Bir haftadır borsa rezaletiyle yatıp, borsa rezaletiyle kalkıyoruz. Belli ki birileri gene paraları götürmüş, azıcık paralarıyla borsada “oynayıp” zengin olma, en azından enflasyona direnip hayatta kalma hayalleri kuranlar da gene kaybetmiş. Tam olarak ne döndüğünü kimse tam olarak anlamış değil henüz. İzlediğim birkaç televizyon kanalının haber ve yorumlarından tam bir bilgi edinmek mümkün değil.
Onları bırakıp giderek yaygınlaşan ve giderek daha güvenilir hale gelen YouTube kanallarında gazetecilik yapanlara baktığınızda da durum aynı. Bunların bazıları açık açık “Ben bu işten bir şey anlamadım!” diyor zaten. O zaman da çeşitli uzmanlar konuk edip “bir bilene” açıklattırıyorlar meseleyi. Sonunda gene bir şey anlamadan kalıyorsunuz.
Bu ne sizin (ki ben de dahilim bu kategoriye) süzme salak olmanızdan, ne de açıklama yapan habercilerin, yorumcuların ve uzmanların işlerini iyi yapmamalarından. Açıklanmaya çalışılan şeyin zaten “açıklanamasın, anlaşılmasın” diye kurulmuş olmasından.
Biz bu filmin bir benzerini daha önce de görmüştük:
Hatırlayan kaldı mı bilmiyorum, 1982 Haziran’daki Banker Kastelli krizinde, o zamanın parasıyla 102 milyar TL uçup gitmişti. Yüksek faiz, büyük kazanç ümidiyle parasını Cevher Özden’e kaptıranlar da elleri böğürlerinde öylece kalakalmışlardı da, neyse ki âli devletimiz araya girip bunların bir kısmını telafi etmişti.
O zamanın “Banker Kastelli”si, müthiş dolandırıcı Cevher Özden, ne faiz vadederek toplamıştı paraları biliyor musunuz? En yüksek yüzde 60, bir-iki durumda da yüzde 65. Şimdi ise, faizi günah sayan bir yönetimde yaşıyoruz şükürler olsun. O yüzden son borsa rezaletinde vadedilen “gelir” (dikkat edin, faiz demiyoruz!), yüzde 10 bin. O zamandan bugüne epeyce bir gelişme kaydetmişiz demek ki.
Ama Türkiye bu tür rezaletler konusunda daha çırak sayılır. İkide bir sözü edilen “Ponzi Düzeneği” (Ponzi Scheme) hikâyesini hatırlayalım:
1920’de Boston’da Charles Ponzi adlı İtalyan göçmeni, posta kuponlarındaki uluslararası fiyat farklarından büyük kârlar elde edilebildiğini ileri sürerek insanlardan para toplamaya başladı. Yatırımcılara 45 günde yüzde 50, 90 günde ise yüzde 100 kâr vadediyordu. Ortada bu kârları sağlayacak ölçekte bir ticari faaliyet falan yoktu. Ponzi, önceki yatırımcıların parasını, yeni yatırımcılardan topladığı parayla ödüyor, böylece sistem dışarıdan bakıldığında gerçekten kazandırıyormuş gibi görünüyordu.
Tanım bugün de değişmiş değil: Yeni yatırımcılardan alınan paranın eski yatırımcılara kâr ya da getiri olarak ödenmesi ve bu yeni para akışının kesilmesiyle düzeneğin çökmesi.
Bernie Madoff, Ponzi’nin oyununu Wall Street borsasına taşıdı. Bernard L. Madoff Investment Securities adlı şirketiyle Wall Street’in en tanınmış isimlerinden biri hâline geldi.
NASDAQ’ın kuruluşunda rol aldı ve bir dönem yönetim kurulu başkanlığı yaptı. Milyarderlerin, bankaların, vakıfların ve hayır kurumlarının parasını yöneten saygın bir finansçı olarak kabul gördü.
Ancak yıllarca yönettiği yatırım fonunun arkasında gerçek bir yatırım faaliyeti yoktu. Madoff, müşterilerinden topladığı parayı vaat ettiği biçimde hisse senetlerine yatırmak yerine, yeni müşterilerden gelen paranın bir bölümünü eski müşterilere kâr olarak ödüyordu. Yani Ponzi’nin 1920’deki “numarası”, bu kez bilgisayarlar, elektronik işlem sistemleri ve Wall Street’in prestijiyle donatılarak yeniden piyasaya sürülmüştü.
Düzen onlarca yıl boyunca sürdü. 2008 mali krizinde yatırımcılar paralarını geri istemeye başlayınca Madoff’un elindeki gerçek para bunun çok küçük bir bölümünü karşılamaya yetti. Madoff’un yönettiği fonun hesaplarında yaklaşık 65 milyar dolarlık varlık görünüyordu, ancak bunun büyük kısmı gerçekte hiç var olmayan, kâğıt (ya da bilgisayar) üzerindeki kazançlardan oluşuyordu. Madoff Aralık 2008’de FBI tarafından tutuklandı, 2009’da mahkeme tarafından 150 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve 2021’de cezaevinde öldü.

“Münferit vakalar” mı?
1920’de Charles Ponzi’den şu anda Türkiye’de yaşamakta olduğumuz borsa rezaletine kadar, bu olaylar birer “münferit vaka”, işlemekte olan bir düzenin içinde her zaman olabilecek olan birer yol kazası mıdır? Yoksa kapitalizmin serbest para piyasası düzeninin yapısal bir zaafını mı gösterir bize?
Her zaman olduğu gibi burada da, inanılmaz hırsızlıkları, vurgunları, binlerce, bazen on binlerce insanın mağdur edilmesini hayal edebiliyoruz, hatta zaman içinde bunların romanlarını yazıp filmlerini bile çekebiliyoruz. Ama “Borsa” dediğimiz şeyin kendisinin nasıl bir sömürü düzeninin belkemiği olduğunu ve borsasız bir hayatın nasıl varolabileceğini hayal edemiyoruz bir türlü. Sanki “Borsa” doğal bir oluşum; sanki o “Büyük Patlama”dan ya da ilk canlının denizlerden karaya çıkmasından beri var, sonsuza kadar da varlığını sürdürecek.
Oysa bizim bugün “borsa” olarak tanıdığımız şey, kapitalizmin gelişim süreci içinde ortaya çıkan bir icat. Kapitalizm gelişip yaygınlaştıkça, rekabet uluslararası düzeye yayıldıkça ve işçi sınıfı haklarını talep edip bunların bir kısmını alarak kapitalistlerin kâr oranlarını sınırladıkça, bireysel sermayedarın mali olanakları sermayenin istenen hızla büyümesine yetmemeye başladı.
Bunun çözümü de şöyle bulundu: Kapitalist kuruluşları “halka arz edersiniz”, yani az bir parası olan herkesi hisse senedi satın alarak “sermayedar olmaya” davet edersiniz. Bunun sayısız faydası vardır sermaye açısından.
Birincisi, esas kapitalistin kârına pek fazla dokunmadan yatırım finansmanının hızla büyümesine olanak tanınır, ikincisi de biraz para biriktirebilmiş orta sınıfların, hatta işçi sınıfının küçük bir kısmının, kendini “sermayedar sanması”, böylece de işçi sınıfı yerine sermaye sahipleriyle özdeşleşmesi sağlanır.
Kuşkusuz alınıp satılan bu hisse senetleri size üretimin yapısı hakkında karar verme olanağı tanımaz. Hatta önemli bir gelir bile sağlamaz. Çoğunluk bu alış-verişten “kâr payı” almaktansa, bunu yatırımına katıp hissesinin değer kazanmasını bekler. Yani kısacası, bu yolla kapitalist filan olamazsınız, olsa olsa büyük sermayenin milyonlarca küçük finansöründen biri olursunuz.
Peki bu yolla kazanan, hatta zengin olan kimse yok mu? Olmaz olur mu? At yarışlarından zengin olan, Milli Piyangoda kazanan birçok insan gibi, bu yolla zengin olan birileri de var. Borsada “oynayan” insanların büyük çoğunluğu, alıp sattıkları hisse senetlerinin gerçek üretim sürecinde neye denk düştüğünü bilmez.
Bir şirketin ne ürettiğini, bunu nasıl ürettiğini, işçilerin ne yaptığını, üretimin geleceğinin ne olduğunu da bilmez; zaten muhtemelen merak da etmez. Onun için önemli olan hissenin fiyatının yükselip yükselmeyeceğidir. Bu bakımdan borsa, at yarışlarına benzer. Bir at üzerine bahis oynayan kişi, atın gücünü, sağlığını, antrenman durumunu, hatta yarış anındaki “psikolojisini” doğrudan bilemez.
Bu yüzden tahminlerini, atlar hakkında kendisinden daha fazla bilgi sahibi olduğunu varsaydığı aracılardan, yani “tüyo” verenlerden edinir. Borsada da aynı şey olur: yatırımcı şirketin gerçek durumunu öğrenmeye çalışmak yerine, borsa analistlerinin, broker’ların, “içeriden” bilgi sahibi olduğu söylenenlerin, finans medyasının ve birbirlerine tüyo veren diğer yatırımcıların kanaatlerinin peşinden gider.
Sorun tam da burada başlıyor işte: Böyle bir “borsada oynama” anlayışı, yalnızca yanlış tahminlere değil, bilginin kasten çarpıtılmasına da olağanüstü elverişlidir. Bir at hakkında yanlış bilgi yayarak bahisçileri yanıltmak nasıl yarışın kendisinden bağımsız bir dolandırıcılık alanı yaratıyorsa, bir şirketin değeri, geleceği ya da kârlılığı hakkında yanlış bilgi yaymak da borsa için aynı işlevi görür.
Dolayısıyla mesele yalnızca arada bir ortaya çıkan birkaç sahtekâr değil. Bilgiye hiçbir zaman tam olarak sahip olunamayan ve gelecekteki değerin bugünden fiyatlandırıldığı bir sistemde, sahtekârlık için sürekli bir alan yaratılmış demektir. Kastelli’den Ponzi’ye, Madoff’tan daha büyük finansal skandallara kadar tekrar tekrar ortaya çıkan şey, bu alanın zaman zaman kötü niyetli kişiler tarafından kötüye kullanılabilecek olmasıdır; çünkü yapısı böyle kurulmuştur bir kere. Yani, dolandırıcılar değişse de mekanizma sabit kalır.
Marx, sermaye kılığında dolaşıma giren ama meta olarak ya da üretim sürecinde herhangi bir maddi temeli olmayan paraya “kurgusal (fiktives) sermaye” diyordu. Hisse senedi gerçek sermayenin kendisi değildir, gelecekte bu sermayenin yaratacağı düşünülen artı-değer üzerinde bir mülkiyet hakkıdır. Bu hak piyasada kendi başına alınıp satılabildiği için fiyatı, temsil ettiği gerçek sermayenin hareketinden bağımsız olarak oluşabilir. Böylece borsada alınıp satılan şey giderek üretimin, ürünün kendisi değil, gelecekteki üretim üzerindeki bir talep, bir beklentidir. Marx’ın deyimiyle, bunlar “gelecekteki üretim üzerindeki birikmiş talepler, hukuki haklar”dır.
Yani kısacası, Borsa, bizim geleceğimizden ödünç aldığımız değerlerin alınıp satıldığı yerdir. Her borç, yarına ertelenir; aldığım her hisse senedi torunumun, ya da başkalarının torunlarının yapacağı üretim üzerine konulmuş bir ipotektir.
Bazen de bugün olduğu gibi patlayıverir bu düzenek. Birileri kaybeder, göstermelik birkaç kişi hapse girer. Zaman geçecek, tıpkı Ponzi’yi, Kastelli’yi, Madoff’u unuttuğumuz gibi bu rezaleti de unutacağız; umudumuzu gene “Borsaya” bağlayacağız. Ta ki borsaların olmadığı, yarınımızı bugünden alıp-satmadığımız bir dünyayı hayal etmeyi başarana dek.














