Yener Orkunoğlu yazdı | Türk-İslam sentezinin çöküşü: Kürt sorunu ve Alevilik

Son zamanlarda Hegel’e ağırlık vermemin nedeni, karmaşıklaşan dünyayı, Ortadoğu’yu ve ülkemizi tek yanlı analizlerin hatasından koruyacak diyalektik bir bakış açısına şiddetle ihtiyaç duymamdır. Ancak bazı dostlarım ve yakın çevrem bana şu eleştirileri yöneltiyorlar:

“Neden hep soyut felsefi kavramları, tinin dolaşımını ya da diyalektiği yazıyorsun?” veya “Neden yaşadığımız topraklardaki güncel sorunlara, etnik gerilimlere ve toplumsal krizlere dair bir şeyler yazmıyorsun?”

Dünya genelinde, Ortadoğu’da ve Türkiye’de yaşanan sarsıcı gelişmeleri YouTube kanalımda ele alırken, güncel olanı anlık tepkilerle değil, daha derin bir düşünsel süzgeçten geçirme ihtiyacı duydum. Hegelci diyalektiğin bize sunduğu rehberlikle, güncel bir meseleyi köklü bir felsefi bakış açısıyla ele almanın elzem olduğuna inanıyorum.

Yener Orkunoğlu yazdı | Türk-İslam sentezinin çöküşü: Kürt sorunu ve Alevilik
Yener Orkunoğlu yazdı | Türk-İslam sentezinin çöküşü: Kürt sorunu ve Alevilik

Bu yazının temel gayesi; Türk-İslam sentezinin dayattığı tekçi kimlik kurgusunun toplumsal dokuya verdiği zararları teşhis etmek ve bu sığ sarmaldan çıkış yollarını aramaktır. Bu konuyu ele almamı tetikleyen ise iki kritik tarihsel ve güncel eşiktir: Birincisi, Kürt sorununun çözüm sürecinde yaşanan tıkanıklıklar ve açmazlar; ikincisi ise Alevilerin, tarihteki Yavuz-İdris-i Bitlisi ittifakının bugüne uzanan tekçi zihniyetine karşı yükselttikleri haklı ve meşru itirazlardır.

Bu yazıda, Türk-İslam sentezindeki “sentez” kavramı, Hegel’in aşarak koruma (Aufhebung) anlamında kullanılmamaktadır. Bu sözcük orada; bilakis zorlama bir toplama, tepeden inmeci, dayatmacı ve tarihsel olarak katılaşmış bir düşünce kalıbı karşılığında yer almaktadır.

Türk-İslam sentezi, görünürde Türk millî kimliği ile İslam inancını uzlaştırmayı hedefleyen bir düşüncedir. Ancak bu yapı, özünde İslam’ı en başından daraltarak doğrudan Sünniliğe indirgemektedir. Perde arkasında ise bu sentez, Türkiye’nin en derin yaralarından biri olmuştur. Çünkü bu sentez; Kürtler, Aleviler, Süryaniler ve diğer tüm farklı kimlikler üzerinde sürekli bir baskı, yok etme ve şiddet aracı olarak işlev görmüştür.

Bu yazının amacı, Türk-İslam sentezinin neden Türkiye’nin demokrasi yolunda aşılması gereken tarihsel bir engel olduğunu açıkça gözler önüne sermektir. Burada yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için hemen şunu vurgulamam gerekir: Bireyler ve uluslar için hem millî kimlik hem dinsel kimlik konusu önemlidir. Her birey ve her ulus, elbette kimliğinden gurur duyar. Birey “Türk olduğum için gurur duyuyorum” veya “Kürt olduğum için mutluyum” diyebilir. Bu, son derece doğaldır. Ancak devlet, “Ben şu ya da bu etnik/dini kimliğin devletiyim” derse, asıl büyük sorun işte o zaman başlar.

Zira Türk-İslam sentezinin devletin resmî ideolojisi hâline gelmesi iki açıdan sorunludur: Birincisi, ulus ile devlet birbiriyle yapay bir şekilde özdeşleştirilmektedir. Oysa ikisi birbirinden tamamen farklıdır. Çünkü ulusal kimlik, dilsel ve kültürel bir bağı ifade eder; devlet kimliği ise rasyonel olan, hukuki ve siyasi bir aidiyeti temel alır. Bir ulusun kimliğini, devletin değişmez kalıbı hâline getirmek, devletin evrensel hukuk ve siyasi temellerini aşındırmak demektir. İkincisi, Türk-İslam sentezi, topluma zorla giydirilen dar bir elbise olarak, çok sayıda etnik grup ve kültürü barındıran Anadolu topraklarına fazlasıyla dar gelmektedir.

Bu açıdan bakınca Türk-İslam sentezi, farklılıkları yok sayan ve tarihsel gelişimini durduran sığ ve yüzeysel bir yaklaşımdır. Gerçek bir devlet, içindeki Kürtleri, Alevileri, laikleri ve tüm diğer farklı grupları kendi özgün kimlikleriyle kabul ettiğinde güçlü ve adil olur. Oysa Türk-İslam sentezi, İslam’ı sadece Sünnilikle sınırlayarak diğer inanç ve grupları dışlar ve herkese zorlama bir birlik anlayışı dayatır. Bu yaklaşım toplumsal barışı getirmek bir yana, sürekli bir gerilim ve çatışma üretir. Dolayısıyla Türk-İslam sentezi çökmüş bir ideoloji olarak Türkiye’nin gelişmesinin önündeki engellerden biridir.

Tarihsel kökenleri: Ziya Gökalp’ten Aydınlar Ocağı’na

Türk-İslam sentezinin fikri temelleri, Osmanlı’nın son döneminde Ziya Gökalp tarafından atılmıştır. 1918 yılında yayımlanan, “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eserinde dönemin birbirine rakip üç ideolojik akımını—Türkçülük, İslamcılık ve Batıcılık—uzlaştırmayı amaçlar.

Gökalp, ulus inşa projesinde dini, millî kimliğin tamamlayıcısı olarak konumlandırılırken, tercih edilen din, Sünni Ortodoks inancı olmuştur. Dolayısıyla İslam dini en baştan daraltılmış, Alevilik, kültürel folklorik alana itilerek, Alevilik ve farklı inançlar bütünüyle dışlanmıştır.

Ancak Türk-İslam sentezi, daha sonra milliyetçi-muhafazakâr bir düşünce kuruluşu olan Aydınlar Ocağı tarafından daha da sistemleştirildi. Aydınlar Ocağı’nın temel amacı, sol ve sosyalist düşüncenin yükselişine tepki olarak Türk sağının milliyetçi ve İslamcı kanatlarını birleştirmekti. Bu çerçevede geliştirdiği Türk-İslam Sentezi, 12 Eylül 1980 faşist askerî darbesinden sonra resmî ideolojiye eklemlenerek devletin resmî ideolojisi ve resmî politikası hâline getirildi.

Peki, bu sentez neyi amaçlıyordu? Tek tip bir Türk ve Sünni Müslüman kimliği yaratmak… Bu kimliğin dışına çıkan herkes “öteki” ilan ediliyordu. Oysa Türkiye, etnik ve inançsal açıdan son derece zengin bir coğrafyadır. Bu zenginliği yok sayan bir proje, baştan çatışma ve baskı üretmeye mahkûmdur.

Demokratikleşme, ancak bu zenginliğin eşit haklar zemininde tanınmasıyla mümkün olabilir; sentez ise tam tersine, bu tanımayı engeller. Sentez, “Türk” ve “Sünni Müslüman” unsurlarını kaynaştırmaktadır. Bunun sonucu, Kürt, Alevi, Süryani gibi “öteki” konumundaki kimlikleri yapının dışına iter. Ötekini dışlayan veya eritmeye çalışan bu temel gerilim, demokratik anlaşma yollarını sürekli olarak tıkar.

Kürtlere karşı baskı

Türk-İslam sentezinin en belirgin mağdurlarından biri Kürtlerdir. Sentezin temel fikri, “Türk” ile “Sünni Müslüman”ı aynı kabul etmektir. Bu durum Kürt kimliğini görünmez kılmayı, yok etmeyi veya tamamen inkâr etmeyi doğurur. Bu anlayış, Kürtçenin yasaklanmasından Kürt kökenli isyanların bastırılmasına kadar uzanan bir şiddet sürecini yol açmıştır.

Özellikle 1990’lı yıllarda Türk-İslam sentezi, siyasi şiddetin haklı çıkarma kılıfı hâline gelmiştir. “Devletin Bekası” adı altında, Kürt kimliğine sahip çıkanlar “bölücü” ilan edilmiştir. Köy boşaltmaları, gözaltılar ve faili meçhul öldürmeler bu sentezin gölgesinde gerçekleştirilmiştir. Oysa aynı sentez, “Sünni ümmet” sözüyle kâğıt üzerinde tüm Sünni Müslümanları kucaklıyor görünse de gerçekte Kürtleri etnik özellikleriyle bu kucaklamanın dışına itmiştir.

Sentez, Kürtleri ancak “Türkleştikleri” ölçüde Sünni Müslüman kardeş sayan samimiyetsiz bir anlayış üretmiştir. Bu çelişki, sentezin demokratik bir toplum kurmaya değil, aksine etnik ayrımcılığın artmasına hizmet ettiğini açıkça gösterir.

Hegel’in “Efendi-Köle” diyalektiğinde efendi, kendi üstünlüğünü ve varlığını ancak kölenin onu tanımasıyla onaylatır. Ancak bu tanıma tek taraflıdır; çünkü efendi köleyi eşit bir insan olarak görmez. Oysa bu ilişki durağan değildir: Efendi kendi varlığı için kölenin tanımasına ve ürettiği emeğe bağımlı hâle geldikçe pasifleşir. Köle ise çalışarak doğayı dönüştürdükçe, verdiği mücadele ve sergilediği direnç sayesinde kendi özgür bilincine ulaşır ve özneleşir.

Türk-İslam sentezinin baskın dili de Kürtlerin ve Alevilerin ancak devletin belirlediği Türk-Sünni İslam kalıbı içinde var olmalarını bekler; onların özgür bireyler ve ayrı bir halk olarak kendilerini tanımlamalarını reddeder. Sentezin bu tek taraflı ve dayatmacı tavrı, karşılıklı tanınmayı imkânsız kılar ve Kürtlerin ve de Alevilerin direnişini besler. Tam da bu noktada diyalektiğin mantığı gereği, boyun eğmeyi reddeden tarafın yürüttüğü varoluş mücadelesi, tek taraflı tahakküm ilişkisini sarsarak kendi özneleşme sürecini başlatır. Gerçek bir demokrasi, bu tek taraflı baskıyı karşılıklı ve eşit düzeyde bir tanımaya dönüştürmeyi şart koşar; oysa sentez, bu diyalektik dönüşümü temelden engeller.

Tekçi devlet anlayışı ve Dersim katliamı

Bu noktada Dersim (1937-1938) olaylarını hatırlatmak gerekir. Dersim’de düzenlenen askerî operasyonda on binlerce Alevi-Kürt katledilmiş ve bölge halkı zorunlu göçe zorlanmıştır. Bu katliam, 1970’lerde sistemleşen Türk-İslam sentezinin doğrudan bir sonucu değildir; çünkü sentez o dönemde henüz resmîleşmemiştir. Ancak Dersim, sentezi hazırlayan tekçi ulus-devlet zihniyetinin erken dönemdeki en sert örneğidir. Katliam; ileride Türk-İslam senteziyle sistemleşecek olan “Türkleştirme” ve Sünni-merkezci tektipleştirme uygulamalarının kanlı bir tarihsel provasıdır.

Hegel, tarihin gelişiminde milletlerin ve devletlerin çatışmalarından doğan trajik dönemlerden söz eder. Fakat bir devletin kendi yurttaşlarını ve kültürünü yok ederek tek tip toplum yaratma çabası, o devletin ahlaki yaşamının (Sittlichkeit) çökmesi ve kendi akılsal özüyle çelişmesi anlamına gelir. Dersim, tekçi ulus-devlet anlayışının ürettiği bu ahlaki çöküşün somut bir örneğidir.

Türk-İslam sentezi, mirasını devraldığı bu tekçi yapıyla sadece farklı bir inancı hedef almamıştır; aynı zamanda farklı bir yaşam biçimini ve ortak hafızayı da yok etmeye çalışmıştır. Bu anlayış, Türkiye’yi derin bir demokratik tıkanıklığa sürüklemiştir. Ancak Hegel açısından bakıldığında, yaşanan bu çatışmalar ve ahlaki yıkım tarihsel bir aklama aracı değildir. Aksine bu durum; diyalektik bir olumsuzlama (Negation) üzerinden daha etik, daha adil ve daha demokratik bir ortak yaşama ulaşmanın tarihsel bir aşaması olarak kavranmalıdır.

Asimilasyon araçları: Eğitim ve kültür politikaları

Türk-İslam sentezi, eğitim yoluyla topluma en ince detayına kadar dayatılmıştır. Tarih ve din derslerinde Türk-Sünni İslam medeniyeti yüceltilirken, diğer kültürler ve inançlar müfredatta ya yok sayılmış ya da hedef gösterilmiştir. Bu politika, çocuklara tek tip bir kimlik aşılamayı amaçlamıştır. Süreç içinde farklı diller, inançlar ve kültürler “tehdit” olarak kodlanmıştır. Böylece eğitim; yalnızca bir baskı aracı olmakla kalmamış, toplumsal rıza üreten ideolojik bir aygıta dönüşmüştür.

Felsefi açıdan bu durum aklın doğasına aykırıdır; çünkü Hegel felsefesinde akılsal düşünme hazır kalıpları kabullenmez. Akıl, çelişkileri aşan ve diyalektik biçimde sorgulayan bir süreçtir. Türk-İslam sentezinin eğitim anlayışı ise Hegelci anlamda özgürleştirici bir kültürlenme (Bildung) sunmak yerine bunun tam tersini yapar; eleştirel akıl yerine itaati besler.

Eğitim bireyleri kalıplara soktuğunda bir zihinsel hapishaneye dönüşür. Bu durum hem azınlıklar hem de çoğunluk için geçerlidir ancak etkileri farklıdır: Ötekileştirilenler varoluşsal bir tehdit hissederken, çoğunluk kendi toplumsal gerçekliğini sorgulayamaz hâle gelir. Sonuç olarak bu asimilasyoncu çizgi, bireylerin eşit biçimde bir arada yaşamasını engeller. Demokratik bir toplum sorgulayan özgür yurttaşlara ihtiyaç duyar; bu sentez ise sorgulamayı bastırarak demokrasinin temelini tahrif eder.

Sentezin yarattığı tahribat ve demokratikleşme engeli

Türk-İslam sentezinin yol açtığı tahribat şu ana başlıklarda toplanabilir:

  • Kürt kimliğinin inkârı: Kürtlerin kendine özgü varlığı resmen yok sayılmış; dilleri ve kültürleri baskılanmıştır. Bu durum, demokratik bir anayasanın temeli olan “eşit tanınma” ilkesini ihlal eder.
  • Alevilere yönelik sistemli ayrımcılık: Aleviler kamusal alanda dışlanmış, ibadet merkezleri ve inanç dünyaları resmî düzeyde eşit kabul görmemiştir. Bu tutum, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık ilkelerine aykırıdır.
  • Şiddetin meşrulaştırılması: Sentez, “kutsal devlet” söylemiyle devlet adına uygulanan her türlü baskıyı haklı çıkaran bir kılıf üretmiştir. Şiddetin normalleşmesi, demokratik diyalog zeminini tahrip etmiştir.
  • Toplumsal bölünme: Tek tip kimlik dayatması, toplumu “biz” ve “ötekiler” olarak ayrıştırmış; güven duygusunu zedeleyerek kutuplaşmayı beslemiştir.

Hegel’in sisteminde devletin en yüksek amacı, bireysel özgürlük ile ortak aklın evrensel bir yapıda uyum sağlamasıdır. Oysa Türk-İslam sentezi, baskıcı bir soyut evrensellik ve “devletin bekası” söylemi adına bireysel ve toplumsal özgürlükleri ezmiştir. Sentez; uzlaşmayı değil, tek taraflı bir tahakkümü kalıcı kılmıştır. Sonuçta ortaya çıkan yapı, Hegel’in canlı toplumsal bağları ifade ettiği Etik Yaşam (Sittlichkeit) değil; korku, güvensizlik ve içe kapanmış gruplaşmadır. Sentez, farklılıkların zenginliğinden beslenen gerçek evrenselliği reddedip yerine sığ ve baskıcı bir sahte evrensellik koyduğu için demokrasinin köklerini kurutmuştur.

Türk-İslam sentezi, Türkiye’nin çok kültürlü, çok dilli ve çok inançlı toplumsal yapısına uymayan, farklılıkları dışlayan bir toplum mühendisliğidir. Tarih boyunca Kürtlere ve Alevilere yönelik baskılar doğrudan bu sentezle başlamamış olsa da, sentezin 1980 askerî darbesi sonrası resmîleşmesiyle birlikte bu baskılar kurumsal ve düzenli bir nitelik kazanmıştır. Bugün Türkiye’nin önündeki en büyük engellerden biri, hâlâ bu sentezin zihniyet kalıplarıyla düşünen siyasi ve bürokratik yapıdır.

Sonuç: Sentezin aşılması ve gerçek özgürlük

Peki, bu sentez Türkiye’yi gerçek özgürlüğe götürdü mü? Tarihsel tecrübeler bize açıkça “hayır” cevabını veriyor. Gerçek özgürlük, tüm kimliklerin eşit ve özgürce var olabildiği, karşılıklı tanınmanın sağlandığı bir siyasi zemin gerektirir. Türk-İslam sentezi ise barış veya toplumsal katılım değil, sürekli bir gerilim ve güvensizlik üretmektedir.

Hegel’in felsefesi bize şunu hatırlatır: Bir toplumun somutlaşan ruhu, kendi içindeki tüm farklılıkları karşılıklı tanıma ve dönüşüm içinde kucaklamasıyla ortaya çıkar. Türk-İslam sentezi, bu kucaklamanın tam zıttı olarak farklılıkları ezmeye çalıştıkça kendi iç çelişkilerini derinleştirmiş ve tarihsel bir çıkmaza saplanmıştır.

Şimdi sormamız gereken soru şudur: Eğer bu sentez ne Kürtleri ne Alevileri ne seküler kesimleri ne de Sünni Türkleri gerçek anlamda özgürleştirebildi; öyleyse, neden hâlâ onun kalıplarıyla düşünmeye devam ediyoruz? Gerçek özgürlük, farklılıkları tek bir potada eritmek midir, yoksa onları eşit bireyler olarak tanımak mıdır? Türkiye’nin demokratikleşmesi, bu sentezin aşılmasıyla mı mümkün olacak; yoksa onu yeniden üretmekle mi?

Bu sorular hem vicdanlarımızda hem de aklımızda yanıt bekliyor. Çünkü Hegelci anlamda özgürlük soyut bir dilek değil, somut kurumlar ve karşılıklı tanınma (Anerkennung) ile olanaklıdır. Toplumsal bir yapıda bu sentez en zayıf halkanın özgürlüğünü elinden aldığı sürece, felsefi ve pratik olarak hiçbirimiz özgür olamayız.

Türkiye’de demokratikleşmenin önündeki tarihsel engelleri aşmak için mücadeleyi Hegel’in “aşarak dönüştürme” (Aufhebung) anlayışıyla yeni bir aşamaya taşımalıyız. Bunun yolu; tek tipçi ve baskıcı yaklaşımı bir kenara bırakıp eşit yurttaşlık ilkesini benimsemektir. Devlet, insanları baskı altına alan kutsal bir güç olmaktan çıkarılmalı; tüm farklılıkların bir arada eşitçe yaşayabildiği adil bir yapıya dönüştürülmelidir. Türkiyeli üst kimliği altında, herkesin kendi ulusal ve dinsel kimliğini yaşaması bir çıkış yolu olabilir.

Kürtlerin, Alevilerin, Süryanilerin ve farklı inanç gruplarının dışlandığı bir ortamda, ekonomik sıkıntıları ve sınıf mücadelesini, siyasetin ana gündemi hâline getirmek oldukça zordur. Dinsel ve ulusal çatışkıların derinleştiği bir ülkede, ileriye dönük her türlü ekonomik ve siyasal atılım hantal kalmaya mahkûmdur. Türkiye ancak tüm kesimlerin birbirini kendi özgün varlığıyla tanıdığı toplumsal bir barışa ve etik yaşam (Sittlichkeit) düzeyine ulaştığında; ekonomik, politik, bilimsel ve teknolojik gelişimin önü açılabilir, sosyalist düşünceler toplumda hakiki bir karşılık bulabilir. Sadece Kürtlerin ve Alevilerin değil, Türkiye toplumunun bütününün geleceği ancak bu eşit ve ortak yaşam iradesinin harcıyla kurulabilir; zira emekçileri parçalanmış bir toplum, daha ileri toplumsal hayaller kuramaz. Politik kurtuluş, ekonomik kurtuluşun ön aşamasıdır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş