İSVİÇRE (Medyascope, Cevat Düşün) – Gazeteci Can Dündar, Cevat Düşün ile yaptığı söyleşide sürgün, mahpusluk ve otosansür deneyimlerini anlattı. Dündar, demokrasi ve özgürlük olmadan Türkiye’ye dönüşün hapishane anlamına geleceğini söyledi.

Bir gazeteci düşünün: Neredeyse yarım asırdır ülkesinin hikâyesini yazıyor; iktidarların değişimine, toplumsal kırılmalara, karanlıkta bırakılmak istenen olaylara tanıklık ediyor. Kamerasını tarihe çeviriyor, kalemiyle hakikatleri kayda geçiriyor. Sonra bir gün, uğruna mücadele etmeyi, hapis yatmayı, hatta ölmeyi göze aldığı, doğup büyüdüğü ülkesinin dışına itiliyor ve orada zorunlu olarak yaşamaya başlıyor. Geride bıraktığı ülkesinin sokakları, dostları, yarım kalmış hikâyeleri ve dönüp dönemeyeceği bilinmeyen bir memleket kalıyor ardından.
Can Dündar’ın gazetecilik serüveni, bir bakıma Türkiye’nin yakın tarihine açılan bir pencere. Yıllar boyunca haberleri, yazıları ve belgeselleriyle ülkenin siyasal hafızasına katkıda bulundu. Uğur Mumcu cinayetinden Türkiye’nin karanlıkta kalan dosyalarına, değişen iktidarlardan basın dünyasının dönüşümüne uzanan geniş bir alanda tanıklık etti. MİT TIR’ları haberinin ardından yargılandı ve hapsedildi. Cezaevinden çıktıktan sonra uğradığı silahlı saldırı, gazetecilik ile siyasal şiddet arasındaki karanlık bağı bir kez daha görünür kıldı. Ardından ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı. Bir zamanlar haberlerini yaptığı ülke, bu kez uzaktan özlediği, gelişmelerini takip ettiği ve bir gün geri dönüp dönemeyeceğini sorguladığı bir hayatın parçasına dönüştü.
Ne var ki gazetecilerin hikâyesi, yaşadıkları dönemin sınırları içinde başlamaz ve orada bitmez. Osmanlı döneminde Ali Suavi’nin Muhbir gazetesini Londra’da yayımlarken dile getirdiği, “Muhbir doğru söylemek yasak olmayan bir memleket bulur, yine çıkar” sözüyle özdeşleşen gazetecilik anlayışı, basın ile sürgün arasındaki tarihsel ilişkinin ilk örneklerinden biridir. Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın (Abdülhamid Ziyaeddin) sürgün yıllarında çıkardıkları Hürriyet gazetesi de bu tarihin parçalarındandır.
1915’te katledilen Ermeni gazeteci, yazar ve aydınlardan cumhuriyet döneminde siyasi cinayetlerle katledilen gazetecilere ve aydınlara; Hasan Fehmi, Sabahattin Ali, Abdi İpekçi, Ümit Kaftancıoğlu, Çetin Emeç, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Musa Anter, Metin Göktepe, Ahmet Taner Kışlalı ve Hrant Dink’e; 1990’larda katledilen Kürt gazetecilerden Halit Güngen, Cengiz Altun, İzzet Kezer, Mecit Akgün, Hafız Akdemir, Hüseyin Deniz, Ferhat Tepe, Kemal Kılıç, Namık Tarancı ve Nazım Babaoğlu’na uzanan bu karanlık ve hazin tarih, farklı dönemlerde susturulan seslerin, yarım bırakılan hayatların ve karanlıkta bırakılan hakikatlerin izlerini bugün hâlâ taşıyor. Bu tarih, gazetecilerin sadece katledilmesinin tarihi değil, hapsedilmesini, tehdit edilmesini, mesleğini yapamaz hâle getirilmesini ve ülkesinden uzaklaşmak zorunda bırakılmasını da içeriyor.
Bu karanlık tarih, sadece katledilenlerin ve sürgüne gönderilenlerin hikâyesi değil. Bununla birlikte gerçeği kayda geçirmeye, yaşananları unutturmamaya ve toplumun belleğini korumaya çalışanların hikâyesi. Kimi gazeteciler kalemleriyle, kimileri haberleriyle, kimileri de belgeselleri ve tanıklıklarıyla yaşadıkları dönemin kaydını tuttu. Bazılarının sesi şiddetle susturuldu; bazılarının hayatı cezaevlerinde ve sürgünlerde yok edilmek istendi. Bazılarının hikâyesi ise hâlâ hak ettiği biçimde anlatılmayı bekliyor.
İnsan ülkesinden uzaklaşabilir, fakat geride bıraktığı hayatla arasındaki bağı her zaman koparamaz. Edward Said’in sürgün üzerine düşünceleri, insanın bir yere ait olma arzusuyla o yere geri dönememe ihtimali arasındaki çelişkiyi anlamamıza yardımcı olur. Walter Benjamin’in tarih anlayışı, unutulmaya terk edilenlerin sesini yeniden duymaya ve geçmişi kazananların anlattığı hikâyenin dışından okumaya çağırır. Hannah Arendt’in hakikat ile siyasal iktidar arasındaki gerilime ilişkin düşünceleri, gazetecilerin olguları kayda geçirme sorumluluğunu hatırlatır. Albert Camus’nün başkaldırı düşüncesi ise insanın haksızlık karşısında susmayı reddetme, vicdanını koruma ve insanlık onurundan vazgeçmeme iradesini anlatır.
Prometheus’un ateşi de bu hikâyenin ortasında yanmayı sürdürür. Prometheus, ateşi tanrılardan alıp insanlara götürür ve bunun bedelini ağır biçimde öder. Gazetecinin hakikat arayışıyla bu mit arasında bir yakınlık vardır: Karanlıkta bırakılanı görünür kılmak, söylenmeyeni kayda geçirmek ve başkalarının da görebilmesi için ateşi taşımak… Bazen bu ateşi taşıyanlar ülkelerinden uzak düşer; yine de tanıklıklarını sürdürür, geride bıraktıkları toplumun hikâyesine ses vermeye devam eder.
Can Dündar’la bu söyleşide, kendi kişisel hikâyesinden yola çıkarak Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve günümüze uzanan gazetecilik tarihini; hakikat uğruna ödenen bedelleri, mahpusluğu, siyasi şiddeti ve sürgünü konuşuyoruz. Ali Suavi’den Ermeni ve Kürt gazetecilere, katledilenlerden sürgünde yaşamaya devam edenlere uzanan tarihsel çizgi içinde Can Dündar’ın tanıklığını ele alırken sürgünün insan hayatında açtığı yaraları, gazetecilik belleğini, dayanışmayı ve dönüş umudunu konuşuyoruz.

“Gazeteciliği mayın tarlasında, kan revan içinde bir deli koşu olarak görüyorum”
- Gazeteciliğe başladığınız ilk yıllarda mesleğin sizi nereye götüreceğini tahmin edebiliyor muydunuz? Genç Can Dündar’ın gazetecilikten beklentileri nelerdi? Yarım asra yaklaşan meslek hayatınızda tanıklık ettiğiniz siyasi olaylar, toplumsal dönüşümler ve ödediğiniz bedeller gazeteciliğe bakışınızı nasıl değiştirdi?
1978’de Ankara’da, Siyasal Basın Yayın’da öğrenciliğe başladım. 1979 yazında da Yankı dergisinde işe girdim. 1980 darbesinde bir yıllık gazeteciydim. Biraz basın tarihi okuduysanız, gazetecilikten bela dışında bir şey beklememeniz gerektiğini bilirsiniz. Ama o belayı göze aldıracak olağanüstü bir tatmini vardır: Elinizi yakan kor hâlinde bir haberle, mayınlı arazide yürüyüp onu karşıda bekleyen okura, izleyiciye ulaştırmanın mucizevî hazzı… Yarım asra yaklaşan meslekî ömrümde her siyasi olay, her toplumsal dönüşüm, hem elimdeki korun ısısını hem arazideki mayınların sayısını artırdı. Uğur Mumcu katledildikten bir saat sonra Karlı Sokak’taydım, ondan geriye kalanları gördüm; Ahmet Taner Kışlalı, hastaneye getirildiğinde bekleyenler arasındaydım. Hrant Dink, öldürülmeden sadece dört ay önce program konuğumdu. Bunca hazin tanıklığın ardından şimdi, gazeteciliği mayın tarlasında, kan revan içinde bir deli koşu olarak görüyorum.
- Türkiye’nin farklı iktidar dönemlerini, toplumsal kırılmalarını ve medya dünyasındaki dönüşümlerini çok uzun yıllar takip ettiniz ve her ne kadar bugün uzakta da olsanız hâlâ takip etmektesiniz. Bugünkü Türkiye’ye ve gazeteciliğe baktığınızda en büyük değişimi nerede görüyorsunuz? Gazetecilik sizin için haber aktarmanın ötesinde, hakikat karşısında sorumluluk üstlenilen bir uğraşa ne zaman dönüştü? Bir gazetecinin sorumluluğu, gördüğünü kayda geçirmekle mi sınırlıdır, yoksa ortaya çıkardığı hakikatin sonuçlarını göze almayı da içerir mi?
Zaten ikisi bir paket: Hakikati ortaya çıkarana bedel, bedava geliyor. Gazetecilik, hakikati perdelemek isteyenlerle sergilemek isteyenler arasında amansız bir muharebedir. Bu muharebede elinizdeki bilgi hem cevheriniz hem zehrinizdir. O bilgiyi manşette görmenin sizde yarattığı haz, o bilgiyi manşette görmenin iktidarda yarattığı öfke ile karşılaşır. Ve siz istemeseniz de gazetecilik, zabıt kâtipliğinden hakikat bekçiliğine dönüşür. İşinizi ciddiye alan bir gazeteciyseniz, bunu daha mesleğin başında fark edersiniz.
Dünle bugünün farkına gelince: Meslek hayatım boyunca başımızın üstünde devletin balyozunu her daim hissetsek de, Erdoğan öncesinde, bugüne kıyasla çok daha bağımsız olduğumuzu görüyorum. 80’lerde Nokta dergisindeydim; sadece kapaklarına baksanız “cüretinden” hayrete düşersiniz. 90’larda 32. Gün’deydim. Yapılan işlerin cesareti hâlâ hafızalardadır. Bedel illa ki ödeniyordu, ama yine de cesaretle gazetecilik yapılabiliyordu. Bugün bedeli, peşinen kesiyor iktidar…
“Rejim, kuruldu kurulalı demokratikleşmedi”
- Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, tek parti döneminden darbelere, 12 Mart ve 12 Eylül’den günümüze gazetecilerin baskıya uğraması, hapsedilmesi, katledilmesi ve sürgüne gönderilmesi farklı biçimlerde sürdü. Bu tarihsel çizgide ne değişti, ne değişmeden kaldı? İktidarların gazetecilerle kurduğu çatışmalı ilişkinin arkasında nasıl bir siyasal anlayış bulunuyor?
Rejim, kuruldu kurulalı demokratikleşmedi. Dönem dönem, basının ipini daha sıkı tutanlar ya da gevşetenler oldu; ama “şu ipi bırakalım artık” diyen olmadı hiç… Cumhuriyet medyasının 100 yılı, o ipi iktidarın elinden alma mücadelesiyle geçmiştir. Sanırım bugün değişen şu: Karşımızda sadece devletin baskı aygıtları ve sansürü değil, kendine gazeteci süsü verenlerin oluşturduğu devasa bir medya organizması da var. Belki de ilk kez basın özgürlüğünü, iktidara satılmış basına karşı savunuyoruz. Her daim iktidarın tetikçileri olmuştu, ama hiç bu kadar maaşa bağlanıp semirmemişlerdi.

- Ali Suavi’nin Muhbir’i Londra’da yayımlaması, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın (Abdülhamid Ziyaeddin) sürgünde Hürriyet gazetesini çıkarması, gazeteciliğin ülke sınırlarını aşan tarihsel örnekleri arasında. Ali Suavi’nin “Muhbir doğru söylemek yasak olmayan bir memleket bulur, yine çıkar” sözünü bugün nasıl okuyorsunuz? Osmanlı dönemindeki sürgün gazeteciliğiyle günümüzde ülkesinden ayrılmak zorunda kalan gazeteciler arasında nasıl bir süreklilik var? Gazetecinin hakikati söylemek için ülkesinin dışına çıkmak zorunda kalması bize ne anlatıyor?
Sürgün de Türkiye’de gazeteciliğin “doğal” kariyer basamaklarından biri… Okula gidersiniz, işe girersiniz, iyi bir gazeteciyseniz ilk savcılık çağrısını alırsınız, ifade verirsiniz, yargılanırsınız, hapse girersiniz, dayak yersiniz, kovulursunuz, sürgüne gidersiniz ve –yine de ders almazsanız– vurulup öldürülürsünüz. Sonunculara kıyasla hapistekilerin ve hele sürgündekilerin şanslı olduğu söylenebilir.
Ama şunu da eklemek isterim: “Sürgün” de bir özgürlük ülkesi değil. Her ülkenin kendi “doğru”ları var. Hele istihbarat örgütleri söz konusu ise basın özgürlüğünün nispeten daha koruma altında olduğu ülkelerde bile gazeteciliğin tehdit altında olduğuna dair pek çok örnek gördük. Julian Assange’ın başına gelenleri hatırlamak bile yeter.
- 1915’te katledilen Ermeni aydınlardan Cumhuriyet dönemindeki siyasi cinayetlere, 1990’larda katledilen Kürt gazetecilerden günümüzde sürgünde yaşayan gazetecilere uzanan tarihsel çizgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Krikor Zohrab, Diran Kelekyan, Siamanto, Taniel Varujan, Rupen Sevag ve Rupen Zartaryan ile Musa Anter, Hafız Akdemir, Ferhat Tepe, Hüseyin Deniz ve Nazım Babaoğlu’nun uğradığı şiddet arasında, farklı tarihsel koşulları göz ardı etmeden, nasıl bir ilişki kurulabilir? Uğur Mumcu, Musa Anter ve Hrant Dink’in gazetecilik mirası bugün bize ne anlatıyor? Bir toplumun katledilen ve susturulan gazetecileriyle yüzleşememesi, hakikatle ilişkisini nasıl etkiler?
Bu devletin itiraz edene, itaat etmeyene karşı, düşmanlığa varan bir antipatisi var. Osmanlı’da da böyleydi; Cumhuriyet’te de böyle… Eleştiri, hatta farklı görüş bile tehdit sayılıyor. Ve devlet mekanizması anında teyakkuza geçiyor.
Öte yandan, hakikatle sorunu olan sadece devlet de değil. Toplumda da benzer bir eğilim görüyoruz. İşine gelmeyen mesajı reddediyor. Yalana meylediyor. Yalanın, hakikat karşısında bir cazibesi var. Biz dikenlerden söz ettikçe karşımızda gülleri koklamaya mütemayil kitleler buluyoruz. Bu da normal… İnsanlar hakikatin her daim asık yüzüyle, hayatı zorlaştıran negatif etkisiyle yüzleşmektense propagandanın cazip vaatlerine inanmayı tercih edebiliyor. Hakikatin –bazen devletin aleyhine de olsa– halkın yararına olduğunu, asıl yalanın toplumsal barışı dinamitlediğini, geleceğimizi zehirlediğini, bizi fakirleştirdiğini bıkıp usanmadan anlatmamız lazım.
“Pişmanlık, bizim nesilde az rastlanan bir insanlık kusurudur”
- MİT TIR’ları haberiniz, gazetecilik hayatınızın en belirleyici dönemeçlerinden biriydi. Haberi yayımlama kararını verirken hangi mesleki ve vicdani sorumluluklardan hareket ettiniz? O günkü Can Dündar ile bugün geriye dönüp o süreci değerlendiren Can Dündar arasında nasıl bir fark var? Aynı koşullarda benzer bir haberle karşılaşsaydınız yine aynı kararı verir miydiniz?
Çok sık karşılaştığım bir soru bu… Bakmayın şimdi etkin pişmanlıktan yararlananların kalabalığına; pişmanlık, bizim nesilde az rastlanan bir insanlık kusurudur. Haberi, o dönem Yazı İşleri’ndeki meslektaşlarımın ortak kararıyla yayımladık. Tutuklanmamızdan sonra da gazetenin tüm yazarları haberin altına imza atan bir bildiri yayımladı. Bu kolektif vicdan, size iktidara karşı direnme gücü veriyor. Ortada hükümetin işlediği bir büyük suç ve o suçu gizleme çabası vardı. Dünyanın her yerinde kendisine gazeteci diyenlere düşen, örtbas edilmek istenen suçu deşifre etmek, halkı, yaklaşan tehlikeden haberdar etmektir. Bu çaba, giyotine kafa uzatmak anlamına gelse bile… Ne yazık ki günümüzde gazetecilik, ancak bu finali göze alabilenlerin yapabileceği bir mesleğe dönüştü.
- MİT TIR’ları haberinin ardından yargılandınız, hapsedildiniz, cezaevinden çıktıktan sonra adliye önünde silahlı saldırıya uğradınız ve 27 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldınız. Bu süreçler gazetecilik yapma biçiminizi, hayata bakışınızı ve güvenlik duygunuzu nasıl etkiledi? Tehdit ve baskı karşısında korkuyla nasıl bir ilişki kurdunuz? Sizce korkuyu ortadan kaldırmak mı, yoksa korkuya rağmen hareket edebilmek mi önemlidir?
Korkuyu ortadan kaldıramazsınız; hele bu kadar tehdit altındayken, bunca saldırıya uğramış gazeteci varken… O yüzden pek çok meslektaşım, “güvercin tedirginliği” içinde yaşıyor. Sabahın köründe kapısı çalındığında gelenin sütçü olmadığını biliyor, evden çıktığında köşeleri kolaçan ediyor, arabasının altına göz atıyor, motoru çalıştırdığında o patlama sesini bekliyor. Korkmamak maharet değil; maharet, her şeye rağmen korkunun üzerine gidebilmek, hakikatin ıslığını çala çala o mezarlığın yanından geçebilmek…
Gazeteci, kalemiyle mezarını kazandır. Araştırdığı konunun daha derinine indikçe, daha derine kazar kabrini… Bunu göze alamayan, hiç eline almamalı kalemi…
- Türkiye’de dava, hapis ve tehdit ihtimali gazetecileri henüz haberlerini yayımlamadan otosansüre yöneltebiliyor. Otosansür, gazetecinin kendi içinde başlayan bir suskunluk mu, yoksa iktidarın ve baskı mekanizmalarının düşünme biçimine kadar uzanan bir sonucu mu? Kendi gazetecilik hayatınızda korku, kuşku veya geri çekilme ihtimaliyle yüzleştiğiniz anlar oldu mu? Böyle koşullarda mesleki özgürlüğü korumak mümkün mü?
Michel Foucault “Hapishanenin Doğuşu” kitabında Panoptikon adlı bir dairesel yapıdan söz eder. Yapının ortasında yüksek bir gözetleme kulesi ve ışıldaklar vardır. Kuleyi çevreleyen halkada ise tutsakların kuleye bakan hücreleri bulunur. Kulenin pencereleri kapalıdır, bu nedenle hücredekiler, kuledeki nöbetçiyi göremez. Dolayısıyla gözlenip gözlenmediklerinden emin olamazlar. Zamanla gözcüye gerek kalmaz, çünkü izlenip izlenmediğinden emin olamayan tutsak, her an izleniyormuş gibi hissetmeye başlar. Artık her biri, kendisinin gözcüsü olmuştur. Ne yazık ki günümüzde otosansür, sarayında oturanın gözcülüğüne ihtiyaç hissettirmeyecek boyuta geldi. Elbette hepimiz, kurduğumuz her cümlenin, kullandığımız her kelimenin başımıza açabileceği belayı, yakınlarımıza ödetebileceği bedeli hesaplıyoruz. Bazen vazgeçiyor, bazen onu başka şekilde ifade ediyor, bazen dolu dizgin gidiyoruz. Ama unutulmamalı ki fikir özgürlüğü, tepeden bahşedilen değil, dipten mücadeleyle elde edilen bir değerdir.

- Cezaevinde geçirdiğiniz dönem, özgürlük kavramını nasıl değiştirdi? Dışarıda olmanın özgür olmakla, içeride bulunmanın da düşünsel özgürlüğü kaybetmekle aynı şey olmadığını düşündüğünüz zamanlar oldu mu? Mahpusluk, gazetecinin hakikatle ve kendi vicdanıyla kurduğu ilişkiyi nasıl dönüştürüyor?
İçerde, uzun muhasebeler yapacak kadar çok kalmadım; bu muhasebeyi, uzun yıllar(dır) yatan meslektaşlarıma bırakmam daha doğru olur. Ancak “artık içerdeyim, ‘sabah polis evi basar mı’ kaygım kalmadı. İstediğimi yazabilirim” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ne var ki, salıverilmek üzereyken hapishane koridorunda yeniden tutuklananlar, ev hapsindeyken gözaltına alınanlar, hapisteyken yeni mahkûmiyet alanlar, o düşüncemin pek de doğru olmadığını kanıtlıyor.
“Sürgüne geldiğimde ise gazete yönetimi değişmişti”
- MİT TIR’ları haberleri nedeniyle yaşadığınız yargılama, mahpusluk, silahlı saldırı, ağır hapis cezası ve sürgün sürecinde Cumhuriyet gazetesinin size karşı kurumsal sorumluluğunu yerine getirdiğini düşünüyor musunuz? Hakikatin bedelini kurumsal dayanışmayla mı, yoksa büyük ölçüde kendi başınıza mı ödemek zorunda kaldınız?
Hapisteyken Cumhuriyet, kurumsal, bireysel, örgütsel, hukuksal, her boyutta arkamda durdu. Yazarlarıyla, okuruyla, yönetimiyle destek oldu. Bir gün olsun kendimi yalnız hissetmedim. Üstelik gazete yöneticilerinin, yazarların bir kısmı benden daha ağır bedeller ödedi. Sürgüne geldiğimde ise gazete yönetimi değişmişti. O günden sonra eski gazetem tarafından neredeyse suçlu ilan edildim. Ama sadece ben değil, sonraki ihbar kampanyasında gazetenin eski yönetimi, hem cumhurbaşkanına hem bizi yargılayan mahkeme başkanına şikâyet edildi.
- Sürgün ne zaman başlar: İnsan ülkesinden ayrıldığı gün mü, yoksa kendi ülkesinde yaşamanın artık mümkün olmadığını anladığı anda mı? Sizin için sürgün fikrinin somutlaştığı dönüm noktası neydi? Türkiye’den ayrıldığınızda geride bıraktığınız hayatla aranızdaki bağ nasıl değişti?
İktidarın çizdiği fikir haritasına sığmayan, toplumun dayattığı basmakalıp yaşam tarzına ayak uydurmayan, nehrin akışının tersine kulaç atan her düşünür, her yazar, her aydın, kendi ülkesinde de fikrî bir sürgündedir aslında… “Vatan” deyince aklınıza “Emniyet” geliyorsa, elbette o aidiyeti sorgulamaya başlarsınız. Gerçeği söyleyemediğiniz, aklınızdakini yazamadığınız, fikrinizden dolayı cezalandırıldığınız yerle bağ kurmanız zorlaşır. Bir nokta gelir: Güvenli kafesimde susup oturayım mı, kafesi kırıp “dışarda” şakıyayım mı diye düşünürsünüz. Üstelik gittiğiniz yerde, daha çok fikrî akrabanızı bulabilirsiniz. O yüzden sürgün bana korktuğum kadar zarar vermedi. Bazen gitmek, hayatta kalmanın yegâne yolu hâline gelebiliyor. “Hiçbir koşulda ülkemi terk etmem” cümlesini en son Hrant’tan duymuştum. Dışarda olsa, belki yaşıyor olurdu.
- Edward Said’in sürgünü aidiyette açılan, kolay kapanmayan bir yarılma olarak ele alışından hareketle, sürgünün sizin için anlamını nasıl tarif edersiniz?
Said, 12. yüzyıl düşünürü Hugo von St. Viktor’a atıfla sürgünlüğün üç devrinden söz eder. Ben biraz kendi dilime çevirerek özetleyeceğim: İlki, “Vatanım gibisi yok” dönemidir ki, hasret yangınıyla geçer. İkincisi –ki genelde artık dönüş imkânı kalmadığını fark etmekle gelir–: “Ne olacak canım, her yer bana vatan” dönemi… Ve sonuncusu –ki en zorlusudur–: “Hiçbir yer bana vatan değil” dönemi… İşte o aşamada Adorno girer devreye: “Artık bir anavatanı olmayan aydın için yazı, yaşanacak yer hâlini alır”. Bu kadar iştahla yazmamız, biraz da “Yazı vatan”da tutunma çabası sayılabilir.
- Sürgünde yaşayan bir gazeteci açısından ülkesini uzaktan izlemek nasıl bir deneyim? Uzaklık, Türkiye’de yaşananları daha açık görmenizi mi sağlıyor, yoksa olayların içinden çekilmek başka bir eksiklik mi yaratıyor? Türkiye’yi haberleştirmeyi sürdürürken hem içerideki hem dışarıdaki hayata ait olma çelişkisini yaşadınız mı?
Elbette mesafe, gazeteciliği zorlaştırıyor. Halkın içinde değilsiniz, sokağa, haber kaynaklarına, meslektaşlarınıza uzaksınız; memlekette yasaklısınız. Medyanız, kadronuz, paranız yok. NTV’de ana haber sunduğum dönemi hatırlıyorum. Belki 100 kişilik bir haberci ordusundan besleniyorduk. Bugün düzenli ordudan, gerilla savaşına geçmiş gibiyiz. Tek başımıza, yalınkılıç bir mücadelenin içindeyiz.
Ama dışardan bakmanın avantajı da var. Ağaçları değil, ormanı görebilmek gibi, Türkiye’yi dünyadan diğer örneklerle kıyaslayabilmek gibi, daha özgür konuşabilmek gibi…
Ayrıca Türkiye’de yazılıp çizilemeyeni yazıp çizmeye çalışırken, Türkiye’yi dış dünyaya anlatmak gibi yeni bir misyon ediniyorsunuz.
- Sürgünün geride bırakılan aile, dostlar, sokaklar, dil, alışkanlıklar ve yarım kalmış hayatlarla ilgili insani ve psikolojik yükü çoğu zaman görünmez kalıyor. Yeni bir ülkede hayat kurarken Türkiye’nin gündemini takip etmek sizi nasıl etkiledi? Sürgünde iki ayrı zaman arasında, yaşadığınız ülkenin gündelik hayatıyla Türkiye’ye duyduğunuz özlem ve geri dönme ihtimali arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Sürgünde gazeteciliği sürdürmek, ülkenizle bağınızı korumanın bir yolu mu, yoksa ayrılığı sürekli yeniden hissettiren bir deneyim mi?
Aslında “Zeki Müren de bizi görecek mi” sorusundaki gibi bir durum var: Uzaktan Türkiye’de yaşananları çok yakından takip ediyoruz (belki eskisinden de yakın…). Ama Türkiye, bizim ne yaşadığımızı bilmiyor. Belki burada bir elimizin balda, diğerinin yağda olduğunu sanıyorlar. Oysa hemen hepimiz, hayatımızın en zorlu dönemini yaşıyoruz. Hayat boyu biriktirdiğimiz ne varsa (aile, dostlar, kariyer, ev, bark, kütüphane, alışkanlıklar, anılar…) hepsini geride bırakıp bu yaşta, sıfırdan en baştan başlamak çok ağır bir yük… Hele memleketten her gelenin memleketin perişanlığından, geri dönme ihtimalinin uzaklığından söz etmesi ve “siz burda iyisiniz” diye teselli etmeye çalışması, daha da yıkıcı… Sizi, soluduğunuz özgürlükten utandırıyor. Ben Silivri’de tutukluyken bazen müziği sonuna kadar açıp inadına kendi başıma dans ediyordum. Sürgüne geldiğimden beri hiç dans etmedim. Hapisteyken kendine hak gördüğün keyif, sürgünde utanacağın bir hadsizliğe dönüşüyor.
- Walter Benjamin’in tarih anlayışından hareketle, geçmişi kazananların anlatısına indirgemeden unutulmaya terk edilenlerin seslerini korumak gazetecilik açısından ne ifade ediyor? Katledilen, susturulan, hapsedilen ve sürgüne zorlanan gazetecilerin hikâyelerini kayda geçirmek bugünü anlamamıza nasıl yardımcı olabilir? Hannah Arendt’in hakikat ile siyasal iktidar arasındaki çelişki ve çatışmalar nazarından baktığımızda, iktidarın kendi anlatısıyla uyuşmayan olguları tehdit saydığı koşullarda gazetecilik, hakikatle ilişkisini nasıl koruyabilir? İnkâr, çarpıtma ve unut(tur)ma karşısında ortak bir gerçeklik zemini kurmak mümkün mü?
Almanya bu konuda çok değerli bir örnek… Nazi geçmişi, savaş dönemi ve sonrasındaki restorasyon süreci çok iyi belgelenmiş. Frankfurt’ta bir “Alman Sürgün Arşivi” var. Yolu düşenlerin görmesini tavsiye ederim. Nazi döneminde sürgüne gitmek zorunda kalan yazarların yaşamlarına ilişkin belgeler sergileniyor. Ayrıca “Deneyim ve Tanıklık” diye kalıcı bir sergi var. Bir bölümde, koltuğuna oturmuş yaşlı bir adamın, üç boyutlu dijital görüntüsü karşınıza çıkıyor. Bu, Kurt Salomon Maier… Nazi zulmünü, toplama kampını, sürgünü yaşamış bir Yahudi ailenin çocuğu… Araştırmacılar, kendisiyle haftalarca söyleşi yapıp akla gelebilecek bütün soruları sormuşlar. Sergiyi gezerken videonun karşısına geçip onun dijital imajına sorular soruyorsunuz. Yapay zekâ, daha önce verildiği cevabı, onun ağzından size sunuyor. İnanılmaz bir deneyim. Hakikatin nasıl kayda geçirildiğini ve nasıl yaratıcı bir şekilde yeni kuşaklara nakledilebildiğini orada gördüm. İktidarın teknoloji devlerinin aynasında çarpıttığı anlatıyla baş edebilmek ve hakikati doğru nakledebilmek için bu tür yaratıcı yollar bulmamız gerekiyor.
- Albert Camus’nün başkaldırı düşüncesinde, haksızlık karşısında “hayır” demek insan onurunu ve başkalarıyla kurulan ortaklığı savunmaktır. Gazeteciliği böyle bir başkaldırı biçimi olarak değerlendirmek mümkün mü? Hakikati dile getirmek, mevcut güç ilişkilerine karşı bir itiraz taşıyabilir mi? Gazetecinin başkaldırısı nerede başlar; susmayı reddetmek, konuşmaya devam etmek ve kendi hayatını korumak için geri çekilmek arasındaki sınır nasıl çizilir?
Aslında yaptığımız iş çok basit: Bir trafik kazası görüyorsunuz, olay yerinin resmini çekip kazanın detaylarını anlatıyorsunuz. Ölenlerin, yaralananların adlarını veriyorsunuz. Bu hakikati yazmak, neden başınıza bela açsın ki? Ama açıyor: Çünkü arabanın arka koltuğunda, dünyaca aranan bir katille sevgilisi oturuyor; onların şoförlüğünü bir emniyet müdürü yapıyor, yan koltukta ise bir milletvekili bulunuyor. Oradan itibaren sizin o basit kaza haberiniz, ülkeyi temelinden sarsacak tehlikeli bir el bombasına dönüşüyor. İktidar, derhâl haberin duyulmasını engellemek için baskıya başlıyor. Ve siz, hükümetin gizleme çabasına karşı, halkın haber alma hakkını savunmak zorunda kalıyorsunuz. Bu, bir başkaldırı değil aslında; “zoraki kahramanlık”a dönüşen bir meslekî refleks… Kimsenin kahraman olmak, hapis yatmak, kendini vurdurmak gibi bir amacı olduğunu sanmıyorum; ama işini hakkıyla yapmaya kararlı her gazeteci, o haberin gizlenmesine itiraz eder, susmayı reddeder. Haberi savunmaya dönük bu refleks ister istemez bir anda karanlığa karşı bir başkaldırıya ve hayatınızı tehdit eden bir riske dönüşüyor. Onu da bazıları göze alıyor, bazıları vazgeçiyor.
- Sürgünde gazetecilik, ülke dışında yaşarken haber kaynaklarına erişimi, mesleki ilişkileri ve toplumsal etkiyi yeniden kurmayı gerektiriyor. Dijital iletişim araçlarına rağmen ekonomik güvencesizlik, yalnızlık, dil ve kültür farklılıkları da önemli sorunlar yaratıyor. Sürgündeki gazeteci, ülkesindeki okurla bağını nasıl koruyabilir? Gazetecilerin dayanışması, medya kuruluşlarının desteği ve uluslararası basın özgürlüğü örgütlerinin sorumluluğu ne olmalı? Daha kalıcı bir sürgün gazeteciler dayanışma ağı kurulabilir mi?
En çok zorlandığımız konu bu… #ÖZGÜRÜZ’ü ilk kurduğumuzda bir tanıtım videosu hazırlamıştık. Stüdyoya girip “Orda kimse var mı” diye bağırmıştım. Bu kaydın ardına, ürkekçe “Buradayız” diye fısıldayan sesler koymuştuk. Gerçekten de öyle oldu; insanlar başta fısıltıyla, giderek çoğalarak ve seslerini yükselterek destek oldular. Ancak bir tweet beğenmenin bile suç kabul edildiği ülkede, başına para ödülü konmuş bir gazetecinin, engellenmiş kanalından ses vermesi çok zor. Lunaparklarda köstebek avlama oyunu vardır: Bir delikten çıkan köstebeğe balyozla vurursunuz, o, başka bir delikten kafasını uzatır. İktidarla oynadığımız kedi-fare oyunu buna benziyor. Bir kanalımız yasaklanınca bir diğerinden ses vermeye, bulabildiğimiz her yolla mesajımızı iletmeye çabalıyoruz. Eğlenceli görünebilir, ama aslında çok yorucu… Ve ne yazık ki –bir hayli çabalamamıza rağmen– kalıcı bir dayanışma ağı kuramadık. Hâlâ herkes kendi köyündeki yangını görüyor. Yangın, bütün köyleri sardığı hâlde…
- Almanya’da Sırrı Süreyya Önder’le görüştüğünüz ve onun size “Güzel şeyler olacak, döneceksiniz” dediği görüşme sizin için ne ifade ediyor? O sözleri duyduğunuzda ne hissettiniz; aradan geçen zaman içinde dönüş umudunuz nasıl değişti? Türkiye’de barış, demokratikleşme ve eşit yurttaşlık açısından hangi hukuki ve siyasi koşullar sağlanırsa sürgündeki gazeteciler güvenli biçimde dönebilir? Dönüş, ülkeye giriş yapabilmekten ibaret midir, yoksa mesleğini özgürce sürdürmeyi, hukuki güvenceleri ve geçmişte yaşananlarla yüzleşmeyi de kapsamalı mıdır?
Aslında Sırrı da bunu söylediğinde çok temkinliydi: “Hapistekine, sürgündekine umut verme”nin ne kadar riskli olduğunu çok iyi biliyordu. O yüzden, cümleyi kurarken, “Bu sürecin sonunda ya sizler döneceksiniz ya da biz buralara geleceğiz” demişti.
Türkiye’de zaten umut yorgunuyduk. Burada umuttan bitap hâle geldik. O yüzden biraz umut doğunca öyle hemen üstüne üşüşmüyoruz artık. Sorunuzun içinde cevabı var: Demokrasi ve özgürlük olmadan dönülecek yer, ülke değil, hapishane olur ancak…
- Yarım asra yaklaşan gazetecilik hayatınızın ardından, gelecek kuşaklara ne aktarılmasını istersiniz? Bir ülke gazetecilerini kaybettiğinde insanlarını mı, yoksa kendi belleğini, kendisini eleştirme imkânını ve hakikatle yüzleşme gücünü de mi kaybeder?
Uğur Mumcu’nun cenazesinde oradaydım. Yüz binlerce ağızdan “Uğurlar ölmez” diye bağırdık. Sonunda gördük ki pekâlâ ölüyorlar. “Bir gider, bin geliriz” desek de görüyoruz ki bir yenisi bile zor yetişiyor. Hrant’ın boşluğu doldurulabildi mi?
Her kırılan kalem, yazılacak satırları peşinen siliyor. Her tutuklanan gazeteci, konuşabilecek dilleri susturuyor. Her kapatılan televizyon, gözlere mil çekiyor. Her engellenen site, hakikati duymamızı engelliyor. Sansürlenen her yazı, belleğimizden bir bölümü silip bizi bir demans hastasına dönüştürüyor.
Farkında mıyız: Kıskaç daraldıkça, konuşamayan, göremeyen, duyamayan engelliler hâline geliyoruz. Ağır çekimde felç oluyoruz. Yeniden konuşmak, yazmak, duymak, görmek, hatırlamak istiyorsanız, yazara, gazeteciye, gazeteye, televizyona, siteye sahip çıkmak zorundasınız. Ancak böyle, toplumsal demansın, engelli yaşamın ve ağır çekimde ölümün önüne geçebiliriz.








