İSTANBUL (Medyascope) – Heval Arslan, çocuk yaşta ailesiyle Fransa’ya göç etti; 20 yılı aşkın süredir sürgünde gazetecilik yapıyor. Kürt kimliği, memleket özlemi ve mesleki deneyiminden yola çıkarak sürgünde gazeteciliğin zorluklarını, Kürt basınının dönüşümünü, kadın gazetecilerin dayanışmasını ve halkların kolektif haklarını anlattı. Arslan, gazeteciliğin siyasi görüş ayrılıklarının ötesinde basın ve ifade özgürlüğü etrafında ortaklaşmayı gerektirdiğini vurguladı.

Heval Arslan, çocuk yaşta ailesiyle birlikte Fransa’ya göç etti. Kürt kimliğini, kültürünü ve memleketiyle bağını koruyarak büyüdü; gazetecilik mesleğini ise 20 yılı aşkın süredir sürgünde sürdürüyor. Roj TV’den Med Nûçe’ye, Medya Haber TV’ye uzanan mesleki deneyimi boyunca Kürt basınının dönüşümüne, teknolojinin habercilik üzerindeki etkilerine ve sürgünde gazeteciliğin imkânlarıyla sınırlarına tanıklık etti. Kadın gazetecilerin mesleki dayanışmasından halkların kolektif haklarına, yurttaşlık ve kimlik tartışmalarından Avrupa’nın insan hakları konusundaki çelişkilerine kadar pek çok mesele üzerine düşünüyor.
Heval Arslan anlatısında, sürgünün yalnızca coğrafi bir uzaklık olmadığını; insanın kökleriyle, diliyle, kimliğiyle ve ait olduğu toplumla kurduğu ilişkinin de bir sınavı olduğunu gösteriyor. Ona göre gazetecilik, siyasi görüş ayrılıklarının ötesinde, hakikate erişim ve toplumun haber alma hakkı etrafında ortaklaşmayı gerektiren bir sorumluluk. Fakat olayları uzaktan izlemek, kimi gerçekleri anlamayı kolaylaştırırken sahadaki deneyimi doğrudan yaşamanın ve tanıklık etmenin yerini tutamıyor.
Heval Arslan’la çocukluk yıllarından gazeteciliğe, Kürt basınının sürgündeki tarihinden kadın gazetecilerin dayanışmasına, yurtsuzluk ve yurttaşlık kavramlarından halkların kolektif haklarına uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik. Sürgünün insanın kimliğinde bıraktığı izleri, gazeteciliğin sınırlarını ve bütün engellere rağmen hakikate tanıklık etmenin anlamını konuştuk.
“Ülkeme 41 yıl içinde sadece üç kere gidebildim”
Heval Arslan, sürgün hayatınız çocuk yaşta, ailenizle birlikte Fransa’ya gitmenizle başladı. Fransa’da büyüdünüz, eğitim aldınız ve mesleki hayatınızı Fransa’da tamamladınız. Çocukluk yıllarınızdan bugüne uzanan bu deneyim, kimliğinizi ve memleketle ilişkinizi nasıl şekillendirdi?
Heval Arslan: Evet, 1985’te 8 yaşındayken ailemle birlikte Fransa’ya geldim. Babam ise 1980 yılının ilk aylarında siyasi nedenlerden dolayı buraya gelmişti. Geldiğimiz yıllarda, çok sayıda olmasa da belirli sayıda Kürt aile vardı yaşadığımız bölgede. İnsanlar daha yeni yeni ailelerini Fransa’ya getiriyordu. O zaman tabii, yabancı bir ülke, dilini bilmiyorsun, kendi toplumundan uzak, başka bir toplumla yaşamaya başlıyorsun. Ondan dolayı var olan diğer Kürt ailelerle çok yakın olduk, hâlâ görüşüyoruz. Çocuk olunca ciddi bir adaptasyon sorunu yaşamıyor insan. Belki ilk aylar dili bilmemekten dolayı insan zorlanıyor biraz ama ben 6 ay içinde artık gayet akıcı Fransızca öğrenmiştim. Bir de şimdi nasıl, bilemiyorum, sanırım hatta biraz sorunlu, ama o zaman hem öğretmenler hem de öğrenciler çok yardımcı oluyordu. Hemen birileri arkadaşın oluyor.
Ben çok politik bir ortamda doğdum ve büyüdüm. O nedenle, her ne kadar okul hayatımda tamamen Fransız eğitim sistemiyle iç içe olmuş olsam da ailemde, evimizde, çevremizde kendi kültürümüzle, kendi dilimizle büyüdük. Bir de politik bir ailenin çocuğu olmak insanı farklılaştırıyor, ayrışmalarında, tercihlerinde çok belirgin oluyor. Benim için öyle oldu. Ülkeye çok gidip gelemedik. Ben 41 yıl içinde sadece üç kere gidebildim, o da çok uzun aralıklarla. En son 2015’te gidebilmiştim. Ben, her insanın kendi kökleri üzerine yeşerir sözüne çok inanan ve bunu hisseden biriyim. Bu nedenle köklerim olarak gördüğüm ülkemin, topraklarımın ve en çok da köyümün özlemiyle büyüdüm. Büyük bir koparılmışlık hissi benimkisi, onun verdiği eksiklik ve özlem.
Yani ben her zaman ve herkese Kürt olduğumu açık bir şekilde ifade etmişimdir. Aleviyim aynı zamanda. Bu konuda yurt dışında Alevi inancına dönük buluşma merkezleri çok yeni olduğu için biz Reya Heq (Hak yolu) inancındaki toplumlarda inancı aktarma noktasında ciddi eksiklikler yaşıyoruz. Bu nedenle kendi inancımı çok sınırlı bir şekilde, daha sonra okuduklarım üzerinden bilirim.
Fransa’da uzun yıllar yaşamanıza rağmen vatandaşlık alamadığınız, sanırım yakın geçmişte de Türkiye Cumhuriyeti konsolosluğunda pasaportunuzun yenilenmediği haberleştirildi. Bir ülkede hayat kurmuş olmakla o ülkenin yurttaşı olarak kabul edilmek arasındaki mesafeyi bizzat yaşadınız. Bu durum, aidiyet ve yurttaşlık kavramlarına bakışınızı nasıl etkiledi?
Heval Arslan: Belki Kürt olduğumdan kaynaklı, benim vatandaşlıkla bağım sadece bir kimlikten ibaret. Ait olduğum ya da ait olma hissim daha çok toprakla olan bağımdır; kendi köyümle, benimle aynı dili konuşan, aynı acıları ve aynı sevinçleri paylaşan insanlarla kurduğum bağdır. Ben kendimi Güney Kürdistan’a gittiğimde de oraya ait hissediyorum. İnsanlarla sokakta rahatça konuşup paylaşabilirim, kendimi kendi ülkemde hissediyorum. Vatandaşlık kavramı belki biraz soyut kalıyor benim için. Ama şu an pasaportum yok, seyahat edemiyorum; bu bir sorun. Fransız vatandaşı olsam da yine Kürdüm, şimdi Türkiye vatandaşıyım, yine Kürdüm.

“Herkes bir haber kaynağı olabilir”
Roj TV, Med Nûçe ve Medya Haber TV’de 2003’ten itibaren gazetecilik yaptınız. Kürt basınında yirmi yılı aşan mesleki deneyiminizi düşündüğünüzde, gazeteciliğe başladığınız dönemle bugünü birbirinden ayıran temel değişimler neler? Bu süreçte Kürt medyasının imkânları ve karşılaştığı engeller nasıl değişti?
Heval Arslan: Ben Fransa’da basın-yayın-iletişim okudum. Ancak bir üniversite diploması tabii ki yetersiz kalıyor. Bir de ilk başladığımda Türkçem zayıftı. Kürtçeyi çok iyi konuşuyordum ama yazma konusunda eksikliklerim vardı. Aslında konuştuğum, yazdığım ve okuduğum tek dil Fransızcaydı. Biraz yeni tanıdığım bir dille gazetecilik yapmak ilk başta zor gelmişti.
İlk başta Roj TV’nin dünya servisinde çalıştım. Hatırlıyorum, Sri Lanka’da Tamil halkına yönelik katliamı baştan sona kadar ben takip etmiştim. Fransızca ve orta düzeyde İngilizce bilgim çok işime yaramıştı. Bugün, 20 yıl sonra, bir haber merkezinin baştan sona nasıl çalıştığına, gündemin nasıl belirlendiğine, iş dağılımının nasıl yapılması gerektiğine, haber yazımından editoryaya, hatta yayına kadar bütün sürecin nasıl işlediğine hâkimim. Şimdi, 20 yılda teknik olarak çok şey değişti. Dijitalleşme bence işimizi kolaylaştırdı. Önce kasetlerle çalışıyor, yayına o kasetler veriliyordu. Şimdi ise her şey masamızda, bilgisayarımızda. Görüntüye ve habere erişmek çok daha rahat. Teknik olarak bunu söyleyebilirim. Ama şunu da eklemek isterim: Roj TV döneminde hem Kürtçe hem de Türkçe yayın yapıyorduk. İmkânların kısıtlı olmasına rağmen, tek Kürtçe yayın organı olması itibarıyla farklıydı. Şimdi çok sayıda Kürtçe yayın yapan televizyon ya da Kürt halkının sesi olmaya çalışan yayın organı var.
Gazetecilik faaliyetinizin önemli bir bölümü ülkenizin dışında geçti. Sürgünde gazetecilik yapmanın haber kaynaklarına erişim, sahadan bilgi toplama ve gelişmeleri doğrulama bakımından yarattığı güçlükler neler? Uzaktan haber üretmek, gazetecinin olayları değerlendirme biçimini nasıl etkiliyor?
Heval Arslan: Gazeteciliğe ülke dışında başladım ve ülke dışında devam ediyorum. Tabii, ülke dışında haber kaynaklarına erişim bizim için daha kısıtlı. Hatta doğrudan erişimimiz yok denecek kadar az. Oradaki farklı ajanslar üzerinden haberlere ulaşıyoruz. Bu da bir handikap. Medya Haber TV gibi bir haber kanalının haberin kaynağına erişmesi konusunda ciddi bir sorun. Ama şimdi şöyle bir avantaj da var: Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte herkes bir haber kaynağı olabilir. Bir olay oluyor, tanıklar cep telefonlarıyla çekim yapıp anında herhangi bir sosyal medya platformunda yayınlayabiliyor. Burada da bilgiyi teyit etme sorunu olabiliyor. Haberciliğimizin bir bölümü Avrupa’dan ya da Kürdistan’ın diğer bölgelerinden yapılıyor.
Burada kendi haber kaynaklarımız, kendi gazetecilerimiz ve muhabirlerimiz var. Şöyle olumlu bir durum da var: Kürt basını olarak birbirimizi kaynak olarak almak ya da birbirimize bilgi aktardığımız durumlar da oluyor. Örneğin, İran ve Doğu Kürdistan’daki gelişmeleri oradaki haber kaynaklarından alma şansımız oluyor. Ama tabii ki yine de yerinde haber üretmek gibi olmuyor. Şimdi bağımlılık ve toplumsal yozlaşma bizim önemli gündemlerimizden biri. Bu durumu ajanslar üzerinden daha çok ele alıyoruz. Tabii, yerelden canlı bağlantılar da yapıyoruz ama kendimiz orada olsak, haberin araştırmasını ve saha çalışmasını kendimiz yapsak çok daha etkili bir yayıncılık olur.
“Kürt basını sürgünde doğdu”
Kürt basınının tarihinde sürgün, sadece gazetecilerin kişisel yaşamlarını değil, yayınların yapıldığı yerleri ve okurlarla kurulan ilişkileri de belirledi. Sizce sürgünde gazetecilik, Kürt basını açısından geçici bir zorunluluk olmaktan çıkıp kalıcı bir yapıya mı dönüştü? Bu durumun editoryal bağımsızlık ve mesleğin geleceği üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Heval Arslan: Kürt basını sürgünde doğmuş, sizin de bildiğiniz üzere Kürdistan gazetesi 22 Nisan 1898’de Mısır’da yayın hayatına başladı. Daha sonra 1995’te Med TV, ilk Kürt televizyonu olarak Avrupa’da yayın hayatına başladı ve hâlâ hayatının büyük bölümünü sürgünde sürdürüyor. Ülke dışında Kürt basınının ciddi bir kurumsallaşması, bir altyapısı var. Sürgünde yayıncılık, özellikle televizyonculuk açısından 30 yılı geride bıraktı. Bu süreye bakıldığında, sorduğunuz soruya karşılık, kalıcı bir yapıya dönüştü diyebiliriz. Şimdi korona salgınıyla birlikte dünyada yayıncılık açısından bir değişim yaşandı. Stüdyo dışında artık birçok kurum uzaktan çalışma yöntemine geçiş yapıyor. Yani işlerin bir bölümü artık farklı mekânlarda yapılabiliyor. Evet, sürgünde olmak doğrudan habere erişmek noktasında ciddi bir handikap ama farklı coğrafyalarda olmak artık kısmen de olsa bir handikap olmaktan çıkıyor. Editoryal bağımsızlık konusunda, nerede olursa olsun, bir yayın organının editoryal sorumluları vardır. Yayın politikasının belirlenmesinde bulunduğumuz yerin çok bir etkisi olduğunu düşünmüyorum.
“Cinsiyetçiliğin en yaygın olduğu mesleklerden biri gazetecilik”
RO-JIN Kürt Kadın Gazeteciler Derneği’nin kurucu ve yönetim kurulu üyeleri arasında yer aldınız. Kadın gazetecilerin mesleki hayatta karşılaştıkları sorunlarla sürgünde yaşadıkları güçlükler hangi noktalarda kesişiyor? Kadın gazetecilerin deneyimlerini görünür kılmak ve mesleki dayanışmayı güçlendirmek için hangi yapısal adımlara ihtiyaç var?
Heval Arslan: Dünyada cinsiyetçiliğin en yaygın olduğu mesleki alanlardan biri gazetecilik. 2025 yılında yapılan bir araştırmaya göre 12 ülkede 240 yayın organının editoryal karar alma mekanizmalarının sadece yüzde 27’sinde kadınlar var. Kadınlar ekran yüzü, haberin peşinden koşan, hazırlayan, kurgusunu yapan, seslendirmeyi yapan yine kadınlar ama karar alma konusunda kadınların oranı oldukça düşük. Bir de genel olarak kadınlar daha düşük maaş alıyor, bu Avrupa’da da öyle. Bir de iş içinde cinsiyetçi yaklaşımlar var; kadının düşüncelerini, iradesini ikincil gören yaklaşımlar oldukça yaygın. Tabii, sürgünde yaşamak bu durumu katmerleştiriyor. Belki benim için bu durum çok geçerli değil çünkü ben burayı da bir sürgün olarak görmüyorum, toplumunu tanıyorum, dilini biliyorum.
Ama birlikte çalıştığım ve gerçekten gazetecilik yaptıkları için ailelerini, evlerini, ülkelerini terk etmek zorunda kalan ve hiç tanımadıkları bir ülkeye yerleşmek zorunda kalan kadın çalışma arkadaşlarım var. Onların yaşadıkları zorlukları gözlemleyebiliyorum. Burada ağırlıklı olarak masa başında çalışıyoruz, oysa onların çoğu sahadan gelmiş, haberin peşinden koşmuş insanlar. Şu önemli: Deneyimleri paylaşmak, birikimleri genç gazetecilere aktarmak, özellikle kadınların kendilerini geliştirmeleri için alan açmak, ROJİN’in temel görevlerinden biri. Bunun için ortaklaşacağımız mekânlara, buluşmalara ihtiyaç var. Şimdiye kadar yapılmadı ama belki önümüzdeki süreçte yapılması gereken çalışmalardan biri de farklı basın-yayın organlarının farklı çalışmalarında yer alan kadın gazetecileri, yaşadıkları sorunları tartışmak ve çözüm aramak için bir araya getirmek olabilir. Bir konferans, bir çalıştay olabilir.

“Göçmenlerin kimlik arayışı da eylemlerin nedenlerinden biri”
Edward Said’in sürgünlük üzerine düşünceleri, insanın yaşadığı yerle kurduğu bağın kimlik ve aidiyet üzerindeki etkisini tartışmaya açıyor. Sizin hayatınızda Fransa’da yaşamak, Kürt kimliğiniz ve memleketle ilişkiniz nasıl bir dönüşüm geçirdi? Yıllar içinde sürgünlük deneyiminiz, Türkiye’ye ve Kürt toplumuna bakışınızı değiştirdi mi?
Heval Arslan: Açık söylemek gerekiyorsa Türkiye’yi ve Kürt toplumunu sadece tarihsel bilgiler, okumalar, haberlerden edindiğim izlenimler ve son yıllarda Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan insanlar üzerinden biliyorum. Bu da ne kadar yeterli bir bilgi, bilemiyorum. Ama şunu da söylemek isterim: Göç ettiğinizde mültecilik yaşamı insanda kendini koruma refleksini de geliştiriyor. Bir nevi yok olmama, bu “yabancı” kültür ve sistem içinde erimemek için yan yana durma ihtiyacı doğuyor. Türkiye ve Kürdistanlılar genelde bazı şehirlerde daha çok, bazı mahallelerde iç içe yaşamayı tercih ediyorlar.
Bu durumda aslında hem geldiğin yerin her zaman bilincinde oluyorsun hem de içinde büyüdüğün kültürün etkisine giriyorsun. Karışık, bir nevi “hibrit” bir kimlik ortaya çıkıyor. Fransa’daki eylemler çokça konuşuluyor. Aslında bunun kökeni de biraz buradan geliyor: 60-70 yıldır Fransa’ya göç etmiş ama ne Fransız olabilmiş ne de geldikleri ülkenin kimliğini ve kültürünü tümüyle yaşayabilmiş insanların çocuklarının bir kimlik arayışı da eylemlerin nedenlerinden biri. Tabii ki sadece bu değil ama ben bu durumun da etkili olduğunu düşünüyorum.
“Avrupa’da da hak ve özgürlüklerin uygulanması konusunda bir gerileme görüyorum”
Avrupa’nın insan hakları ve ifade özgürlüğü konusundaki yaklaşımı ile uygulamaları arasında nasıl bir ilişki ve çelişki olduğunu düşünüyorsunuz?
Heval Arslan: Şimdi Avrupa kendisini hak ve özgürlüklerin kıtası olarak görüyor, tüm dünya da böyle tanıyor. Uzun süredir burada yaşayan biri olarak bence Avrupa’da da hak ve özgürlüklerin uygulanması konusunda bir gerileme görüyorum. Artık insanların oturum izinlerinin iptal edilmesi yaygınlaşmaya başladı. 2001’deki 11 Eylül saldırıları bu noktada bence bir dönüm noktası oldu. Bu saldırılar gerekçe yapılarak askerler sokaklara, kamu alanlarına indi ve hâlâ en ufak toplumsal olayda askerleri silahlarıyla tren istasyonlarında ve farklı kamu alanlarında görmek mümkün. İşte Fransa’daki eylemlerde polisin orantısız güç kullanımı sonucu yüzlerce eylemci yaralandı, bazıları gözlerini kaybetti. Ayrıca gözaltı sırasında çıplak arama gibi insan onuruyla bağdaşmayan uygulamalar da oldukça yaygın. Yasalarda bir eşitlik var ama pratikte, özellikle de fırsat eşitliği konusunda, Avrupa ülkeleri henüz istenilen oranda değil. Şimdi biz Kürtler Avrupa’da 4-5 nesildir göçmeniz. Bu durum yavaş yavaş değişiyor ama yeni gelenler için daha zor olduğunu düşünüyorum.
“Onlar bir ulus, biz bir halkız”
Nisan 2026’da yayımlanan bir haberde, Belçika’da Kürt gazetecilerin karşılaştığı baskılar aktarılırken “Onlar bir ulus, biz bir halkız” sözünüze de yer verildi. Bu ifadeyle neyi vurgulamak istediniz? Ulus, halk ve devlet kavramları arasındaki ayrım, Kürtlerin siyasi statüsü ve kolektif hakları tartışılırken neden önem taşıyor?
Heval Arslan: Burada vurgulamak istediğim, genel olarak mevcut ulus-devletçi sistemlerde halkların hiçbir kolektif hakkının tanınmaması. Ben bir Kürt olarak bu haksızlığı çok derinden yaşadım. Az önce siz Avrupa ülkelerindeki özgürlük ve haklara ilişkin bir soru sordunuz. Burada okullarda çocuklara herkesin haklar ve özgürlükler konusunda eşit olduğu öğretiliyor. Halkların, bir halk olmaktan doğan, ister devletleri olsun ister olmasın, kültürel ve kolektif hakları olduğu söyleniyor. Halkların kendi kaderini tayin hakkı olduğu söyleniyor ama Kürt toplumu bu haklardan faydalanamıyor. Bu durum, Kuzey Afrika’da yaşayan ve ülkeleri biz Kürtler gibi bölünmüş olan Amazigh halkı için de geçerli. Tüm bunlar bir demokrasi sorunu. Bugün Kürtlerin statüsünün ve haklarının tartışılması da özünde bir demokrasi tartışması. Tüm halklar kendi onuruyla yaşama hakkına sahiptir. Doğal olanı da bu olmalı. Asıl sorun, bir halk olmaktan doğan haklarınız için mücadele etmek zorunda kalmak.
Hannah Arendt’in yurtsuzluk üzerine çalışmaları, bir insanın yalnızca haklara sahip olmasının değil, bu hakları güvence altına alan bir siyasi topluluğun parçası olmasının da önemini ortaya koyuyor. Sizin yaşadığınız vatandaşlık, pasaport ve oturum sorunları bu açıdan nasıl okunmalı? Hukuki statü ile kişinin kendisini güvende hissetmesi arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Heval Arslan: İçinde bulunduğumuz dünya düzeni zaten tersini mümkün kılmıyor. Eğer vatansızsanız, ki normalde uluslararası hukuk vatansız halkların haklarını da güvence altına alıyor, yurtsuzsanız ya da vatandaşlığınızı kanıtlayan ve belgeleyen resmî bir kimliğiniz veya pasaportunuz yoksa aslında tüm haklarınız da yok sayılıyor. Ben geçmiş süreçte vatansız insanlar tanıdım. Romanlar, 18 yaşında bir genç kadındı; İtalya’da doğmuş, Fransa’da büyümüş, kimliği olmadığı için Belçika’da tutuklanmış. Kimliği olmadığı için hiç okula gitmemiş ve geri gönderileceği ülke, yani vatandaşı olduğu bir ülke olmadığı için aylarca geri gönderme merkezinde tutulan ve özgürlükleri ellerinden alınan insanlar var. İnsanın kendini güvende hissetmesi için değil de özgürlüklerinin kısıtlanmaması için maalesef kimliğiniz ve pasaportunuz olmalı.
Ama benim durumum farklı çünkü ben Türkiye vatandaşıyım ve Avrupa’da aslında oturma iznim var. Hakkımda Türkiye’de soruşturmalar olduğu için pasaportum uzatılmıyor. Bu nedenle idari bir ayrımcılıkla karşı karşıyayım. Bu da bir insan hakkı ihlali ve bu durumdan kaynaklı özellikle seyahat etme ve mesleğimi özgürce icra etme konusunda kısıtlamalar yaşıyorum. Örneğin, ben Süleymaniye’ye gerillanın silah yakma törenini takip etmek isterdim. Tarihî bir an; orada olan gazeteciler arasında olmak isterdim. Pasaportum olsaydı kesin giderdim ama gidemedim. Bu sadece bir örnek.
“Gazeteci olarak mesleğimi icra etmemin önündeki engeller bir başka gazeteci için de geçerli”
Sürgündeki gazeteciler, ortak mesleki ve hukuki sorunlar yaşamalarına rağmen farklı siyasi görüşlere ve örgütsel geçmişlere sahip olabiliyor. Bu farklılıklar dayanışmayı hangi noktalarda zorlaştırıyor? Sizce gazetecilik özgürlüğü ve mesleki haklar etrafında, siyasi görüş ayrılıklarını aşan kalıcı bir dayanışma zemini kurulabilir mi?
Heval Arslan: Şimdi gazetecilik konusunda genel prensipler üzerine ortaklaşmamız mümkün. Siyasi düşüncelerimiz veya yayın politikalarımız aynı olmayabilir ama bir gazeteci olarak benim mesleğimi icra etmemin önündeki engeller bir başka gazeteci için de geçerli, bugün değilse de yarın gerçek olabilir. Bence tüm gazeteciler, çalıştıkları yayın organlarından bağımsız olarak basın, ifade ve haber alma özgürlüğü etrafında bir araya gelmeli. Bunun önündeki engeller, sadece bizi ayrıştırarak zayıflatmaya çalışan yaklaşımlardır. Ben bir Kürt gazeteci olarak bir Türk gazetecinin de hakkını savunmalıyım ve dersi de olmalı. Mesleki haklar tüm gazeteciler için güvence altına alınmalı. Geçtiğimiz günlerde 10 ayrı kentte yapılan eylemler çok önemliydi. Bu eylemleri daha da yaygınlaştırmak gerekiyor. Daha fazla farklı kesimin katılımını sağlamak gerekiyor. Bu bir görev aynı zamanda, bir gazetecinin topluma karşı olan sorumluluğunu da yerine getirmesi noktasında önemli. Ne kadar yan yana durabilmeyi becerirsek o kadar toplumun gerçeklere erişimini sağlar, haber yapma ve haber alma hakkını da güvenceye almış oluruz.
Sürgündeki gazeteciler bir yandan ülkelerindeki gelişmeleri izlerken diğer yandan yaşadıkları toplumun dilini, siyasetini ve gündelik hayatını anlamaya çalışıyor. Bu çift yönlü deneyim, gazetecilik yaklaşımınıza ne kattı? Dışarıdan bakmak, ülkenizdeki gelişmeleri daha geniş bir çerçevede görmenizi sağlarken hangi sınırlılıkları da beraberinde getiriyor?
Heval Arslan: Bir taraftan geldiğimiz ülkedeki sorunlara bakıyoruz. Bu sorunların bir kısmı aslında yaşadığımız ülkelerde de aynı, özellikle ekonomik kriz ve bunun halkın alım gücüne yansıması. Diğer yandan da burada üretilen çözümleri görüyoruz. Şimdi Türkiye’de toplumsal hak ve özgürlükler sorunu, ifade özgürlüğü, eylem yapma hakkına dönük kısıtlamalar, yolsuzluk, insan hakları ihlalleri gibi çok sayıda sorun var. Şimdi sadece Kürt sorununun çözümü konusunda bile ele alsak, Belçika ve İsviçre gibi çok uluslu devletlerin ortak yaşam konusunda ürettikleri çözümleri görüyoruz. Her iki ülkede güçlü yerel yönetimler ve bölgesel hükümetler var. Bu, Türkiye’de yaşanan siyasi sorunlara bir çözüm olabilir ya da çözümün nasıl uygulanabileceği konusunda bize ipuçları verebilir. Bu da bir gazeteci olarak çözüm odaklı gazetecilik yapma konusunda aydınlatıcı olabiliyor.
Ancak Türkiye’deki sorunlara uzaktan bakıyoruz. Şimdi ciddi bir ekonomik kriz olduğunu, yoksulluk olduğunu biliyoruz ama biz bunları görmüyoruz. Bir gerçekliği görmek, yaşamak, hissetmek ve onun duygusunu yansıtmak önemli bir gazeteci için.
Örneğin, Kürdistan kentlerinde geliştirilen bağımlılık ve genç kadınları fuhuşa sürükleme politikalarını biz özel savaş politikaları olarak tanımlıyoruz. Bunların varlığını biliyoruz. Oradaki özgür basın bu konuları sıkça haberleştiriyor, haber, dosya ve program konusu da yapıyoruz, tartışıyoruz ama yetersiz kalıyor. Neden böyle söylüyorum? Bu özel savaş politikalarının mağdurlarıyla karşılaştığınızda aslında bunun bir yöntem olarak nasıl incelikle yürütüldüğünü, çocukların nasıl bağımlı kılındığını ya da fuhuşa sürüklendiğini ve bunun Avrupa’dan göremediğiniz toplumsal nedenlerini daha iyi görüyorsunuz. Yani bazı konular ve bu sorunları ortaya çıkaran gerçeklikler yeterince ele alınmadan değerlendiriliyor. Bu nedenle üretilen çözüm yetersiz kalıyor; konuyu tüm boyutlarıyla işlemek de eksik kalıyor.
“Basın ve ifade özgürlüğü, Türkiye demokrasisinin de turnusol kâğıdı”
Walter Benjamin ve Bertolt Brecht gibi sürgünlük yaşamış düşünürler, kendi dönemlerinin siyasi ve toplumsal dönüşümlerini ülkelerinin dışından izlemek zorunda kaldılar. Sizin açınızdan gazetecilik, güncel olayları haberleştirmenin ötesinde, toplumsal hafızayı koruma ve resmî anlatıların dışında bırakılan deneyimleri kayda geçirme sorumluluğunu da taşıyor mu? Kürt basınının gelecekte üstlenmesi gereken rolü nasıl tanımlıyorsunuz?
Heval Arslan: Biz gazeteciler bir dönemin tanığıyız aynı zamanda. Kendim birçok yaşanan olayın da tanığıyım. Roboskî’de katır etine karışmış, toplanan insan eti parçalarının nasıl toplandığının tanığıyım. Yine Cizre’de bodrumlarda yakılan gençlerin sesi hâlâ kulaklarımda ya da Kobanê’de IŞİD’e karşı savaşı anbean buradan takip ettim. Aynı zamanda şu an barış ve demokratik toplum sürecinin de tanığıyız. Bu süreç nasıl ilerliyor, birkaç yıl sonra sürecin tanıkları olarak anlatabiliriz. Tüm bunlar insanda bir hafıza oluşturuyor. Şimdi bir olayı tüm boyutuyla bir haberde anlatmak mümkün değil. Gördüğümüz atmosfer ya da duyduklarımızın bir bölümü tabii ki bizde kalıyor. Bence her gazeteci bir hafıza, bir bellek de oluşturuyor.
Önümüzdeki süreçte Kürt basınının önünde çok önemli roller var. İlki belki de 40 yılı aşkın süren savaşın toplumda yarattığı karşıtlığın aşılmasında, Türkiye’nin farklı kimliklerinin birbirini daha iyi tanımasında, ayrıştıran değil birleştiren bir noktada durması önemli. Yine bu toplum, varlığının ve yaşadığı acıların da tanınmasını ve duyulmasını istiyor. Bunun sesi olabilmek gerek. Kürtçe basının Kürtçenin gelişimine önemli katkıları var; bunun daha da genişlemesi gerek. Gençlere Kürtçe basın alanında daha fazla alan açmak gerektiğini düşünüyorum.
Son olarak, çocuk yaşta başlayan sürgünlük deneyiminizden Kürt basınındaki uzun meslek geçmişinize ve Avrupa’da yaşadığınız hukuki sorunlara uzanan bir hayat hikâyeniz var. Sürgündeki gazetecilerin güvenliğini ve mesleki özgürlüğünü güvence altına almak için Avrupa devletlerinden, uluslararası basın kuruluşlarından ve meslek örgütlerinden hangi somut adımları bekliyorsunuz? Ayrıca bu söyleşide yer veremediğimiz, kamuoyunun bilmesini özellikle önemli gördüğünüz bir konu var mı?
Heval Arslan: Gazetecilerin güvenliği oldukça önemli bir konu. Türkiye, basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü konusunda maalesef kötü bir karneye sahip. Bu, aynı zamanda Türkiye demokrasisinin de turnusol kâğıdı oluyor. Basın kurumları genelde Türkiyeli gazetecilerin yaşadığı mağduriyete karşı ses çıkaran, eleştiren bir pozisyonda ama bu açıklamalardan öteye geçemiyor çoğu zaman. Belki genel basın çalışanlarıyla da bir dayanışmanın örgütlendirilmesi iyi olabilir.
Son olarak, Türkiye ve Kürt halkı için çok kader belirleyici bir süreçten geçiyoruz. Barışın toplumsallaşmasında gazetecilerin önemli bir rolü var. Televizyonlar ya da artık dijital alanda yayın yapan tüm organlar her eve, hatta insanların ceplerine kadar girebiliyor. Bunun sorumluluğuyla hareket etmek gerektiğini düşünüyorum. Ölüm ve savaş kimseye kazandırmadığı gibi bizlere de kazandırmaz. Bu nedenle daha kucaklayıcı, tüm farklı görüşlere yer verebilen ve özellikle de barışın sesine ses veren bir yayıncılık esas alınmalı. Bunun Türkiyeli ve Kürt gazeteciler için bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.
Bu söyleşiye vesile olduğunuz için size, Medyascope’a ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, hakikatin susturulmadığı bir dünya umuduyla sözlerimi noktalıyorum.
Son sözlerimi tamamlamadan önce, sürgündeki gazetecilerin hikâyelerini söyleşi serisi aracılığıyla kamuoyuyla paylaştığınız ve kayıt altına aldığınız için başta size, Medyascope’a ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, hakikatin susturulmadığı bir dünya umuduyla…









