Sürgündeki gazeteciler | Meltem Oktay: “En nitelikli gazetecilerin sürgünde olması, Türkiye için büyük kayıp”

Meltem Oktay, Meltem Oktay

İSTANBUL (Medyascope) – Gazeteci Meltem Oktay, Cevat Düşün’e Nusaybin’de sokağa çıkma yasakları döneminde yaptığı haberler nedeniyle tutuklanmasını, üç yıl cezaevinde kalmasını ve Avrupa’ya uzanan sürgün yolculuğunu anlattı.

İnsan, doğup ve büyüdüğü yerden uzaklaştıkça oraya ait olan şeyleri başka türlü hissetmeye başlar. Bir sokağın sesi, bir evin kokusu, yarım kalmış bir konuşma… Bellek, kaybettiklerimizi sakladığı kadar, onlara yeniden kavuşma umudunu da yaşatır. Meltem Oktay’ın hikâyesi Dersim’de başladı, Ardahan’dan geçti ve Diyarbakır’da gazetecilikle buluştu. Barış umuduyla çıktığı meslek yolculuğu, kısa süre sonra şiddetli çatışmaların, yıkımın ve insan acısının tanıklığına dönüştü.

Nusaybin’de sokağa çıkma yasakları sırasında Oktay, resmî açıklamaların ötesine geçerek insanların evlerine, gündelik yaşamlarına ve duyulmayan seslerine kulak verdi. Görünmez kılınan hayatları haberleştirdiği için tutuklandı ve üç yılını cezaevinde geçirdi. Duvarların ardında kalan yalnızca özgürlüğü değildi, dışarıda tanıklık etmek istediği hayatlar da ondan uzaklaşmıştı. Tahliyesinin ardından gazeteciliğini özgürce sürdürebilmek için ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı.

Beş ülkenin sınırlarını günlerce  yürüyerek aştı. Yıllarca haberlerini yaptığı mültecilerin yaşadıklarını bu kez kendi hayatında deneyimledi. Başkalarının yersiz yurtsuzluğunu anlatan gazeteci, kendi memleketine uzaktan bakmak zorunda kaldı. Sürgün, böylece onun için bir ülkeden başka bir ülkeye uzanan yol olmaktan çıktı; geride bıraktığı insanlarla, sokaklarla ve yarım kalan hikâyelerle arasına giren mesafeye dönüştü.

Edward Said’in sürgün üzerine düşünceleri, Meltem Oktay’ın hikâyesinde somut bir karşılık buluyor. İnsan, ülkesinden ayrıldığında geçmişini geride bırakamıyor; belleğini, kayıplarını ve dönme arzusunu da yanında taşıyor. Bugün İsviçre’de yaşayan Oktay’ın “En nitelikli gazeteciler sürgünde” sözü, Türkiye’nin gazetecilerini kaybetmesinin ötesinde bir gerçeğe işaret ediyor: Bir ülke, kendi sokaklarında yaşananları anlatan gazetecilerinden uzaklaştıkça kendi hikâyesine tanıklık eden sesleri de yitiriyor.

Meltem Oktay, sürgünün uzaklığını kalemiyle aştı, sokaklarda biriken tanıklıkları Sokakların Hafızası adlı kitabında geleceğe taşıdı.

Gazeteciliğe başladığınız ilk yıllarda mesleğin sizi nereye götüreceğini tahmin edebiliyor muydunuz? Özellikle Nusaybin’de çalıştığınız dönemden bugün baktığınızda, o yıllardaki gazeteciliğinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gazeteciliğe 2013 yılında, çözüm sürecinin başladığı dönemde Amed’de başladım. Çatışmaların yerini kısmen barış umuduna bıraktığı, bunun etkilerinin sahada doğrudan hissedildiği bir dönemdi. Ama sokaklar hâlâ çok hareketliydi; her gün basın açıklamaları, yürüyüşler, müdahaleler ve bir itiraz vardı. İlk başladığımda mesleğin beni nereye götüreceğine dair belirgin bir öngörüm yoktu. Sahada olmak, yaşananları anlamak ve anlatmak istiyordum.

Zamanla barış umudunun yeniden savaşa dönüştüğüne tanıklık ettim. Gazeteciliği hem insanların geleceğe umutla baktığı hem de o umudun yerini çatışmalara bıraktığı koşullarda öğrendim. Nusaybin, bu açıdan meslek hayatımın en belirleyici dönemlerinden biri oldu. Haberin içinde insanların hayatı, kayıpları ve sesini duyurma çabası vardı. Onların yaşadıklarını aktarırken kurduğum her cümlenin sorumluluğunu daha derinden hissettim.

Bugünden baktığımda o yıllardaki gazeteciliğimi, zor koşullar içinde öğrenerek ve tanıklığıma sahip çıkarak yaptığım bir gazetecilik olarak değerlendiriyorum. Deneyimim bugünkü kadar değildi, ama gördüklerimi kayda geçirme ve insanların sesini duyurma konusunda güçlü bir sorumluluk hissediyordum.

Nusaybin’de sokağa çıkma yasakları döneminde yaptığınız haberler nedeniyle tutuklandınız. O dönemde sahada gördükleriniz ile kamuoyuna yansıtılanlar arasında nasıl bir fark vardı? Bir gazeteci olarak o koşullarda haber yapmak sizin için ne ifade ediyordu?

O dönemde sahada gördüklerimle kamuoyuna yansıtılanlar arasında çok büyük bir fark vardı. Nusaybin, Sur ve Cizre’de yaşananlar çoğunlukla “hendek”, “barikat” ve “terör” sözcüklerine sıkıştırılıyordu. Bu anlatının içinde orada yaşayan yüz binlerce insanın hayatı, talepleri ve yaşadıkları görünmez hâle geliyordu. Birkaç alternatif medya kuruluşu dışında halka doğrudan mikrofon uzatan, “Bu insanlar ne yaşıyor, ne istiyor?” diye soran neredeyse yoktu. Hakim yayıncılık, insanların sesini duyurmak yerine operasyonları ve saldırıları meşrulaştıran bir dil kuruyordu.

Ben aylarca saldırıların sürdüğü mahallelerde bir gazeteci olarak tek başıma yaşadım. İnsanların gündelik hayatlarını nasıl sürdürmeye çalıştıklarına, karşılaştıkları zorluklara ve bunlarla nasıl mücadele ettiklerine doğrudan tanıklık ettim. Kamuoyuna yalnızca bir çatışma alanı olarak sunulan yer, onların eviydi, sokağıydı, bütün hayatıydı. Haberlerimde görünür kılmaya çalıştığım şey buydu. İnsanların kendilerini anlatabilmesi, yaşadıklarının kendi sözleriyle duyulması benim için çok önemliydi.

O koşullarda haber yapmak, her gün tanık olduğum gerçeklere karşı sorumluluk almak anlamına geliyordu. Kimin konuşabildiği, kimin sesinin duyulmadığı, hangi hayatların haber değeri taşıdığı çok belirleyiciydi. Ben mikrofonumu sesi duyulmayan insanlara uzatmaya çalıştım. Çünkü onların anlatmadığı, bizim kayda geçirmediğimiz her şeyin geride yalnızca resmi açıklamalardan ibaret bir hikaye bırakacağını görüyordum.

Bu yüzden Nusaybin dönemini meslek hayatımın zirvesi olarak tarif ediyorum. Bunu yaşanan acılar üzerinden söylemiyorum; gazeteciliğin neden gerekli olduğunu ve yaptığım işin sorumluluğunu en derinden orada hissettim. Haberlerim nedeniyle tutuklanmış olmam da o tanıklığın değerini benim gözümde azaltmadı. Bugün geriye baktığımda, o insanların yanında bulunmuş ve yaşadıklarını kayda geçirmiş olmayı gazeteciliğimin en kıymetli taraflarından biri olarak görüyorum.

“Haberin suç sayıldığı yerde insanların kendilerini anlatabileceği alan daralıyor”

Hakkınızdaki davada gazetecilik faaliyetlerinizin suçlama konusu yapılması sizde nasıl bir duygu yarattı? Bir gazetecinin yaptığı haberlerin mahkemede aleyhine delil olarak kullanılmasını bugün nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnsanda öfke ve haksızlığa uğramışlık duygusu yaratıyor. Ben o haberleri insanların yaşadıkları duyulsun, gördüklerim kayda geçsin diye yaptım. Bir gazeteci olarak yaptığım işi savunmak zorunda bırakıldım. Benim açımdan asıl mesele, haberlerimin hangi gerçeği görünür kıldığıydı. Nusaybin’de mikrofon uzattığım insanların söyledikleri, çektiğim görüntüler ve yazdığım haberler gazetecilik faaliyetimin parçalarıydı. Bunların aleyhime delil olarak kullanılması, sahada gördüklerimle birlikte o insanların sesinin de yargılandığını düşündürdü elbette. Çünkü haberin suç sayıldığı yerde, insanların yaşadıklarını anlatabilecekleri alan da daralıyor.

Bu gazetecilik üzerinde bir baskı ve susturma yöntemiydi. Gerçekler bilinmesin duyulmasın diye bir baskılama, korkutma, bedel ödeterek geri adım attırma yöntemi olarak kullanılıyor. Bir gazetecinin haberleri elbette sorgulanabilir, eleştirilebilir; ama haber yapmak başlı başına suçlama konusu haline getirildiğinde bütün gazetecilere bir mesaj verilmiş oluyor: “Bunu görme, bunu yazma, bu insana mikrofon uzatma.” Bu baskı, toplumun haber alma hakkını da doğrudan etkiliyor.

Yaşadıklarım ağırdı ama yaptığım haberlerden pişmanlık duymadım. O koşullarda gazetecilik yapmak gerektiğine inanıyordum, bugün de inanıyorum. Benim için asıl zor olan, tanık olduğum onca şey karşısında susmuş olmak olurdu. O insanların ne yaşadığını duyurmamak, görmezden gelmek olurdu.

Üç yıl cezaevinde kaldınız. Cezaevi sonrasında hayata ve gazeteciliğe bakışınızda en büyük değişiklik ne oldu? İçeride geçirdiğiniz yıllar bugün yaptığınız gazeteciliğin dilini veya bakışını değiştirdi mi?

Benim için mesele yalnızca üç yıl tutuklu kalmak değildi. Biz Kürtler açısından cezaevi, maalesef yabancısı olduğumuz bir gerçeklik değil. Özellikle gazetecilik yaparken bu ihtimali bilerek, kendimizi buna hazırlayarak çalışıyorduk. Elbette zordu ama tutukluluğun kendisi beni mesleğimden ya da mücadelemden koparmadı. Cezaevi de benim için bir mücadele alanıydı.

İçeride geçirdiğim yıllar, sahada yaşadıklarımı ve tanıklık ettiğim insanların hayatlarını durup düşünme dönemi oldu. Sahadayken olayların hızına yetişmeye, her gün yeni bir haber çıkarmaya çalışıyorsunuz. Cezaevinde ise o yaşananların bende bıraktıklarını, insanların söylediklerini ve bütün bunların anlamını daha derinden düşünme imkânım oldu. Yaşadıklarımı kayda geçirdim. Nusaybin’de taşıdığım tanıklığı yazıya dökmek, o insanların hayatına karşı hissettiğim sorumluluğun devamıydı. Gazeteciliğin ne kadar kutsal bir meslek olduğunu orada daha iyi anladım. Çünkü cezaevleri de her gün haksızlıkların yaşandığı, insanların seslerini duyurmaya çalıştığı yerler. Ben içeride de gazetecilik yapmayı sürdürdüm. Telefon günlerimde ailem üzerinden dışarıya haber ulaştırıyordum, yaşananları kayda alıyordum. Bulunduğum yerde tanık olduğum bir haksızlığı anlatma ihtiyacı devam ediyordu.

Bugünkü gazeteciliğime en büyük etkisi, bir olayın öncesine ve sonrasına daha fazla bakmam oldu. İnsanların yaşadıklarını yalnızca o günün haberi içinde değerlendirmiyorum; o noktaya nasıl geldiklerini, yaşananların hayatlarında nasıl izler bıraktığını da anlamaya çalışıyorum. Sahada gördüklerimle cezaevinde üzerine düşündüklerim birbirini tamamladı. Haber yaparken daha derinlikli bakmayı, insanları daha dikkatle dinlemeyi öğrendim. Gazeteciliğin bugünü kayda geçirirken geleceğin hafızasını da oluşturduğunu daha güçlü hissettim.

Tahliye olduktan sonra yeniden tutuklanma ihtimali nedeniyle Türkiye’de kalmak sizin için giderek zorlaştı ve sonunda ülkeyi terk ettiniz. Türkiye’den ayrılmaya karar verdiğiniz dönemde içinizde daha çok korku mu vardı, yoksa başka bir hayat kurma düşüncesi mi?

İki kez tutuklanıp tahliye olmuş biri olarak özgürlüğün, kendi zamanına sahip olmanın ve özgür koşullarda üretebilmenin kıymetini çok iyi biliyordum. Bir daha tutuklanmak istemiyordum. Cezaevinde de mücadele etmiş, yazmış, gazeteciliği sürdürmüştüm ama bu, yeniden tutuklanmayı göze almak zorunda olduğum anlamına gelmiyordu.

Tahliyeden sonra gazetecilik yapmaya devam edecektim. Kendimi korumak için susarak, görünmez olmaya çalışarak yaşayamazdım. Öte yandan artık daha fazla göz önündeydim ve herhangi bir durumda ilk gözaltına alınabilecek kişilerden biri olduğumu hissediyordum.

Ülkemden ayrılma kararımda önceliğim başka bir hayat kurmaktan çok, gazeteciliği özgür koşullarda sürdürebilmekti. Buna yalnızca korku diyemem. Yeniden tutuklanmanın benden neler alacağını biliyordum ve bunu bir daha yaşamak istemiyordum. Hayatımın en verimli yıllarını yeniden cezaevinde geçirmek istemedim. Ülkeden ayrılmak kolay değildi ama kalmanın bedelini de biliyordum. O kararı verirken kendi hayatıma, emeğime ve üretme isteğime sahip çıkmaya çalıştım. Mücadelemi sürdürebilmek için özgürlüğümü korumam gerekiyordu.

“Sürgün yolculuğu dayanma gücümün sınırlarını zorladı”

Türkiye’den çıkışınız sıradan bir yolculuk olmadı. Sınırları geçerek, kimi zaman yürüyerek, kimi zaman çok ağır koşullarda Avrupa’ya ulaştınız. Bu yolculuğun sizin hayatınızdaki en zor anı hangisiydi?

Bu yolculuk benim için oldukça zordu. Nusaybin’de aylarca çatışmaların, kurşun seslerinin altında yaşamış, kendi dayanma gücümü orada sınamıştım. Ama sürgün yolculuğu bambaşka bir deneyimdi. Dayanma gücümün sınırlarını en fazla zorladığım dönem oldu.

Avrupa’ya beş ülkeyi yürüyerek geçerek geldim. Sınırlarda daha önce hiç karşılaşmadığım durumlarla karşılaştım. Binlerce insanın aynı yolun yolcusu olduğunu gördüm. Her birinin geride bıraktığı bir hayatı, bu yola çıkmasına neden olan bir hikâyesi vardı. Bu da hayatımda tanıklığın başka bir evresiydi. Yıllarca mültecilik yolculuğunda insanların yaşadıklarını ya haberlerden okumuş ya da haberlerini yazmış biriydim. O an aynı şeyleri kendim yaşıyordum. Bir sınırı yürüyerek geçmek, sınır polisleri tarafından aşağılanmak, geri itilmek, bir transitin içinde saatlerce nefessiz kalmak, bir Tır’ın kasasında yakalanma korkusuyla saatlerce yolculuk yapmak, bir sonraki ülkeye geçebilmek için mısır tarlalarının içinde donma tehlikesi içinde günlerce beklemek zorunda kalmak gibi diğer tüm mültecilerin yaşadığı her şeyi yaşadım.

O yolun içindeydim; aynı güçlükleri yaşarken insanların yaşadıklarına da tanıklık ediyordum. Tek bir anı seçmek zor. Benim için en ağır olan, bütün bu fiziksel zorlukları evime, doğduğum topraklara uzun yıllar, belki de bir daha dönemeyeceğim düşüncesiyle birlikte taşımaktı.

*Yıllarca haberlerini yaptığınız mültecilerden biri haline geldiniz. Gazeteci olarak dışarıdan baktığınız mültecilik ile bizzat yaşadığınız mültecilik arasında nasıl bir fark gördünüz?

Mültecilerin haberlerini yaparken yaşadıkları zorlukları dinliyor, anlamaya ve aktarmaya çalışıyordum. Kendim mülteci olduğumda ise yolculuğun başladığı andan yeni bir hayat kurmaya kadar uzanan bütün sürecin ağırlığını yaşadım. Haberde anlattığınız bir sınır geçişinin, bir bekleyişin ya da geri itilmenin insanın hayatında neye karşılık geldiğini kendi deneyimimle daha derinden anladım. Politik nedenlerle, özgürlüğünüzü korumak için ülkenizden ayrılmış olabilirsiniz. Ama sınırlarda karşılaştığınız muamelede ya da yeni bir hayat kurmaya çalışırken kim olduğunuzun, nereden ve neden geldiğinizin çoğu zaman bir önemi kalmıyor.

Beş ülkeyi yürüyerek geçmeniz, Avrupa’nın sınırlarıyla ve göç politikalarıyla doğrudan karşılaşmanız anlamına da geldi. Avrupa’ya ulaştığınızda, Avrupa hakkındaki düşünceleriniz değişti mi?

Evet, özellikle Avrupa’nın insan hakları ve özgürlük söylemiyle sınırlarda yaşananlar arasındaki farkı gördüğümde düşüncelerim değişti. Avrupa’yı bütün sorunların çözüldüğü bir yer olarak görmüyordum elbette ama özgürlüğümü koruyabileceğim, gazeteciliğimi sürdürebileceğim bir yer olmasını bekliyordum. Oysa daha ulaşmaya çalışırken aşağılanmak, geri itilmek ve hayatınızı tehlikeye atan koşullarda ilerlemek zorunda kalmak, bu beklentiyi sorgulatıyor.

Beş ülkeyi yürüyerek geçerken sınırların insanlar için ne anlama geldiğini doğrudan yaşadım. Güvenli bir yere ulaşmaya çalışıyorsunuz ama önünüze çıkan engeller sizi daha tehlikeli yollara mecbur bırakıyor. O yollarda binlerce insan vardı. Ben de onlardan biriydim. Avrupa’nın göç politikalarını artık o insanların yaşadıkları üzerinden değerlendiriyorum.

Yolculuğunuz sırasında farklı ülkelerden ve farklı hikâyelerden insanların aynı yolları paylaşmasına tanık oldunuz. O insanlarla birlikte geçirdiğiniz zaman size savaş, yoksulluk, devlet baskısı ve göç hakkında daha önce bilmediğiniz ne gösterdi?

Kürt bir gazeteci olarak savaşın, devlet baskısının ve yerinden edilmenin insanların hayatında neye yol açtığını biliyordum. Ama o yolculukta, farklı ülkelerde yaşananların insanları nasıl aynı sınıra, aynı bekleyişe getirdiğini daha yakından gördüm. Ayrılma nedenlerimiz farklıydı; kimimiz savaştan, kimimiz siyasi baskıdan, kimimiz yoksulluktan dolayı yola çıkmıştık. Bir noktada hepimiz güvenli bir yere ulaşmaya çalışan, geçip geçemeyeceğine başkalarının karar verdiği insanlardık. İnsanların dayanma gücünü gördüm. Çok ağır koşullar içinde bile bir sonraki adımı düşünmek, yol bulmak, hayatını sürdürmeye çalışmak büyük bir irade gerektiriyor. Kamuoyunda çoğunlukla sayılarla anlatılan insanların her birinin kendi düşüncesi, kararı ve gelecek beklentisi vardı. Aynı yolu paylaşınca bunları daha yakından görüyorsunuz.

Benim açımdan bu, Kürtlerin yaşadıklarını başka halkların deneyimleriyle birlikte düşünmeme de katkı sundu. Kendi halkımın yaşadığı baskıyı ve sürgünü biliyordum; o yolda başka insanların hayatında bunların nasıl karşılık bulduğunu gördüm. Gazeteci olarak artık göçün arkasındaki siyasi ve ekonomik koşulları, insanları ayrılmaya zorlayan kararları daha fazla sorguluyorum.

Sizin hikâyenizde Kürt kimliği, gazetecilik ve sürgün birbirine temas ediyor. Türkiye’den ayrılırken bir Kürt gazeteci olarak yaşadığınız deneyim ile Avrupa’da politik mülteci olarak karşılaştığınız deneyim arasında nasıl bir fark vardı?

Türkiye’de Kürt bir gazeteci olarak kimliğimin ve yaptığım haberlerin beni nasıl bir baskıyla karşı karşıya bıraktığını biliyordum. Kendi dilini, taleplerini ve yaşadıklarını anlatmaya çalışan bir halkın içinden geliyordum. Gazeteciliğim de bu gerçekliğin içinde şekillendi. Haberlerimin suçlama konusu yapılması, tutuklanmam ve yeniden tutuklanma ihtimali, ülkeden ayrılma kararımda belirleyici oldu.

Avrupa’da ise başka bir güçlükle karşılaştım. Türkiye’de kimliğim ve gazeteciliğim nedeniyle görünürdüm; burada politik mülteci olarak geçmişimi, mesleğimi ve neden burada olduğumu yeniden anlatmak zorundaydım. Yılların emeği ve deneyimi, geldiğiniz yerde kendiliğinden tanınmıyor. Yeni bir dilin ve sistemin içinde hayat kurarken gazeteci olarak da kendinize yeniden alan açmanız gerekiyor.

Burada yeniden tutuklanma kaygısı olmadan yaşayabilmenin kıymetini biliyorum. Fakat güvenli bir yere ulaşmakla sürgünün bütün güçlükleri bitmiyor. Haberini yaptığınız insanlardan, dilinizden ve sizi besleyen toplumsal hayattan uzaktasınız. Ülkenizde yaşananları takip ederken orada bulunamamanın eksikliğini hissediyorsunuz. Gazetecilikle bağınızı bu mesafeye rağmen sürdürmenin yollarını arıyorsunuz. Benim için temel fark, Türkiye’de mesleğimi baskı altında sürdürmeye çalışırken Avrupa’da onu sürgünün koşulları içinde devam ettirmeye çalışmak oldu. Kürt kimliğim ve gazeteciliğim benimle birlikte geldi. Politik mülteci olmak ise bunlara, kendi yaşadığım sürgünün deneyimini ekledi. Burada hayat kurarken de geride bıraktığım toplumla bağımı ve gazetecilik sorumluluğumu korumaya çalışıyorum.

Kadın bir gazeteci olarak cezaevinde bulunmanız, ardından tek kadın olarak uzun ve tehlikeli bir göç yolculuğuna çıkmanız hikâyenizin önemli bir tarafı. Kadın olmanız bütün bu süreçleri yaşama biçiminizi değiştirdi mi?

Evet, kadın olmak bütün bu süreçlerin içinde ayrıca düşünmek ve gözetmek zorunda kaldığım şeyler yarattı. Göç yolculuğunda kendi kararlarıma sahip çıkmak benim için önemliydi. Özellikle tek kadın olarak o yolda bulunmak, kime güveneceğimi, nerede bekleyeceğimi, nasıl hareket edeceğimi daha dikkatli değerlendirmemi gerektiriyordu. Yolun güçlükleriyle birlikte kadın olarak güvenliğimi de düşünüyordum.

Kürt bir kadın gazeteci olarak mücadele etmeye, kendi sözümü kurmaya alışmıştım. Bu birikim o süreçlerde de bana güç verdi. Zorlandım ama karar veren, yol arayan ve hayatını sürdürmek için mücadele eden bir kadın olarak hareket ettim. Yaşadıklarım, başka kadınların hikâyelerini dinlerken onların karşılaştığı baskıları ve kendi hayatlarına sahip çıkma çabalarını daha derinden anlamamı sağladı.

Sürgüne çıktıktan sonra gazeteciliğe devam etmek nasıl bir şey? İnsan ülkesinden, sokağından ve haber yaptığı insanlardan uzaklaştığında gazeteciliğinin ne kadarı değişiyor?

Haberin sahasında olamamak gazeteciliği ve üretimi elbette etkiliyor. Bir olayı yerinde takip etmek, insanlarla yüz yüze konuşmak, sokağın atmosferini hissetmekle uzaktan haber yapmak arasında çok büyük bir fark var. Ben gazeteciliği sahada öğrenmiş biriyim. Bu yüzden uzak kalmak, mesleğimde en çok zorlandığım şeylerden biri oldu. Yine de bir şekilde üretmeye devam ettim. İnsanlarla bağımı korumaya, yaşananları takip etmeye, ulaşabildiğim imkânlarla haber yapmaya çalıştım. Sürgünde yeni bir hayat kurmanın güçlükleri içinde gazeteciliğe zaman ve alan açmak kolay değildi. Bazen istediğim kadar üretemedim ama mesleğimle bağımı koparmadım.

Gazeteciliğimin koşulları ve yöntemleri değişti. Sahada olmanın yerini hiçbir şey tam olarak doldurmadı. Ama yılların tanıklığı, birikimi ve insanlarla kurduğum bağ benimle kaldı. Bunlara dayanarak çalışmayı sürdürdüm. Zordu; yine de yazabildim, haber yapabildim, üretmeye devam edebildim.

Bir röportajınızda “dönemin en nitelikli gazetecileri şu anda sürgünde” demiştiniz. Bugün, aradan geçen yıllardan sonra Türkiye’deki gazetecilik ortamına baktığınızda bu düşünceniz hâlâ geçerli mi?

Evet bu düşüncem hala geçerlik. Baskıya, gözaltına alınmaya, tutuklanmaya rağmen haber yapmayı sürdüren, tanıklığının sorumluluğunu taşıyan bir gazeteci kuşağından söz ediyorum. Bugün o kuşaktan çok sayıda gazetecinin sürgünde olması, Türkiye’de gazetecilik açısından ciddi bir kayıp.

Elbette yeni gazeteciler yetişiyor. Özellikle Kürt Özgür basınında bu gelenek devam ediyor; zor koşullarda çok kıymetli işler yapan genç meslektaşlarımız var. Ancak yıllar içinde sahada oluşan deneyimin, insanlarla kurulan güvenin ve mesleki birikimin yerini doldurmak kolay olmadı. Üstelik bu deneyimi yeni kuşaklara aktarabilecek çok sayıda deneyimli gazeteci ülkeden ayrılmak zorunda kalmıştı. Beni asıl düşündüren, gazetecilerin en verimli dönemlerinde sahadan koparılması ve bunun sürekli yeni kayıplarla devam etmesi. Yeni gazetecilerin yetişmesi umut veriyor ama onların da aynı baskılarla karşılaşması, birikimin kesintisiz biçimde aktarılmasını zorlaştırıyor.

Sürgündeki gazeteciler açısından Avrupa’da yaşamak gerçekten bir özgürlük alanı mı? Yoksa ülkeden uzaklaşmak, gazetecinin önündeki bazı baskıları ortadan kaldırırken başka sorunları da beraberinde mi getiriyor?

Avrupa’da özgürlüğünüzü koruyabileceğiniz bir alan buluyorsunuz. Yeniden tutuklanma kaygısı olmadan yaşayabilmek çok kıymetli. Ama bu, gazeteciliğinizi sürdürebileceğiniz koşullara da kavuştuğunuz anlamına gelmiyor. Dil sorunu var; dili öğrenseniz bile medya alanında kendinize yer bulmak oldukça zor. Ben İsviçre’de bunu denedim, burada medya alanında bir şeyler yapabilmek için çabaladım ama kendime bir alan açamadım.

Özgür basında çalışmaya ve üretmeye devam ettim. Fakat bir yandan da geçiminizi sağlamak zorundasınız. Yaşadığınız ülkenin koşulları ve kuralları sizi başka işlere yöneltiyor. Kendi mesleğinizi sürdürmeye çalışırken zamanınızın ve emeğinizin önemli bir bölümünü geçiminize ayırıyorsunuz. Bu da gazetecilikten uzaklaşmayı beraberinde getirebiliyor.

Bu yüzden, ülkenizde hangi mesleği yapmış, ne kadar deneyim ve saygınlık kazanmış olursanız olun, burada çoğu zaman dünyaya yeni gelmiş biri gibi karşılanıyorsunuz. Birikiminizin tanınması için kendinizi yeniden anlatmanız, yeniden kanıtlamanız gerekiyor. Özgürlüğünüzü elde ediyorsunuz ama mesleğinizi yapabilmek, emeğinizle yaşayabilmek ve toplumda kendinize bir yer bulabilmek için başka bir mücadele başlıyor.

Bütün bu yaşadıklarınıza rağmen Türkiye’ye dönme isteğinizden söz ediyorsunuz. Bugün size “Türkiye’ye dönmek istiyorum” dedirten şey nedir? Ve bir gün gerçekten döndüğünüzde, yeniden gazeteci olarak Türkiye sokaklarında yürümeyi hayal ediyor musunuz?

Benim için dönme düşüncesi, kendi topraklarımla, insanlarımla ve gazeteciliği öğrendiğim sokaklarla kurduğum bağdan geliyor. Uzakta yaşamak o bağı ortadan kaldırmıyor. Orada olmak, insanlarla yeniden yüz yüze konuşmak, sokakta yaşananları doğrudan takip etmek elbette istediğim şeyler.

Ama dönüşü yalnızca kişisel bir özlem üzerinden düşünemiyorum. Benim güvenle dönebilmem kadar, Kürt halkının kendi kimliğiyle, diliyle ve iradesiyle özgürce yaşayabilmesi de önemli. Gazetecilerin haberleri nedeniyle tutuklanmadığı, insanların düşüncelerini ifade edebildiği koşulların gerçekten oluşması gerekiyor. Bunun güvencesini de açıklamalarda değil, hayatta görmek isterim.

Böyle koşullar oluştuğunda dönmeyi elbette düşünürüm. Nasıl ve ne zaman olacağını bugünden kesinleştirmek zor. Özgürlüğümü korumak için ağır bir yolculuktan geçtim; aynı risklerle yeniden karşılaşma ihtimalini yok sayamam. Ama bir gün o sokaklarda yeniden gazeteci olarak yürümek, mikrofonumu insanlara uzatmak düşüncesi benim için hâlâ çok kıymetli.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş