Şükürler olsun, Deniz Göktaş tahliye edildi. Göktaş’ı olmadık suçlamalarla hapse atanların onu beraat ettirmesini beklemiyorduk elbette. Çünkü o zaman borçlu kalırlardı Göktaş’a. O yüzden ince hesaplarla, tutuklu kaldığı süreye denk getirecek bir mahkumiyet vererek “saldılar” Göktaş’ı. Hani gözaltına alındığı gün “zorla” kendisiyle görüştürülen Kemal Kılıçdaroğlu’na “Salın CHP’yi!” demişti ya; Kılıçdaroğlu CHP’yi salmadı, ama devlet Göktaş’ı saldı sonunda.

Mizahçıyı hapse atarak mizahı öldüremezsiniz. İspatı da Türkiye’de görülebilir. AKP yönetimi bu konuda elinden geleni yapıyor evelallah, ama gelenek ta CHP’nin tek parti döneminde başlamıştı.
Seksen yıldır az mizahçı çürütmedik hapislerde: Sabahattin Ali Marko Paşa dergisinde yazdığı hiciv yazılarından ötürü 1947’de dört ay hapiste kaldı mesela. Rıfat Ilgaz ise 1944-1950 arasında komünizm propagandasından ve gene Marko Paşa’daki yazılarından ötürü zaman zaman hapis yattı. Sadece Marko Paşa yazılarından aldığı toplam mahkumiyet 5 yıl 5 ay 25 gün; ama 1950 affı sayesinde bunun çok az bir kısmını hapiste geçirdi.
Demokrat Parti döneminin sorunu daha çok karikatüristlerle olmuş: Mim Uykusuz, Ratip Tahir Burak ve Halim Büyükbulut, 1950-1960 döneminde aylarca hapse atıldılar, albümleri toplatıldı.
Ama bu konuda rekor tabii ki Aziz Nesin’e ait. Üstelik onun mahkumiyetleri çok daha geniş bir yelpazeye yayılıyor. Hem CHP döneminde, hem DP döneminde, hem de 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında mahkum etmişler Aziz Nesin’i. Toplam yattığı süre kabaca dört yıl. Buna ek olarak bir de Bursa’da 3 ay 10 günlük bir sürgünlüğü var.
Peki bu mahkumiyetlerin gerekçeleri ne? “Anarşizm” safsatası 1968 civarında icat edildiği için, elde sadece “Komünist” suçlaması vardır diye düşünüyor insan. Hadi belki buna “Moskof Casusluğu” filan da eklenmiştir. Ama daha ilginç davalar da var; en komiği ise “Krallar Davası”.
Aziz Nesin’in 1949’da yazdığı üç yazı, “Pamuk Prenses Elizabeth Doğurdu”, “Krallar İşi Azıttılar” ve “Bir Kadın Aranıyor”, sırasıyla Birleşik Krallık Prensesine, İran Şahına ve Mısır Kralına hakaret suçlamasıyla dava konusu oldu. Rıfat Ilgaz da Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olarak davadan payını aldı elbette. Aziz Nesin bu davadan yedi ay hapse mahkum oldu, Rıfat Ilgaz ise 1950 affından faydalanarak hapisten kurtuldu. Şimdi düşününce, bu konuda az da olsa bir gelişme var gibi görünüyor: Hiçbirimiz Amerikan Kralı Trump’a hakaretten mahkemeye verilmedik, en azından şimdilik.
Bütün bu mahkumiyetler, mizah yazarlarının ve çizerlerinin hapishane hapishane memleketi dolaşması, mizahı susturabildi mi peki? Görünen o ki hayır. Gerçi yazılı ve çizili mizah, “yazı”nın değerinin giderek azalması sonucu, biraz gücünü kaybetmiş gibi görünüyor; ama bu Türkiye’ye özgü bir sorun değil, tüm dünyanın meselesi. İngiliz mizah dergisi Punch 2002’de kesin olarak yayınına son verdi. ABD’deki Mad uzun süre can çekişti, kapandı, yeniden açıldı, ama sonunda, 2026 itibarıyla yayınını sürdürmeyi başarmış gibi görünüyor. Fransız Le Canard enchaîné hala yaşıyor. Hara-Kiri artık yok, ama Charlie Hebdo olarak yoluna devam ediyor— onun sorunu devlet sansüründen ziyade, yargısız infaz yapan El-Kaide ya da İŞID benzeri cihatçı örgütlerle.

Bizde ise inanılmaz bir Marko Paşa serüveni var: Aziz Nesin. Rıfat Ilgaz ve Sabahattin Ali’nin Marko Paşa dergisi kapatılınca, yerine Merhum Paşa çıkmış. O da kapatılınca Malûm Paşa, sonra Alibaba, sonra Hür Marko Paşa, sonra Yedi-Sekiz Paşa, sonra Bizim Paşa, sonra Öküz Mehmet Paşa ve son olarak da Medet. 1922’de yayına başlayan ve Aziz Nesin/Rıfat Ilgaz/Sabahattin Ali dergileri kadar radikal olmadığı için pek fazla “kapatılmayan” Akbaba, 1977’ye kadar dayanabildi. Gırgır yok artık; Penguen de kapandı. Ama Leman (eskiden Limon) ve Uykusuz hala bir şekilde yayınlarını sürdürmeye çalışıyorlar.
Öte yandan, mizah daha ziyade televizyon ve stand-up alanlarında güçleniyor günümüzde. Türkiye’de bir “Cem Yılmaz vakası” yaşayarak “konuşma mizahına” iyice aşina olduk; sonra da stand-up internet ve televizyon üzerinden gündelik hayatımıza girdi, yazılı mizahın yerini almaya başladı. Deniz Göktaş, işte bu gelişmenin son aşaması.
Göktaş bir yandan rahatlığı ve pervasızlığıyla, hatta zaman zaman kasıtlı patavatsızlığıyla Cem Yılmaz’ın yolundan gidermiş gibi görünüyor. Ama ondan çok önemli bir farkı var: Politik duruşu gayet radikal ve belirgin; bu konuda da geri adım atmıyor hiç. Zaten gösterisinin tamamında, adında, geri plandaki “koltuktaki kelle”ye kadar, her şeyi göze alarak sahneye çıktığı belliydi.
Ölü Deniz’i YouTube üzerinden izlediğimde gülmekten yerlere devrilmiştim, ama birçok kişi gibi ben de kaygılanmıştım epeyce. Çünkü bence o gösteri ne hakaret, ne kin ne de düşmanlık içermesine rağmen, hedefi on ikiden vuruyordu ve iktidarlarının sonsuzluğu konusunda şüpheye kapılmaya başlayanlar için son derece tehlikeliydi.
Nitekim çoğumuzun korktuğu oldu; Göktaş’ın hayatından seksen sekiz gün çaldılar. Göktaş genç bir kardeşimiz, o seksen sekiz gün ona vız gelir, tırıs gider. (Öte yandan, bekara eş boşamak kolaydır. “Gel sen seksen sekiz gün yat,” derseniz, “Ben o kadar genç değilim,” diye yan çizmeye başlayabilirim.) Sonunda Göktaş’ı içeride tutabildikleri kadar tuttular. Peki ama mizahı öldürebildiler mi?
Nef’î 1635’te idam edildi. Keskin hicivleri yüzünden IV. Murad’ın emriyle baş düşmanı Bayram Paşa’ya teslim edilmiş, sarayın odunluğunda Çavuşbaşı Boynueğri Mehmed Çavuş tarafından kementle boğdurulmuş ve cesedi denize atılmıştı. Bayram Paşa kim? Boynueğri Mehmed Çavuş necidir? IV. Murad’ın ne işler becerdiğini (ya da beceremediğini) kim hatırlıyor? Ama Nef’î’nin Sihâm-ı Kazâ’sı elimizde duruyor. Merak eden okur, Lisan-ı Osmani ile aslını ya da Yeni Türkçe çevirisini okuyabilir.
Mizah dergi (ya da günümüzde YouTube kanalı) kapatarak, kitap (ya da paylaşım) yasaklayarak öldürülemez. Mizah mizahçıyı gözaltına alarak, tutuklayarak, hapsederek öldürülemez. Mizah mizahçıyı öldürerek bile öldürülemez. O kadar hapislerde yatırılan Aziz Nesin, hala dünyanın en önde gelen mizahçılarından biri olarak kabul ediliyor. Boğdurulan Nef’î’nin ömrü, onu öldüren ve öldürtenlerden asırlarca daha uzun.
Mizah böyle öldürülemez. Mizahı öldürmenin tek yolu, onu açıklatmaktır. Çünkü mizah, söylenilen sözden ibaret değildir; söylenmeyen, ima edilen, tersine çevrilen, birbirine çarptırılan anlamların arasındaki muhayyel alanda yaşar. Açıklanan fıkra güldürmez. Bir esprinin “aslında ne demek istediğini” hakimin “huzurunda” anlatmaya başladığınız anda, artık espriden değil, delilden söz ediyorsunuzdur.
Deniz Göktaş’a yapılan tam olarak bu: Onu yalnızca hapiste tutmadılar; sanık sandalyesine oturtup yaptığı esprileri açıklamaya zorladılar. Mizahçıdan mizahını açıklamasını istediğiniz anda, mizahı hukukun diline tercüme etmiş olursunuz. Mizah tam olarak burada ölür.
Ama Göktaş bu oyuna gelmedi: Yaptığı esprileri “açıklamak” yerine, yeni espriler yaptı savunmasında. Mesela, Erdoğan’a “diktatör” demesini açıklarken yeni bir şakaya bağlıyor: “’Diktatör’ ifadesi bir hakaret değil, siyasi bir nitelemedir. Başka bir sanatsal üretimde otokrat denebilir, bir komedyen gösterisinde demokrat diyebilir, benden daha çok güldürebilir.”
Savcıya verdiği ifadede bazı esprileri açıklamak zorunda kalmış tabii; ama bunun da bir nedeni var: Sorgusunda, gösteriyi ve hatta söz konusu cümleleri bile izlememiş olan savcıya şakaları izah etmek zorunda kaldığını söylüyor. Daha da kötüsü, savcı gösteriyi izlemediğini, metinden okuduğunu açıkça söylemiş kendisine. Göktaş, savcının “dalgıçlar” şakasından çıkardığı anlamın kendi söylediğinin tam tersi olduğunu anlatmak zorunda kalmış. Mahkemedeki savunmasında da, “iddianamedeki alıntıda bile suçlamanın zıttı bir anlam çıktığı halde” şakayı sahnedeki haliyle yeniden açıklıyor.
İşte mizahı öldürmeye çalışmak tam da bu: Şakayı açıklatmak. Ama karşınızda zeki bir mizahçı olduğunda bu çaba da tam tersine dönüyor, kendisi yeni bir espriye dönüşüveriyor.
Deniz Göktaş susmayacak belli ki. Ama bizim de onun meydan okumasını ve ötekilerin onu sindirmeye çalışmasını seyirci koltuklarımızdan izlememiz pek de hakkaniyetli değil. Deniz Göktaş hepimizi, hepimiz için güldürüyor, bunun bedelini de hepimiz adına ödüyor. Belki de gülmekle yetinmemenin, gülmekte olduğumuz ağlanacak halimiz için bir şeyler yapmaya başlamanın vakti geldi de geçiyor.














