İSTANBUL (Medyascope) – Gazeteci Hayko Bağdat, Ermeni kimliğinden Hrant Dink’in mücadelesine, Türkiye’den ayrılmasına neden olan tehditlerden sürgünde gazeteciliğe kadar yaşadıklarını anlatıyor. Bağdat, “Sızlanacak bir şey yok; mücadeleye devam” diyor.

Hayko Bağdat’ın hikâyesi, ülkesinden uzakta yaşayan bir gazetecinin hikâyesinden ibaret değil. Bu hikâyenin gerisinde, Ermeni gazetecilerin, yazarların ve aydınların kuşaklar boyunca taşıdığı bir bellek; susturulan diller, yarım kalan hayatlar ve anlatılmayı bekleyen hikâyeler var.
1915’te Diran Kelekyan’dan Krikor Zohrab’a, Siamanto’dan Daniel Varujan’a uzanan Ermeni aydınlarının hayatları kesintiye uğratıldı. Kimi öldürüldü, kimi sürgüne gönderildi, kimi geride bıraktığı dünyayı bir daha göremedi. Aradan geçen yıllarda bu tarih, başka biçimlerde kendisini hatırlatmaya devam etti. Hrant Dink, Agos’un sayfalarından konuşurken sadece Ermenilerin değil, Türkiye’nin de yüzleşmekten kaçındığı bir belleğe sesleniyordu. 19 Ocak 2007’de katledilmesi, bu sesin bedelinin hâlâ ne kadar ağır olabileceğini gösterdi.
Hayko Bağdat, Hrant’ın ardından konuşmayı, yazmayı ve itiraz etmeyi sürdüren gazetecilerden biri oldu. Mizahıyla, öfkesiyle ve sözünü esirgemeyen tavrıyla Türkiye’nin siyasi ve toplumsal meselelerini tartışmaya açtı. Ardından tehditler, baskılar ve ülkesinden ayrılmak zorunda kaldığı bir hayat geldi. Sürgünde de gazeteciliği bırakmadı; Türkiye’den her ne kadar uzakta olsa da yazmayı sürdürdü.
Peki insan, doğduğu ve büyüdüğü ülkeden ayrılmak zorunda kaldığında geride tam olarak ne bırakır? Evini mi, dostlarını mı, çocukluğunu mu? Yoksa bütün bunların ötesinde, kendi ülkesinde kendisi olarak yaşayabilme imkânını mı? Hayko Bağdat ile Ermeni gazeteciliğinin tarihinden Hrant Dink’e, mizahın gücünden sürgünün yalnızlığına, memleket özleminden geri dönüş ihtimaline uzanan bir söyleşi gerçekleştirmek istedim.
Bir insanı ülkesinden uzaklaştırabilir, gazetesini kapatabilir, sözünü cezalandırabilir, hayatını yarım bırakabilirsiniz. Peki, kendi zihninde taşıdığı ve yaşatmaya devam ettiği hikâyeye ne olur? Sürgün, insanın ülkesinden uzak düşmesidir ama hikâyesinden vazgeçmesi değildir. Hayko Bağdat’ın hikâyesi, sızlanmak ve şikâyet etmek yerine mücadeleyi sürdürmenin, memleketten uzakta da mizahın, sözün ve hakikatin gücüne tutunmanın mümkün olduğunu hatırlatıyor. Ülkesinden uzakta, mücadelenin içinde; sürgünde ama teslimiyete karşı… Çünkü memleketten uzak düşmek, mücadeleden vazgeçmek değildir.
Ermeni kimliğiyle büyümek ve gazeteciliğe yönelmek
Hayko Bey, sizin hikâyeniz gazeteciliğe başlamanızdan çok daha önce, İstanbul’da Ermeni bir ailede büyüdüğünüz yıllarda başlıyor. İnsan bazen çocukken çevresindeki sessiz tepkilerin bile farkına varıyor; kimin hakkında nasıl konuşulduğunu, hangi konuların açılmadığını, bazı şeylerin neden anlatılmadığını öğreniyor. Bazen de sözle ifade edilmese bile davranışlardaki ötekileştirmeyi hissediyor. Sizin çocukluğunuzda bu tür tanıklıklarınız veya bizzat yaşadığınız ötekileştirme ve mağduriyet deneyimleri oldu mu? Bugün daha geriye baktığınızda, sizi gazeteciliğe götüren şey neydi: Merak mı, itiraz mı, yoksa anlatılmayanları anlatma ihtiyacı mı?
1976 yılında İstanbul’da doğdum. Baba tarafım kuşaklar boyunca İstanbullu. Anne tarafım ise Adalı ve Tarlabaşılı Rumlardan oluşuyor. Onlar da İstanbullu. Hatta şehri bizimkiler kurmuş desem abartmış olmam. Hal böyleyken, içine doğduğum kimlik, millî tarih kitaplarında anlatılan “düşman” profiline pek benziyor. Resmî söylemin ve bundan etkilenen kitlelerin nefret ve düşmanlıkla hedef aldığı bir kimlikle büyüdüm. Aile içinde soykırımlar ve pogromlar anlatılmazdı; bu konular konuşulursa edineceğim bilginin beni tehlikeye atacağı düşünülürdü. Bunun ne kadar sağlıklı olduğunu bilemiyorum. Sonuçta, 16 yaşıma geldiğimde kucağımda bulduğum bilgi şuydu: Ben, soykırıma uğramış bir halkın çocuğuydum.
Sinemacı Onur Ünlü, bütün zorluklara rağmen film yapmak için varını yoğunu ortaya koymasını, çocukluğundan beri film yapmanın iyi bir şey olduğuna ve herkesin film yapmak istediğine inanmasıyla açıklar. Benim çocukluğumda da benzer bir inanç vardı: Türkiye toplumunun olup biten kötülüklerden haberi olmadığını; gerçekleri anlatırsak insanların üzüleceğini, anlayacağını ve kötülüklerin sona ereceğini düşünüyordum. İnsanların kötülükleri bildiğini, hatta onları sevdiğini ve fırsat bulsalar yeniden yapabileceklerini çok geç öğrendim. Beni gazeteciliğe götüren şeyin, gerçeği anlatarak iyiliğe ve barışa ulaşabileceğimize dair inancım olduğunu söyleyebilirim.
Hayko Bey, Türkiye’de Ermeni olmak, kimi zaman daha çocukluk yıllarından itibaren kendinizi başkalarının önyargıları ve sizin adınıza kurduğu hikâyeler üzerinden tanımak zorunda kalmak demek. Siz kendi kimliğinizle ve yaşadıklarınızla yüzleşirken, hakkınızda anlatılanlarla kendi gerçekliğiniz arasında nasıl bir mesafe olduğunu fark ettiniz? Gazetecilikle birlikte, sizin adınıza anlatılan hikâyeye karşı kendi hikâyenizi yazmaya mı başladınız?
Kurtuluş’ta oturuyorduk: Ergenekon Caddesi, Bozkurt Mahallesi, Türkbey Sokak, Talat Paşa İlkokulu’nun yakınları… Keti, Herman, Janet, Jaklin, Jermen ve Hayko adlarını taşıyan altı kişilik bir aileydik. Evin salonunda Aziz Aya Yorgi’nin bir tablosu vardı. Zor zamanlarda ona başvurmak; sağlık, başarı ve para için dua etmek iyi bir fikirdi. Üstelik bana göre toplumun en sıradan, en normal ailelerinden biriydik. Sokağa çıkıp top oynamaya başladığımda fark ettim ki bir futbol tribününü dolduramayacak kadar azalmış bir insan grubuyuz. Kadim bir tarihten gelen bir avuç insan… Üstelik Kurtuluş’un, hatta İstanbul’un dışına çıktıkça, hakkında konuşulurken önce küfürle anılan küçücük bir azınlık olduğumuzu anladım. Elime kalemi aldığım andan itibaren bunları yazmaya başladım. Sonrasında kitaplarımda ve oyunlarımda bu garip durumu hep işledim. Bugün İstanbul’da 1000-1500 Rum kaldı. Sultanahmet’te fotoğraf çeken Japon turistlerin sayısı muhtemelen bundan fazladır. Bu halkların hikâyelerini anlatmaya çalıştığım için mutluyum. Yakın gelecekte bunları anlatacak kimse kalmayacak.
Diran Kelekyan, Aram Andonian, Yervant Odian ve Teotig gibi gazetecilerin; Krikor Zohrab, Siamanto, Daniel Varujan ve Rupen Zartaryan gibi aydınların hayatlarına baktığımızda, karşımıza sadece bireysel trajediler değil, bir toplumun kendisini anlatma imkânının da ağır biçimde kesintiye uğratılması çıkıyor. Bir toplumun gazetecilerini, yazarlarını ve aydınlarını kaybetmesi sizce ne anlama geliyor? Kaybedilen sadece bir kuşağın insanları mıydı, yoksa o kuşağın taşıdığı bellek, dil ve gelecek hayalleri de onlarla birlikte mi susturuldu?
1915’i yalnızca Ermeni halkının aydınlarını, yazarlarını ve gazetecilerini kaybetmesi olarak tarif edemeyiz. 20. yüzyılın başlarında, başta İstanbul olmak üzere bu coğrafyada üretilen fikirler, toplumsal mücadeleler ve ortaya konan perspektif, dönemin en etkili fikir akımları arasındaydı. Krikor Zohrab’ın Meclis-i Mebusan’daki konuşmaları, soru önergeleri ve önerileri, belki de bir asır sonra HDP’nin Meclis’teki mücadelesiyle kıyaslanabilir. 1917 Devrimi’nden önce bile İstanbul’da, Van’da ve başka yerlerde kadın, çevre, emek, eşitlik ve adalet gibi kavramlar konuşuluyordu. O dönem Paris’te, Berlin’de, Londra’da ve Moskova’da bu kadar şey yaşanırken bizim coğrafyamızda hiç mücadele yok muydu? Kesintiye uğratılan, sıfırlanan akıl yalnızca Ermeni halkının belleği değil, yaşadığımız coğrafyanın belleğiydi. Bu topraklardaki insanlık mücadelesi ve sol birikim TKP ile başlamadı. Ermenilerden söz etmek istemediğimiz için bunları konuşmuyoruz.
Ermenilere ne oldu? Ne kaybettiler? Cevap aslında basit: Canlarını, mallarını, ülkelerini, aydınlarını; her şeylerini kaybettiler. Soykırıma uğradılar. Bence sorulması gereken soru şu: Asıl sizlere ne oldu?
Hrant Dink’in mücadelesi ve cinayetinin bıraktığı iz
Hrant Dink, Agos aracılığıyla Ermeni toplumunun sesini duyururken Türkiye’nin geri kalanıyla da diyalog kurmaya çalışıyordu. Onun yaptığı, geçmişin acılarını hatırlatmanın ötesinde, birlikte yaşamanın başka türlü mümkün olabileceğinin mücadelesiydi. Sizce Hrant’ın en büyük mücadelesi neydi? Ermeni toplumunun duyulmayan sesini duyurmak mı, Türkiye toplumunun kendi geçmişiyle yüzleşmesini sağlamak mı, yoksa bütün bu ayrımların ötesinde insanları birbirine yaklaştırmak mı?
Hrant Dink, kendi mücadelesini anlatırken çok netti: “Ben Ermeniyim. İyi bir Ermeniyimdir. İyi de solcuyumdur. İkisi bir arada olunca belasındır sen bu ülkede.” Tarihin nefret ve düşmanlıkla yoğrulmuş hafızasının yerine eşitliğe, sevgiye ve anlayışa dayalı, onurlu bir gelecek hayali koymak istiyordu. Sanırım benim çocukluğumdaki saflık da buydu: Gerçeğin bizi özgürleştireceğine inanmak. Oysa gerçek, buz gibi başka bir hâlde karşımıza çıktı. Memleketin kafasında beyaz bere var. Onu çıkarmak isteyen gerçekten var mı, bilemiyorum. Bugünden baktığımda umudum az.
Hrant sizin için bir isimden, bir gazeteciden, hatta bir dosttan daha fazlasıydı diye tahmin ediyorum. Onunla aynı ülkenin ve aynı siyasi iklimin içinde yaşadınız. Hrant’ın 19 Ocak 2007’de katledilmesi, Türkiye’de olduğu kadar sizin hayatınızda da bir şeyleri değiştirmiş, belki de yerinden oynatmış olmalı. O gün sizin için ne değişti? Hrant’ın katledilmesi, ülkenize, birlikte yaşama ihtimaline ve gazeteciliğe bakışınızı nasıl etkiledi?
Hrant Dink’in katledilmesi hayatımın kırılma anıdır. Hâlâ bu konuda konuşmakta zorlanıyorum. Sadece şunu söyleyeyim: Mücadeleyi sürdürmek için başıma gelmiş ve gelecek her şeyi göze aldığım gün, o gündür.
Hrant Dink’in katledilmesinin ardından sokaklara yüz binlerce insan çıktı; “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” sözü toplumsal belleğe kazındı. O gün ortaya çıkan dayanışma duygusu son derece güçlüydü. Aradan yıllar geçti. Bugün geriye baktığınızda, o gün dile getirilen sözlerin ne kadarı hayatımızda karşılık bulabildi? Hrant’ı anmakla onun mücadelesini sürdürmek arasındaki farkı nerede görüyorsunuz?
Hrant abi 19 Ocak 2007’de katledildi. Haberi aldığımda burnumun kanamaya başladığını hatırlıyorum. Belki 25-30 dakika sonra Agos’a vardım. Hrant Dink’in pek çok dostu ve gazete çalışanlarıyla birlikte önce şoku atlatmaya, ardından garip bir şekilde prosedürü ve cenazeyi organize etmeye çalıştık. Aynı günün akşamı on binlerce insan gazetenin önüne akın etti ve sözünü ettiğiniz sloganlar ortaya çıktı. Dink’in kendi cenazesi için bir vasiyeti vardı; ona uygun davranmak zor bir süreçti. Cenaze günü tertip heyeti, Hrant abinin naaşını kiliseden alıp cenaze kortejinin önünde önce Kumkapı Meryem Ana Kilisesi’ne, oradan da mezarlığa götürmek üzere iki Ermeni gencini görevlendirdi. Caddelerdeki yüz binlerce insanla göz göze gelerek, acılı ve öfkeli bakışların eşliğinde bu görevi yerine getirmek çok zordu. O iki Ermeni gençten biri bendim, diğeri Garo Paylan’dı. O arabadan indiğimden beri eski ben olamadım. O günkü duygu; 19 Ağustos depreminden sonra, Gezi Direnişi’nde ve Berkin Elvan’ın cenazesinde yaşadıklarımıza benziyordu. Bunlar aynı aileden duygular.
Yıllar sonra, Karabağ Savaşı sırasında, kafasına beyaz bere takıp elinde Talat Paşa posterleriyle Agos’un önünde eylem yapanları da gördük. Cenazelerdeki kalabalıklarla övünmek ne kadar acıklı bir durummuş. Meğer kalabalıklaşmak için düğünleri beklemek lazımmış…
Mizah, korkuya karşı bir itiraz
Sizi tanıyanlar, gazeteciliğinizin yanında mizahınızı da biliyor. Ağır siyasi meseleleri, kimlik tartışmalarını ve toplumun çelişkilerini anlatırken mizaha başvuruyorsunuz. İnsan bazen ağlayamadığı yerde gülüyor, bazen de korktuğu şeyin karşısında gülerek ayakta kalıyor. Sizin mizahla ilişkiniz nasıl gelişti? Mizah, dünyayı anlama biçiminiz mi, kendinizi koruma yolunuz mu, yoksa iktidarın kurduğu korku düzenine karşı bir itiraz mı?
85 milyonluk bir ülkede Ermeni olarak yaşamak bazen komik olaylara da vesile oluyor. Belki de hayatım boyunca işin hep bu tarafını görmek istedim. Evet, mizah benim için hem dünyayı anlama biçimi hem kendimi koruma yolu hem de iktidarın kurduğu korku düzenine karşı kocaman bir itiraz. Tarih boyunca egemenler ordulardan çok mizahçılardan korkar olmuş. Mizahçılar hep başlarına bela olmuş; onlarla asla başa çıkamamışlar. Ben mizahı seviyorum, mizahla yaşıyorum. Sevgili Deniz Göktaş’a selam olsun. Sevgili Selahattin Demirtaş’a da selam olsun. Siyasetin yetmediği yerde mizahla bu rejimi salladı.
Tehditler, baskılar ve sürgün kararı
Gazetecilik yaptığınız yıllarda Türkiye’nin siyasi atmosferi giderek sertleşti; eleştiren gazeteciler üzerindeki baskılar arttı. Bir yandan yazmaya ve konuşmaya devam etmek, diğer yandan bunun doğurabileceği sonuçlarla yaşamak zorundaydınız. İnsan ne zaman korkmaya başladığını kendisine itiraf eder? Siz hiç yazdığınız bir cümleyi, söylediğiniz bir sözü ya da aldığınız bir kararı düşünerek kendinize “Buna değer miydi?” diye sordunuz mu?
Hem memlekette hem de sürgünde saldırılara ve suikast girişimlerine maruz kaldım. Avrupa turnemde onlarca şehre zırhlı araçlarla ve bir polis ordusunun eşliğinde gidip stand-up gösterileri yaptım. Sahneye çelik yelekle çıktım. Papa gibi gezen komedyen mi olurmuş yahu? Korkmamı gerektirecek çok şey yaşadım. Bütün bunlar tatsız bir şaka gibiydi. Ama asla geri adım atmadım. Her şeye değdi. Yine olsa yine yaparım; yapmaya da devam edeceğim.
Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldığınız dönemi düşündüğünüzde, insanın hayatında böyle bir kararın tek bir ana sığmadığını tahmin ediyorum. Biriken tehditler, güvensizlik, aileye ilişkin kaygılar ve geleceğe dair belirsizlikler… Siz hangi noktada kalmanın bedelinin artık taşınamayacak kadar ağırlaştığını hissettiniz? Ülkenizden ayrılmaya karar verdiğiniz gün, geride bıraktığınız hayatın bir daha eskisi gibi olmayabileceğini düşündünüz mü?
Ülkeden ayrılma kararı almamı sağlayan son damla, koruma polislerimin tehditkâr sözleriydi. Evinize girip çıkan, sizi ve ailenizi koruması gereken devlet, aynı zamanda muhtemel failiniz haline geliyor. Zor bir karardı. Hayatım bir daha eskisi gibi olmadı; elbette bunu biliyordum. Ama yaşamak, bildiklerinizin ötesinde şeyler getiriyor insana. Çok ağlayıp sızlanacak arabesk duygularım yok. Hâlâ üretiyorum, mücadelenin içindeyim. Selahattin Demirtaş on yıldır tutsak. Devletin infaz, zindan ve sürgün cezaları arasında şimdilik bir orta yol bulmuş durumdayım, diyelim.
Sürgünün kaybettirdikleri: Kınalıada ve aidiyet duygusu
Sürgün, insanın sadece ülkesinden ayrılması değil, hayatının bir parçasını geride bırakmak zorunda kalmasıdır. Bir daha göremeyeceğiniz dostlar, yarım kalan sohbetler, denizler, özlediğiniz sokaklar, sesler ve dil… Hayatınız başka bir ülkede devam ederken, geride bıraktığınız hayat sanki sizsiz yaşanmaya devam eder. Sürgün sizden en çok neyi aldı? Bir insan, özlediği insanların yokluğuna, kendi dilinden ve sokaklarından uzak yaşamaya alışabilir mi, yoksa sürgün zamanla insanın içinde taşıdığı, hiçbir yere tam olarak ait olamama duygusuna mı dönüşür?
Sürgün benden en çok Kınalıada’yı aldı. Ona biraz bozuluyorum. Buralara ait olamamak, insanın ayağının yere basmaması gibi bir his. Hiç geçmeyen bir baş dönmesi gibi, başlı başına bir bela. Fakat sürgün bana çok şey de kattı. Bu söylediğimde ısrarcıyım. Sızlanacak bir şey yok; bence durumumuz iyi. Mücadeleye devam.
Sürgünde gazetecilik: “Özgürüz” deneyimi
Almanya’ya gittikten sonra Can Dündar’la birlikte Özgürüz’de çalıştınız. Türkiye’den uzakta olmanıza rağmen gazeteciliği bırakmadınız; Türkiye’de ve dünyada yaşananları yazmayı sürdürdünüz. “Özgürüz” sizin için nasıl bir deneyimdi? Ülkenizden ayrılmak zorunda kalmış gazetecilerin bir araya gelerek yeniden söz kurması, size ne hissettirdi? Bugün geriye dönüp baktığınızda, sürgünde gazetecilik yapmak Türkiye’de gazetecilik yapmaktan hangi yönleriyle farklı ve hangi yönleriyle aynı?
Özgürüz önemli bir girişimdi. Teknoloji bizden yanaydı ve sürgünde gazetecilik için önümüzde büyük bir imkân doğmuştu. Tek bir tuşa basarak sosyal medya üzerinden, rejimin durduramayacağı bir alanda gazeteciliğe devam edebilecektik. Sonrasında sosyal medya egemenleri otoriter rejimlere teslim oldu. Bizim de burada elimiz kolumuz bağlandı. Özgürüz de planladığımız gibi büyüyemedi.
Sürgünde gazetecilik, basın tarihinde her şeye rağmen en etkili dönemlerinden birini yaşıyor. Memleketteki mücadeleye eklemlenebiliyor, gerektiğinde ona can suyu veriyor. Belki kapınıza polis gelmiyor ama arada tetikçiler gönderiyorlar. Her şeye rağmen bu mücadele, memlekette gazetecilik yapmaya direnenler sayesinde sürüyor. İyi ki o meslektaşlarımız var. Eh, biz de iyi ki varız desem yeridir.
Memlekete uzaktan bakmak ve özlem
Can Dündar’la farklı hayat hikâyelerinden, farklı siyasi ve toplumsal deneyimlerden geliyorsunuz. Buna rağmen sizi “Özgürüz” çatısı altında buluşturan bir ortaklık vardı. Birlikte çalıştığınız dönemde, Türkiye’de gazetecilik yapmanın bedeli ve sürgünde yaşamanın anlamı üzerine birbirinizden öğrendiğiniz şeyler oldu mu? Ülkenin dışına çıktığınızda, içerideyken fark edemediğiniz hangi gerçeklerle karşılaştınız?
Can Dündar çok iyi bir gazeteci. Mesleğine gerçekten âşık ve işini hakkıyla yapıyor. Ondan elbette pek çok şey gördüm, öğrendim. Can Dündar iyi bir dostum, üstelik tanıdığım en komik ve zeki insanlardan biri. Gazete yöneticiliği ise dünyanın en bıçak sırtı işlerinden biri. Mecbur kalmadıkça kimse yöneticilik yapmasın bence. Can Dündar için de “yaşayan en iyi gazete yöneticisi” diyemem.
Memlekete dışarıdan bakmak insana elbette büyük bir meziyet kazandırıyor. Fakat uzun süre dışarıdan bakmak, beraberinde büyük bir dezavantaj da getiriyor. Bence yeterince dışarıdan baktık.
İnsan ülkesinden ayrıldığında, bir süre sonra özlemin de değiştiğini düşünüyorum. Bir zamanlar öfkelendiğiniz sokakları, eleştirdiğiniz insanları, sıradan bulduğunuz gündelik alışkanlıkları özlemeye başlayabiliyorsunuz. Fakat özlediğiniz ülke, bıraktığınız ülke olmayabiliyor; siz de ayrıldığınız günkü insan olarak kalmıyorsunuz. Siz bugün Türkiye’yi özlediğinizde neyi özlüyorsunuz?
Dedem, annem ve bir ablam Adalar’da doğmuş. Ben Adalar’ı özledim. Gerisi katlanılabilir özlemler; büyük dert değil.
Sürgün edebiyatı ve yeniden kök salma
Kelekyan’dan Andonian’a, Odian’dan Teotig’e; Zohrab’dan Siamanto’ya, Varujan’dan Zartaryan’a; Vartan İhmalyan’dan Hrant Dink’e ve bugün sürgünde yaşamak zorunda kalan gazetecilere uzanan uzun bir tarih var önümüzde. Kuşaklar değişiyor, siyasi dönemler değişiyor, kelimeler değişiyor; fakat gazetecilerin ve aydınların ülkelerinden ayrılmak zorunda kaldığı hikâyeler devam ediyor. Bir ülke kendi gazetecilerini, yazarlarını ve aydınlarını kaybettiğinde, geride kalanlar da bir şeylerini kaybetmiyor mu? Sizce Türkiye, sürgüne gönderdiği ya da susturduğu bu insanların ardından kendi belleğinde nasıl bir boşluk bırakıyor?
Gidenlerin bıraktıkları, kalanların kayıpları… Kocaman, doldurulamaz boşluklar. Bunları düzenli olarak düşünüyorum; tarihe başvurup örneklerine bakıyorum. Bununla birlikte, başka bir durumu da önemsemeye başladım. Ermeniler, tarihin uğursuz dönemlerinde dünyanın dört bir yanına dağılırken gittikleri yerlerde ilk olarak dergi çıkarmış, dernek ve kilise çevresinde örgütlenmiş, üretmeye kaldıkları yerden devam etmişler. Bir yandan kendilerini topraklarından süren siyasetle ve memleketle ilgilenmeyi sürdürmüş, diğer yandan yeni geldikleri topraklara kök salmanın sancılarını anlatmışlar.
William Saroyan, “Fresno Güncesi” ve benzeri eserlerinde, San Francisco yakınlarındaki Fresno’ya ulaşabilen Ermenilerin ve kendi akrabalarının yerleşme hikâyelerini anlatır. Dünyanın hayranlıkla okuduğu hikâyeler, Anadolu Ermenilerinin Amerika macerasından beslenmiştir. Ermenilerin yüz yıl boyunca Beyrut’tan Paris’e, Kamışlı’ya kadar dünyanın dört bir yanına yayılan hikâyelerini düşündüğümüzde, Ermeni edebiyatının farklı dillerde, coğrafyalarda ve zamanlarda “yeniden kök salma” deneyimini evrenselleştirdiğini görüyoruz. Bu hikâyeler, arka planda farklı dillerde ve coğrafyalarda yaşanan politik, ekonomik ve kültürel süreçleri de birer vakayiname gibi kayda geçiriyor.
İstanbul ve Anadolu’yu da bu çerçeveye katalım. Zaven Biberyan, “Meteliksiz Âşıklar”da 1950’lerde Adalar’da geçen bir hikâyeyi anlatırken dönemin koşullarına da ışık tutar. Elbette edebiyatın işi bunları da kapsıyor. Ancak sürgün ve yeniden kök salma deneyimi, Ermeni yazarlar aracılığıyla yüz yıllık dünya tarihine alternatif bir bakış sunan bir türe dönüşmüş.
“Salyangoz” kitabımda 1980’lerden 2007’ye uzanan İstanbul’u yazarken bunun farkında değildim. Son kitabım “Dün Gece Sizin Evde Ölen Oldu mu?”da da 1960’ların Köln’üne işçi göçüyle gelip kök salmaya çalışan Ermenilerin hikâyesini anlatırken bunu düşünmemiştim. Meğer bir geleneğin devamıymışız: Anadolu’dan sürgün, yeniden kök salma ve dünyanın bir köşesinde olup bitenleri anlatma geleneğinin…








