Yener Orkunoğlu yazdı: Hegel’de dinin iki yüzü

Hegel’in görüşlerini anlatma inadım devam ediyor. Bugün Hegel’in din hakkındaki görüşlerini ve bu görüşlerin evrimini kısaca ele alacağım.

Bilindiği gibi Hegel’in, Suhrkamp Yayınevi tarafından Almanca yayımlanan bütün eserleri 20 ciltten oluşuyor. Toplam eserlerin iki cildi, yani 16. ve 17. cilt Din Felsefesi Üzerine Dersler kitabını içeriyor ve neredeyse 1000 sayfadan oluşuyor. Dolayısıyla bu makalede, Hegel’in din konusundaki görüşlerinin tüm ayrıntılarıyla anlatılmayacağı açıktır. Bu nedenle çok genel bazı noktalara değinmekle yetineceğim. Hegel’in din anlayışı konusunda daha etraflı bilgi için Prof. Dr. Doğan Göçmen’in Hegel ve Marx başlıklı kitabını özellikle tavsiye ederim.

Özellikle din konusunda sosyalistler arasında yaygın olan, dini hor gören, onu toplumsal bir sorun değil de cahillikle özdeşleştiren sorunlu din anlayışının aşılması için, bu makalenin bir tartışma zemini açmasını temenni ediyorum.

Hegel’in din hakkındaki düşünceleri belli süreçlerden geçmiştir. Gençlik yazılarında dini, despotizmin sessiz ortağı olarak sert biçimde eleştirirken, olgunluk döneminde onu insan aklının ve evrenin en derin anlamını kavrama yollarından biri olarak yeniden konumlandırır. Bu değişimin nedenleri ayrı bir yazının konusu olabilir.

Ancak Hegel konusunda araştırma yapan bazı yazarlara göre, bu dönüşüm, basit bir fikir değişikliği değildir. Aksine, insanın kendisiyle, doğayla, toplumla ve Tanrı’yla kurduğu bağın karşılıklı çatışmalar ve çözümlerle gelişen bir hikâyesidir. Ayrıca bu dönüşümde, Fransız Devrimi’nin yarattığı toplumsal çalkantılar ve Jakoben terör dönemi sonrası Hegel’in kurumların gerekliliğini kavraması da belirleyici olmuştur.

Bu yazıda, Hegel’in din anlayışını üç eksen üzerinden ve son bölümde Marx’ın buna getirdiği radikal itirazla birlikte okumaya çalışacağım:

  1. Yabancılaşma–din–özgürlük hattı,
  2. Erken dönem ile olgun dönem arasındaki gerilim,
  3. Dinin siyasal işleviyle derin düşünsel içeriği arasındaki ilişki.
Hegel'de özgürlük ve akıl

Din, kilise ve despotizm

Hegel’in gençlik dönemi yazılarında din, ağırlıklı olarak toplumsal, siyasi ve ahlaki açıdan eleştirilen bir konudur. Bern kentinde geçirdiği yıllarda (1793-1796) Hristiyanlığa, özellikle de kurum haline gelmiş yapısına son derece mesafeli yaklaşır. Ona göre kilise, baskıcı iktidarlarla gizli bir iş birliği içindedir; bu durum bireysel özgürlükleri kısıtlar ve tek adam yönetimini güçlü kılar.

İnsanlar toplumsal bağlar yerine kendi kişisel çıkarlarına odaklandıkça, aralarındaki dayanışma zayıflar. Kurumsal din ise bu kopuşu ve ayrışmayı onaylayan bir güç haline gelir. Hegel bu erken aşamada, Antik Yunan’daki gibi toplumun ortak duygularını ve özgürlük ruhunu yansıtan samimi bir “halk dini” özlemi duyar.

Burada gözden kaçırılmaması gereken hassas bir nokta vardır: Hegel’in derdi doğrudan insanların dini inancıyla değil, dinin kurumlar ve siyaset tarafından bir baskı aracına dönüştürülmesidir. Bu ayrım, onun ileriki yaşlarında dinin düşünsel ve felsefi derinliğine odaklanmasını kolaylaştıracaktır. Yani genç Hegel inancın kendisine değil, iktidarla el ele verip insanları baskılayan kurumsal dine karşı çıkmaktadır.

Frankfurt: Kırılmanın eşiği

Hegel’in din hakkındaki bakış açısındaki asıl büyük değişim Frankfurt döneminde (1797-1800) gerçekleşir. Bu aşamadan itibaren din, sadece siyasi bir eleştiri konusu olmaktan çıkar; insanın varoluşunu ve evrenin yapısını anlamlandırma çabası olarak görülmeye başlanır. 1800 yılında kaleme aldığı “Sistem Fragmanı” adlı kısa metin, bu düşünsel dönüşümün açık bir özetidir.

Hegel bu metinde dini, “insanın geçici ve sınırlı hayatını daha büyük, sonsuz bir bütünlüğe bağlama çabası” olarak tanımlar. Artık temel amacı baskıcı dinsel kurumları yıkmak değil, dinin insan ile evren arasında kurmayı vaat ettiği barış ve uzlaşıyı felsefi olarak temellendirmektir. Böylece parçalanmışlık ile bütünlük, insan ile Tanrı arasındaki karşılıklı etkileşim, Hegel’in ana gündemi haline gelir.

Bu bakış açısı değişimi küçük bir detay gibi görünse de aslında Hegel’in tüm felsefi sisteminin temel taşlarından birini oluşturur. İlk yıllarında dini, toplumsal özgürlük değerleri üzerinden değerlendirirken, olgunluk yıllarında dini, her şeyi var eden büyük aklın kendini adım adım geliştirme sürecinin zorunlu bir durağı olarak görür.

Jena kentine taşınmasıyla (1801) bu düşüncesi daha netleşir. Hegel artık evrensel hakikati kavramanın en olgun yolunun din değil, felsefe olduğuna inanmaya başlar. Din, hakikati semboller, hikayeler ve hayaller düzeyinde sunarken; felsefe aynı hakikati net kavramlar ve mantıksal düşünce düzeyinde açıklar. Böylece din yok sayılacak bir yanılsama değil, hakikate ulaşma yolundaki önemli, fakat aşılması gereken bir basamak olarak kabul edilir.

Doğal din, bireysel din, mutlak din

Hegel’in olgunluk döneminde din, insanlığın ve Mutlak Tin’in (Absoluter Geist) gelişimini yansıtan üç temel aşamada incelenir. Ancak belirtmek gerekir ki bu üç aşama, Hegel’in din felsefesinin tamamını kapsamaz; dinin kavramı, bilinç biçimleri, kült, cemaat ve tarihsel dinler de bu çerçevede ele alınır. Hegel’in “açımlanmış din” (offenbare Religion) ile “Tamamlanmış din” (vollendete Religion)  arasında kurduğu ilişki de yorumcular arasında tartışmalıdır. Bu makalede yalnızca ana hatlar ele alınmaktadır.

İlk aşama olan doğa dininde insan, henüz kendisini doğadan ayrı bir varlık olarak göremez ve tanrısal olanı ağaç, güneş, taş gibi doğanın doğrudan nesnelerinde arar. Bu aşamada Tanrı, doğadan ayrı bir varlık olarak değil, doğanın ta kendisi olarak düşünülür. Hegel’e göre doğal din, kavraması en güç olan dindir; çünkü anlayışımıza en uzak, en ham ve eksik halidir.

İkinci aşama olarak Hegel, doğal dinden sonra gelen aşamayı “tinsel bireysellik dini” olarak adlandırır; burada tanrısal olan, artık doğanın kendisi değil, bilinçli bir varlık veya özne olarak temsil edilmeye başlar. Bu din biçimi, Tanrı ile insan arasındaki birliğin daha bilinçli bir düzeyde kavrandığı bir gelişim aşamasıdır. Hegel’in erken dönem yazılarında ortaya koyduğu “öznel din” ve “nesnel din” ayrımı da bu bağlamda önem taşır; öznel din, kalpten gelen ve bireysel ihtiyaçlardan kaynaklanan bir inanç biçimidir. Bu evrede Tanrı anlayışı doğadan kurtulur; mitoloji ve destanlar veya insan biçimli heykeller gündeme gelir.

Hegel’e göre din felsefesinin zirvesini oluşturan üçüncü aşama “mutlak din”dir. Hegel bu noktada, “açımlanmış din” vahiy dini) olarak adlandırdığı Hristiyanlığın en gelişmiş din olduğunu ileri sürer. Çünkü bu aşamada, doğal dinin maddeselliği ile bireysel dinin iç dünyası aşarak (Aufhebung,) yeni bir Tanrı anlayışı ortaya çıkmıştır. Tanrı, artık hem tabiat hem de bilinçli özne, yani Tin olarak tam anlamıyla kavranır.

Mutlak din, Tanrı’nın kendisini insanlığa açtığı, Tanrı ile insan arasındaki uçurumun karşılıklı birsüreçle ortadan kalktığı ve yeniden bir araya gelmenin gerçekleştiği aşamadır. Bu dinde, Tanrı’nın üçlü doğası (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) gibi kavramlar, Tin’in kendini tam olarak gerçekleştirmesinin bir ifadesi olarak görülür. Ancak Hegel, Hristiyan teolojisinin Aşkın Tanrı anlayışını eleştirerek, onun aşkın teolojik yapısını felsefi düzeyde sekülerleştirip aklın alanına çeker.

Hegel’in Hristiyanlığa yaklaşımı ne tamamen olumlu ne de tamamen olumsuzdur; bu durumu zıtlıkların çatışması ve birleşmesiyle ilerleyen düşünce yöntemiyle (diyalektik) temellendirir. Hegel açısından din, insan zihninin gelişimi için son derece önemli ve zorunlu bir aşamadır; ancak dinin daha üst bir kavrayışla, yani felsefe ile aşılması gerektiğini düşünür.

Hegel, Hristiyanlığı en gelişmiş din saydığı için ona olumlu yaklaşır; ancak bu olumluluk koşulsuz değildir. Hegel aynı zamanda pozitif/kurumsal Hristiyanlığı sert biçimde eleştirir. “En gelişmiş din” olması, onun nihai ve aşılamaz olduğu anlamına gelmez; din, felsefe tarafından aşılır.

Tanrı’nın insan biçiminde görünmesi, Mutlak Tin’in somutlaşması ve insanla Tanrı arasındaki sonsuz mesafenin kapanması anlamına gelir. Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi de onun “İdeanın önce kendinden uzaklaşıp sonra kendini tekrar bulması” şemasıyla örtüşür; bu, hakikatin ilk evrensel biçimidir.

Öte yandan Hegel, dinin olumsuz yanına da dikkat çekmekten geri kalmaz. Hegel’e göre dinin olumsuz yanı, hakikati kavramlarla değil imgeler, simgeler ve mitlerle sunmasıdır. Tanrı’nın tarihsel bir figür ya da gökte bir varlık gibi tasavvur edilmesi, hakikati zihnin dışında bir nesne gibi gösterir. Kısacası din, hakikati hissettirir ama felsefi zorunlulukla kanıtlayamaz.

Hegel açısından felsefe, dini aşar (kapsayarak ve koruyarak bir üst aşamaya taşır). Din tümüyle reddedilip, bir kenara atılmaz; içerdiği hakikat felsefede mantıksal düzeye yükseltilerek muhafaza edilir. Bu hakikat, sonsuz ile sonlunun özde bir ve özgür olduğu, gerçekliğin akılla kavranabilir bir bütün oluşturduğu fikridir.

Din yanlış olduğu için değil, hakikati kavramlar yerine imgelerle sunduğu için eksiktir. Din ve felsefe aynı içeriğe sahiptir; ancak burada mesele duygu değil, tasavvur (Vorstellung) ile kavram (Begriff) arasındaki form farkıdır. Din onu tasavvur düzeyinde sunar, felsefe kavram düzeyinde kavrar.

İşte Hegel’e göre din, insanlığın çocukluk ve gençlik dönemindeki o “masal/resim” aşamasıdır. Felsefe ise insan aklının olgunlaşarak o resmin arkasındaki saf mantığı kavramasıdır. Bu nedenle din çok değerlidir ama insanlık düşünsel olarak olgunlaştıkça felsefeye evrilerek aşılması gerekir.

Tanrı arayışı, özgürlük arayışıdır

Hegel’in din felsefesindeki en çarpıcı iddialardan biri şudur: “Tanrı arayışı esasen insanın özgürlük arayışının bir ifadesidir.” İnsan, Tanrı’yı ararken ve O’na yönelirken aslında özgürlüğünü arar; bu süreçte kaybettiği özünün bilincine varır.

Buradan hareketle felsefenin temel bir amacı ortaya çıkar: insandan uzakta, gökyüzüne atfedilmiş olan tanrısal özü yeniden yeryüzüne indirmek. İnsandan koparılmış kutsal değerler, insanla yeniden buluşturulmalıdır.

Çünkü bu süreç, insanın kendine yabancılaşmasını aşma mücadelesidir. Hegel’e göre insan, Tanrı’ya aktardığı özünü ve sonsuz yaratıcılığını kendi dışında ulaşılmaz bir nesne olarak aramamalıdır.

Hegel bu amacı üç büyük eser üzerinden işler: Tin’in Fenomenolojisi, bilincin tarih içindeki gelişimini ve yabancılaşmayı aşarak özgürleşmesini anlatır; Hukuk Felsefesi, bu özgürleşmenin yeryüzünde, toplumsal ve hukuki kurumlar aracılığıyla nasıl gerçekleştiğini açıklar; Din Felsefesi Üzerine Dersler ise din olgusunu tarihsel evrimi ve teolojik formlarıyla ele alır.

Burada özgürlüğün ne olduğu da netleşir. Gerçek özgürlük, dışsal bir otoriteye körü körüne itaat etmek değildir. Kurallara sıkışmış, kalıplaşmış bir dine itaat etmek de tek başına gerçek özgürlük sağlamaz. Gerçek özgürlük, insanın kendi aklının sonsuzluğunu ve Tin ile birliğini fark etmesidir; insan ancak bu şekilde tam anlamıyla özerk hâle gelir.

İkinci yabancılaşma: Ampirizmin solucanı

Hegel, modern çağ insanının zihinsel darlığını da sertçe eleştirir. Özellikle sığ ampirizme, yani olguları birbirine bağlayan akılsal bütünü gözden kaçırıp, yalnızca gözle görülen, elle tutulan deney verileriyle yetinen anlayışa karşı çıkar.

Ona göre sadece somut dünyayla sınırlı kalan insan, tinsel derinliği unutmuştur. Empirik felsefenin modern insan adeta bir solucan gibidir; yalnızca maddesel toz ve suyla yetinmeye çalışmaktadır. Yalnızca deney verileriyle sınırlı kalmak, insanı sonsuzluğundan koparır ve bu tutum, insan zihninde ikinci bir yabancılaşma türü yaratır. Felsefe ve din ise insanı bu yüzeysellikten kurtarır; onu sığ maddesel bakış açışından çıkarıp kaybettiği derinliği yeniden hatırlatır.

Kısaca Hegel, insan hakkında iki türlü yabancılaşmaya (biri dinsel aşkınlık-uzaklık, diğeri ampirik sığlık) dikkat çeker. Hegel’in, insanın hem gökyüzündeki ulaşılmazlığa hem yeryüzündeki maddesel darlığa karşı ileri sürdüğü görüşleri ilginçtir.

Din, felsefede aşılır

Hegel’e göre dinin tarihsel süreçte hazırladığı çok önemli bir düşünsel zemin vardır. Din, insan bilincinin yalnızca duyusal ve görünen dünyadan ibaret olmadığını öğretmiştir. Evrende evrensel, tinsel ve mutlak bir hakikatin var olduğunu hissettirmiştir.

İnsanlık din sayesinde yalnızca biyolojik ihtiyaçlarını düşünen bir varlık olmaktan çıkmış, kendi sonlu varlığının ötesinde sonsuz bir öz taşıdığını fark etmiştir. Din, ilk aşamadaki yabancılaştırıcı biçimine rağmen zihni evrensel değerlerle, sonsuzluk ile tanıştırmış, böylece felsefi aklın doğuşuna zorunlu bir zemin hazırlamıştır.

Ne var ki, din, bu zemini hazırlamakla kalmaz; mutlak hakikati imgesel tasarımlar ve sembollerle sunar. İnsan bilinci geliştikçe ve özgürleştikçe yeni bir ihtiyaç doğar; çünkü dinsel tasarımların yerini kavramsal akıl yürütme almak zorundadır.

Hegel bunu şöyle ifade eder: “Dindeki içerik ile felsefedeki içerik aynıdır. Fakat din, mutlak hakikati imge ve tasarım biçiminde kavrar. Felsefe ise aynı içeriği kavramın saf düşünce biçimine yükseltir.” Bu bakımdan felsefe dini asla yok etmez; aksine onu kapsayarak bir üst düzeye taşır. Din, gelişimin zorunlu ilk adımı olarak zemini hazırlamıştır; felsefe ise dinin özgürlük arayışını saf akılsal boyutta tamamlar.

Erken eleştiri kayboldu mu?

Peki genç Hegel’in siyasal eleştirisi olgun sistemde tamamen silinir mi?

Dürüstçe kabul etmek gerekir ki olgun Hegel, erken dönemindeki radikal iktidar eleştirisinden belirgin biçimde uzaklaşmıştır. Dolayısıyla gençlik yıllarındaki devrimci kurum eleştirisi büyük oranda evcilleşmiştir. Ancak bu muhafazakar dönüşüme rağmen, erken dönem eleştirinin mantıksal izleri tamamen yok olmaz.

Hegel, kurallara sıkışmış bir dine itaatin tek başına gerçek özgürlük sağlamayacağını söylerken, aslında Bern yıllarındaki kurumsal din eleştirisini farklı bir dille sürdürür. Jena’da din ile felsefe arasındaki ilişki yeniden kurulur: din tasarım düzeyinde bir birlik sunar, felsefe ise bu birliği kavram düzeyinde yeniden üretir. Yani Olgun Hegel muhafazakar eğilim göstermiş olsa da,  dini felsefeden alt bir basamağa koyarak dinsel otoritenin mutlaklığını sınırlandırmaya devam etmiştir.

Özet

Hegel’in din anlayışındaki değişim, onun sisteminin bütünlüğü içinde anlaşılmalıdır. Erken dönemde din, politik bir eleştiri nesnesiyken; olgun dönemde felsefi bir uzlaşma alanı olarak yeniden yorumlanır. Ama her iki dönemde de asıl mesele aynıdır: insanın kendine yabancılaşmasını aşması ve özgürlüğüne kavuşması.

Hegel, Antik Yunan’daki araya hiçbir engelin girmediği bütünlüğü olumlar; ancak bunun henüz bilincine varılmamış, çocuksu bir aşama olduğunu söyler. İnsanlık bu sınırlı bütünlükten çıkarak gelişmiştir; yabancılaşmayla, çelişkilerle ve ayrışmayla yüzleşerek olgunlaşmıştır.

Temel hedef, Tanrı’yı insandan kopuk ulaşılmaz bir varlık olarak bırakmamaktır. Kutsal olan, kavramsal akıl yoluyla insan bilinciyle bütünleştirilmelidir. Toplumsal yaşamla birleşen kutsallık, hakiki özgürlüğü yeryüzünde yeşertecektir.

Böylece başlangıçta dışarıda aranan sonsuzluk yeryüzüne iner; tekil bilgi, diyalektik akıl yoluyla evrensel öze bağlanır. İnsan hem dinsel yabancılaşmanın yarattığı acizlik durumunu aşar, hem de yalnızca maddesellikle yetinen solucan seviyesindeki dar bilincini aşar. Tanrısal olan, insan aklının yaratıcılığı ve sonsuzluğudur.

Bu süreç, bir şeyi ortadan kaldırmadan koruyarak ve bir üst aşamaya taşıyarak geliştirme sürecidir. Ve burada bir kez daha açığa çıkar ki: Tanrı arayışı, esasen insanın özgürlük arayışının bir ifadesidir.

Marx’ın Hegel’e eleştirisi

Marx’ın eleştirisi yalnızca din felsefesine yönelik değildir; esas olarak Hegel’in hukuk felsefesini ve devlet anlayışını hedef alır. Marx, din eleştirisini doğrudan dünyevi bir mücadeleye dönüştürerek köklü değişim arzular. Bu bakımdan Marx’ın din eleştirisi, Hegel’in din felsefesinin bir devamı değil, ona yöneltilmiş radikal bir itirazdır. Karl Marx, Hegel’in dini toplumsal çelişkilerin insana yansıyan edilgen bir gölgesi olarak ele alan yaklaşımını yetersiz bulur. Ona göre Hegel, dini düşünsel bir kategoriye indirgeyerek sorunun kökenindeki maddi gerçekliği ıskalamıştır.

Marx, ünlü Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı eserinde dinin toplumsal işlevini şöyle ifade eder: “Din, ezilen insanın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir düzenin ruhudur. O, halkın afyonudur.” Bu perspektifte din, halkın kendi yabancılaşmasını ve yoksulluğunu katlanılabilir kılmak için başvurduğu yanılsamalı bir sığınaktır. Marx, Hegel’in aksine dinin ortadan kalkmasını soyut felsefi tartışmalara değil, insanı dine muhtaç bırakan sömürü koşullarının yok edilmesine bağlar: “Halkın yanılsamalı mutluluğu olan dinin kaldırılması, halkın gerçek mutluluğunun talebidir.”

Sonuç olarak Marx, din eleştirisini doğrudan dünyevi bir mücadeleye dönüştürerek köklü değişim arzular.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş