilir ama o dönemde Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Kafkaslardan bütün Avrupa’ya yayın yapan bir televizyon o kadar sıradan bir şey değildi.

İmkânlarınız çok sınırlıydı. Öyle ki günlük ihtiyaçlarınızı karşılayacak kadar bir geliriniz dahi yoktu. Görüntü bulmak, ülkede çekim yapmak son derece sıkıntılıydı. Bir de buna Türkiye’nin NATO üyesi olarak televizyon üzerinde kurduğu ağır baskıyı ekleyin. Tablo kendiliğinden ortaya çıkar. Ancak müthiş bir heyecan, özveri ve emek vardı. Hâlen bu iş bunun üzerinden gidiyor. Sêla Sor’a dönersek, program ilk başta aylıktı. Bir yıl içinde iki haftada bire, kısa zaman içinde ise haftalığa ve günlüğe dönüştü. Daha sonra ROJ TV döneminde yeniden haftalığa döndü. Program ilk başta Türkçeydi. Daha sonra dönemin ihtiyaçlarına göre Kürtçe-Türkçe yayınlandı. İlk program Almanya’daki Türk lobisine ilişkindi. İkinci program ise 1915 Ermeni Soykırımı’nı konu ediniyordu. Bu programdan dolayı, yanılmıyorsam, Sabah gazetesi şöyle bir manşet atmıştı: “MED TV Ermenilerin borazancılığını yapıyor.” Bu, Sêla Sor’un tanınması açısından bedava bir reklamdı. Şunu açıkça belirteyim: Sêla Sor’un başarısında sayısız arkadaşın emeği var. Hepsine minnettarım.

Sürgündeki gazetecinin en büyük açmazı nedir? Ülkenin dışında olmak gazeteciyi hangi noktalarda güçlendiriyor, hangi noktalarda yalnızlaştırıyor?

En büyük dezavantaj, yaptığınız işin insanlarda nasıl bir etki yarattığını veya nasıl karşılık bulduğunu tam kestirememeniz. Çünkü birebir temasınız yok. Bunu kolayca ölçme şansınız bulunmuyor. Ama bence avantajı, olaylara daha geniş bir perspektiften bakma olanağı yakalamış olmanız. Tek kaynaktan beslenmiyorsunuz. Ayrıca açıktan hissettiğiniz bir baskının olmayışı sizi daha özgür, objektif ve çok yönlü bakmaya yöneltiyor. Bu herkeste böyle midir, çok emin değilim.

Türkiye’de gazetecilerin karşılaştığı baskılar ile Avrupa’da sürgünde yaşayan bir gazeteci olarak karşılaştığınız sorunlar arasında nasıl bir fark görüyorsunuz? Avrupa’da olmak gerçekten özgür olmak anlamına geliyor mu?

Türkiye’de gazetecilerin karşılaştığı baskılar —ki 90’lı yılların başında onlarca Kürt basın emekçisi öldürüldü— Avrupa’da söz konusu değil. Ancak bu, Avrupa’da Kürt basınının zaman zaman karşı karşıya kaldığı baskıların olmadığı anlamına gelmiyor.

Örneğin MED TV stüdyoları daha 1996 yılında Belçika-Türkiye arasında yapılan gizli bir anlaşma sonucu basıldı. Onlarca çalışan gözaltına alındı. Stüdyolar yaklaşık iki ay kapalı tutuldu. MED TV’ye karşı inanılmaz bir karalama kampanyası yürütüldü. Öyle ki Türk basını mutfakta bulunan un torbalarını bile “PKK’nin eroin torbaları” diye yazacak kadar ileri gitti. Ankara, MED TV’yi ve daha sonra onu takip eden CTV, MEDYA TV, ROJ TV ve diğerlerini susturmak için büyük bir çaba sarf etti. ROJ TV’nin kapatılması için Danimarka ile yapılan NATO Genel Sekreterliği pazarlığı bu çabanın ne kadar büyük olduğunu gösteriyordu. Ama diğer taraftan MED TV ve onu takip eden televizyonların gücünü ve etkisini de gösteriyordu. O yıllarda BBC, MED TV üzerine yaptığı bir haber programında onu “uzaydan yeryüzünde Kürtler için bir devlet kuran televizyon” olarak nitelemişti. Kürtlerin ilk “göz ağrısı” MED TV’nin kirli pazarlıklar sonucu İngiltere lisans şirketi ITC tarafından iptal edilip Mart 1999’da ekranı karartılınca, 1992’de JİTEM tetikçileri tarafından vurulan, tekerlekli sandalyede yaşamını sürdüren ve Mart 2003’te Almanya’da vefat eden sevgili gazeteci arkadaşımız Burhan Karadeniz şöyle demişti: “Bugün her Kürdün evinden bir cenaze kalkıyor.”

Bu nedenle Kürt gazeteciliğine sürgünde düşen pay; var olmak, baskılara karşı mücadele etmek ve her şeye rağmen yola devam etmektir. Bunun büyük bir fedakârlık olduğunu söylemem ve altını çizmem gerekiyor.

Sürgün gazeteciliği zamanla bir tür hafıza gazeteciliğine dönüşüyor mu? Özellikle Türkiye’de ve Kürtlerin yaşadığı coğrafyada yaşananların unutulmaması açısından sürgündeki gazetecilerin nasıl bir rolü olduğunu düşünüyorsunuz?

Kürt basını açısından kesinlikle böyle. Sadece yakın tarihte yaşananları bir hafızaya dönüştürmedi. MED TV ile birlikte diyebilirim ki sadece Kürtlerin değil, yok olma tehdidi altındaki birçok halkın, dilin ve kültürün hafızasını geri getirdi. Farklı diller, kültürler ve inançlar, tarihin karanlık dehlizlerine hapsedilmek istenen varoluşsal değerlerini ilk kez bu televizyon sayesinde görünür kıldılar. Hafızayı geri çağırdılar. Ve bunun arşivini tuttular. Örneğin MED TV ile başlayan Kürt televizyonlarının biriktirdiği arşiv bir hafıza okyanusu gibidir. Kaybettirilmek istenen her şeyi orada bulabilirsiniz.

Kürt meselesini ve Kürt basınını uzun yıllardır takip eden bir gazeteci olarak, Kürt basınının Türkiye gazetecilik tarihindeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürt basını bu tarihin bir parçası mı, yoksa Türkiye’deki gazetecilik anlayışının dışında gelişmiş ayrı bir damar mı?

Bu soru birden fazla cevabı hak ediyor. Kürt basını Türkiye gazetecilik tarihinin “bir parçası” mıdır? Evet.

Ancak hangi bakımdan böyledir? Karşı karşıya kaldığı ayrımcılık, zulüm, baskı ve şiddet bakımından mı, yoksa yayın politikası açısından mı?

Doğrusu ikincisine “evet” diyemem. Kürt gazeteciliğiyle Türkiye gazeteciliği arasında —ki bu kavramları şimdi kullanırken dahi otosansür uyguluyorum— çok ama çok fark var. Düşünün, bir dönem en çok satan ve Türk medyasının amiral gemisi olarak adlandırılan, logosunda “Türkiye Türklerindir” yazan bir gazeteyle iki kelime Kürtçe yazdığı için yasaklanan bir dergi veya gazeteyi düşünün. Veya Kürt gazeteciler sokak ortasında gün aşırı infaz edilirken ses çıkarmayan, ama Musa Anter’in iki kelime Kürtçe yazısının içeriğini dahi bilmeden “ırkçılık” olarak niteleyen “usta”, “duayen” gazetecilerin nasıl bir ortak tarihleri olabilir ki?

Tabii ki olamaz.

Bu nedenle Kürt basınının gazetecilik tarihindeki yerini buradan bakarak değerlendirmek lazım.

Kürt gazeteciliği neden hiçbir zaman yalnızca gazetecilik yapma meselesi olarak kalmadı? Gazetecilik, kimlik ve siyaset arasındaki bu geçişkenlik bir tercih mi, yoksa tarihsel bir zorunluluk mu?

Bu iç içe geçiş bir zorunluluk. Dili, kimliği yasak ve asimilasyonla karşı karşıya kalan bir ulusun başka ne yapması beklenir ki? Kürtlerin kendi ülkelerinde özgürce yaşama, kendi dillerini ve kültürlerini özgürce yaşatma ve geliştirme hakkına sahip olsalardı, bu Kürt gazeteciliği açısından ciddi bir sorun olurdu. Kürt basını, diğer birçok basının aksine “yarışa” start verildikten sonra çok gerilerden başlamak zorundaydı. Türk, Alman ve Fransız basını için gazetenin hangi dilde çıkacağı veya televizyon programının hangi dilde yapılacağı ciddi bir sorun değil. Kürt basınının ise Kürt dilini var etmek, yaşatmak ve geliştirmek gibi zor bir sorumluluğu vardı. Bu hâlen bütün yıkıcılığıyla devam ediyor. Kültürel mirasınız yok edilmek isteniyor. Mesele köy, kasaba ve şehir isimleri gibi. Bir Türk, Alman, İngiliz, Arap veya Fars gazetecinin böyle bir derdi var mıdır? Yok. Ama Kürt gazetecisinin Türkleştirilen, Araplaştırılan köy, kasaba ve şehir isimlerini gün yüzüne çıkarmak, korumak ve kaybolmalarını önlemek gibi bir derdi vardır. Bunun için yüzlerce, hatta binlerce örnek verebilirim.

İkinci olarak Kürt basını ile siyaset arasındaki sınırı belirleyen şey, Kürtlerin hâlen kendi geleceklerini özgürce belirleme hakkını elde edememiş olmasıdır. Bu hak gasp edildiği sürece gazetecilikle siyaset arasındaki sınırlar geçişken olacaktır. Dahası, açık söylemek gerekirse Kürt basını bu anlamda taraftır. Kürtlerin özgürlüğünden, demokrasiden ve insan haklarından taraftır. Egemen olana karşı kamuoyundan taraftır. Zaten dünyada tarafsız gazetecilik diye bir şey yoktur. Bunun büyük bir yalan olduğunu söylemek gerekiyor.

Ama ne var?

Burada önemli olan taraf olmanıza rağmen ne kadar objektifsiniz?

Doğruyu, hakikati ne kadar anlatıyorsunuz? Manipülasyon ve dezenformasyon karşısında ne kadar sağlam duruyorsunuz? Kendinizle ırkçı ve cinsiyetçi bakış açısı arasında nasıl bir mesafe koyuyorsunuz? Ötekileştirilen herkesin yanında ne kadar yer alıyor, onun sesi, gözü ve kulağı ne kadar olabiliyorsunuz? Esas mesele bence budur.

Türkiye’de Kürt meselesine ilişkin haber yapan gazeteciler uzun yıllar boyunca baskıyla karşılaştı. Bugün bu baskıların biçim değiştirdiğini düşünüyor musunuz? Devletin gazeteciyi susturma yöntemleri değişti mi, yoksa sadece araçlar mı değişti?

Bu konuda şunu söylemem gerekiyor: Yüzünü Kürtlere vuran her Türk, Türkiyeli gazetecinin başına illaki bir bela gelir. Bu, Kürt gazetecilerin başına gelen belalar kadar büyük olmayabilir. Ama devlet bunun hep çetelesini tutar. Çünkü Kürt, Ermeni, Asuri-Süryani, Rum-Pontos gibi sorunları dile getiren, resmi ideolojiye göre onu kaşıyan herkes “tehlikelidir”. Bugün bu “tehlikeli” olma hâli daha da genişletilmiş durumda. Attığınız iki cümlelik bir tweet dahi başınıza iş açabilir. Hâlbuki 21. yüzyılın ilk çeyreği biterken bunun tam tersi olması gerekiyordu. Maalesef ne Türkiye’de ne de dünyada, birçok alanda olduğu gibi, basın özgürlüğü alanında da geriye gidiş var. Medyada ırkçı-cinsiyetçi dil ve devlet dili daha ağır. Zaten dijital medya ve yapay zekâ ile birlikte insanlar neredeyse esir alınmış durumda. Kötülük, ırkçılık, yalan, manipülasyon, dezenformasyon ve yalan haber, hakikatin, gerçeğin ve çok kültürlülüğün karşısında dikilmiş durumda.

Neredeyse hakikati söylemek suç olacak. Kürt ve benzer sorunları olan Türkiye gibi ülkelerde bu daha fazla. Bu nedenle gazeteciler üzerindeki baskı —ki bu çok yönlü bir baskı— buna orantılı bir şekilde gelişiyor.

Avrupa’da yaşayan Kürt ve Türkiyeli sürgün gazeteciler zaman içinde ortak bir gazetecilik hafızası oluşturabildi mi? Yoksa sürgünlük deneyimi bile farklı politik ve tarihsel hikâyelere mi bölünüyor?

Bence Kürt ve Türkiyeli sürgünlerin ortak bir gazetecilik hafızası oluşturduklarını düşünmüyorum. Çıkışları, varlık sebepleri, meseleleri ele alış ve aktarış biçimleri bazı alanlarda “ortaklık” gösterse de çok farklı. Hikâyeleri çok farklı.

Avrupa’da yaşamak gazetecinin ifade özgürlüğü algısını nasıl değiştiriyor? Türkiye’de normalleştirilen hangi uygulamalar, Avrupa’ya geldiğinizde size daha görünür hâle geldi?

Evet, dünyada ve hatta Avrupa’da Antonio Gramsci’ye atfedilen “Eski dünya ölüyor, yenisi doğmak için çabalıyor: Şimdi canavarlar zamanı” sözünün tarif ettiği bir dönemden geçiyoruz. Trump gibi sağ-popülist birisi dünyanın süper gücünün başında. Putin gibi diktatör Rusya’yı yönetiyor. Çin, kapitalist dışa açılımcı kapalı bir kutu. Latin Amerika’dan Hindistan’a sağ-radikal ve ırkçı partiler yükselişte. Avrupa’da ise uzun mücadeleler sonucu kazanılmış birçok hak tehlike altında. Ancak buna rağmen Avrupa’daki basın özgürlüğü, gazetecilerin özlük hakları ve kişi dokunulmazlığı hâlen yerinde. Her şeyden önce basın, iktidarların borazanı değil. Kamuoyu adına konuşmaya, söz söylemeye devam ediyor. Bu nedenle Türkiye gibi ülkelerle karşılaştırma yapmak çok zor. Şunu söyleyeyim, daha rahat anlaşılması için: Herhangi bir Avrupa ülkesinde başbakana ve devlet başkanına iki hokkalı sert eleştiri yaptığınız için içeri alınmazsınız. Yapmazsanız ayıp olur.

Yeni medya, hakikat ve gazeteciliğin geleceği

Bugün Türkiye’de sosyal medya, internet siteleri, bağımsız medya kuruluşları ve YouTube kanalları gazeteciliğin önemli bir parçası hâline geldi. Bir yandan dijital iletişim ve yapay zekâ gazeteciliğin sınırlarını değiştiriyor, diğer yandan Türkiye’de sansür, erişim engelleri, medya tekelleşmesi ve siyasal baskılar devam ediyor. Sizce geleneksel gazetecilik ile yeni medya arasındaki ilişki nereye gidiyor? Yeni medya, iktidarın kurduğu medya düzenine karşı gerçekten alternatif bir alan yaratabiliyor mu?

Bu çok önemli bir soru ve sorun. Türkiye’de bunun iki yanı var. Birincisi dünyada herkesi ilgilendiren yanı; dijital iletişim, yapay zekâ daha nelere kadirdir? Bunu ne takip edecek ve hayatımızı nasıl değiştirecek? İkincisi ise yasak, sansür ve kuşatma altındaki basın bu yeni iletişim olanaklarıyla halka nasıl ulaşacak?

İkincisi açısından bağımsız yayınlar, internet siteleri, YouTube kanalları, hatta yasaklanana kadar bir “X hesabı” dahi büyük bir işlev görüyor. Bunlar sayesinde gerçek karanlıkta kalmıyor. O devasa medya monopolüne ve trol ordularına karşı halk bence buradan nefes alıyor, soluyor. Bu çok kıymetli.

Gazetecilik ile aktivizm arasındaki sınır nerede başlamalı ve nerede bitmeli? Özellikle savaşların, siyasi çatışmaların, kadın cinayetlerinin, ırkçılığın ve toplumsal eşitsizliklerin yoğun olduğu toplumlarda gazetecinin “tarafsızlığı” mümkün müdür? Siz daha önce gazetecinin taraf olduğunu söylediniz. Peki gazeteci taraf olduğu hâlde nasıl objektif kalabilir, hakikate bağlılığını nasıl koruyabilir?

Daha önce belirttim. Gazeteci taraftır. Örneğin savaşa karşıdır. Kadın cinayetlerine karşıdır. Irkçılığa, cinsiyetçiliğe karşıdır. Bir dilin, bir kültürün yasaklanmasına karşıdır. Bu nedenle taraftır. Tarafsız gazetecilik diye bir şey yoktur.

Ancak tarafınızı belirlerken gerçeği bütün çıplaklığıyla, mümkün olduğunca aktarmanız gerekiyor. Zaten sizi iliştirilmiş gazetecilikten veya resmi gazetecilikten ayıran da budur.

Sürgündeki gazeteciler zaman zaman “ülkesinden kopmakla” suçlanıyor. Oysa sizin hikâyenizde sürgün, ülkenizden fiziksel olarak uzaklaşmak anlamına gelse de gazetecilik aracılığıyla ülkenizle, halkınızla ve yaşananlarla bağınızı sürdürmek anlamına geliyor. Sizce ülkesinden uzakta yaşayan bir gazetecinin ülkesine ve halkına karşı sorumluluğu nedir?

Bu herkes için böyle midir, bilemiyorum. Elimde bunu ölçecek bir parametre yok. Ancak Kürt gazeteciler için ülkesinden kopma diye bir şey çok zor. Hatta bırakın kopmayı, daha fazla angaje olma var. Çünkü uzaktan “takip” daha fazla bir eforu gerektiriyor.

Sizin sürgününüz neredeyse yarım asra yaklaşan bir zamana yayıldı. Dolayısıyla “geri dönmek” sizin için basitçe bir ülkeye dönmekten çok daha büyük bir anlam taşıyor. Uzun yıllar sonra ülkeye geri dönme düşüncesi sizde nasıl bir duygu yaratıyor? Gazetecilik açısından baktığınızda Türkiye’ye dönmek ile sürgünde kalmak arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?

Doğrusu, uzun sürgün yılları içinde bir “Çin işkencesine” dönüşen geri dönme işi beni çok heyecanlandırıyor diyemem. Beni heyecanlandıran şey ülkem, halkım özgür olacak mı? Bunun zamanı gelmedi mi? Bence geldi.

Şu anda silahsızlanma aşamasında olan bu süreç bununla sonuçlanmalı. Zaten bu gerçekleşirse dönme-kalma diye bir ikilem ortadan kalkacak. Gazetecilik sadece bir mekân işi değil. Geri dönseniz de sürgünde olsanız da nasıl ve ne için yaptığınızla ilgili.

Sizin hayatınızda gazetecilik, sıradan bir meslek tercihinin çok ötesine geçiyor. Bugün geriye baktığınızda sizin için bir meslekten mi, bir tutkudan mı, yoksa yaşadığınız döneme ve topluma tanıklık etme biçiminden mi ibaret? Yıllar içerisinde gazeteciliğe verdiğiniz anlam değişti mi? Bugün yeniden başlama imkânınız olsaydı yine aynı yolu seçer miydiniz?

Tabii benim için bir meslek. Ancak bundan da öteye bir tutku. Şöyle söyleyeyim; birçok meslektaşım da beni doğrulayacaktır: Gazetecilik bir kez “kanınıza girdi mi” artık iflah olmazsınız. Ya bu işi yapacaksınız ya da ömür boyu “Neden gazeteciliğe devam etmedim?” diye hayıflanacaksınız.

Yıllar içinde bu soruya verdiğim cevap hiç değişmedi. Abartısız söylüyorum, bir daha baştan başlasam aynı yoldan tekrar gelirdim.

Sürgün yıllarında geride bıraktığınız ülkeye, insanlara, sokaklara, doğaya, geçmişe ve mesleğinize baktığınızda bugün hâlâ en çok neyi özlüyorsunuz? Dijital iletişim, sosyal medya ve görüntülü görüşmeler sürgünün o eski özlem duygusunu gerçekten değiştirdi mi, yoksa insanın geçmişine, insanlarına ve toprağına duyduğu özlemin teknolojiyle aşılması mümkün olmayan bir tarafı mı var?

Bu özlemek meselesi eski dönemlerin sürgünlerine aitti. Yani dünyanın dijitalize olmadığı, ulaşımın zor olduğu dönemlere aitti. Sadece sürgünden birkaç yılda bir fotoğrafın ve bir mektubun aylar içinde gidip gelmesine mahsustu. Bence o dönem bitti. Artık dünya küçük bir köye dönüştü. Görsel iletişim bir şeyi, özleme duygusunu da kör etti. Ama bir şeyi yok edemedi: İnsanlara, doğaya ve geçmiş anılara duyduğunuz özlemi.

Gazeteciliğe başladığınız dönemden bugüne Türkiye’de çok şey değişti. Medyanın araçları, gazeteciliğin dili, teknolojisi ve haber üretme biçimleri değişti. Buna rağmen hakikate ulaşma ve hakikati halka ulaştırma mücadelesinin kimi yönleri hâlâ aynı. Bugün Türkiye’de gazetecilik yapanlara ve dünyanın farklı ülkelerinde sürgünde yaşamaya devam eden gazetecilere ayrı ayrı ne söylemek istersiniz? Sizce bugün gazeteciliğin en fazla ihtiyaç duyduğu şey nedir?

Bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, tek kelimeyle, hakikat. Bu konuda her şeye rağmen ısrarcı olmak gerekiyor.

Söyleşimizin başından beri çocukluğunuzdan gazeteciliğe girişinize, 12 Eylül’den sürgüne, Kürt basınının tarihinden MED TV ve Sêla Sor’a, gazeteciliğin baskı altında nasıl sürdürüldüğünden bugün yeni medya ve dijital iletişim çağında gazeteciliğin karşı karşıya olduğu sorunlara kadar uzanan uzun bir yolculuğu konuştuk. Fakat insanın hayatında anlatılanlardan daha fazlası daima vardır. Sizin açınızdan eksik bıraktığımız, özellikle anlatmak istediğiniz, kamuoyunun bilmesini önemli gördüğünüz ya da bugüne kadar yeterince anlatılmadığını düşündüğünüz başka bir mesele var mı? Son sözü size bırakmak isteriz.

Mutlaka hep bir şey eksik kalır. Çünkü yaşadığımız sadece kişisel bir macera değil. Söyleşi için size ve Medyascope ailesine çok teşekkürler. Başarı dileklerimle…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş