Yener Orkunoğlu yazdı: Siyasal İslamcılığın hızlı yozlaşması ve ahlaki çöküşü

Daha önce bu sitede yayınlanan “Hegel ve Dinin İki Yüzü” başlıklı makalemde, dinin insanlık tarihinde hem önemli bir rol oynadığını hem de despotizme destek olduğunu kısaca açıklamıştım.

Hegel’e göre din; sonsuzluk ve yaratıcılık gibi kavramları öne sürerek, insan aklını yalnızca somut olgularla sınırlayan sığ empirizmin darlığından kurtarmış ve böylece felsefeye bir zemin hazırlamıştır. Bu nedenle din insanlık tarihinde gerekli bir dönem olmuştur. Fakat bu gereklilik geçicidir; çünkü Hegel, dünyayı akılcı (rasyonel) bir şekilde açıklamak için dine değil felsefe ve bilime ihtiyaç duyulduğunu, dolayısıyla dinin zamanla yerini felsefeye bırakması gerektiğini vurgulamıştır.

Bu yazıda, kurumsallaşan ve kötüye kullanılan dinin nasıl bir ahlaki çöküntüye yol açtığına kısaca değinmek istiyorum. Tabii burada söz konusu olan, genel olarak siyasal İslam, özel olarak da AKP iktidarı ile şekillenen siyasal İslam’ın –daha doğrusu bazı siyasal İslamcıların– yaşadığı yozlaşma ve ahlaki çöküştür.

Siyasal İslamcıların paraya olan düşkünlüğü, iktidarla birlikte hızla yozlaşması ve kamusal kaynakları kendi çıkarları doğrultusunda kullanması, uzun süredir kamuoyunun, yazarların ve akademisyenlerin en çok tartıştığı konuların başında gelmektedir.

Abdurrahman Dilipak’ın içeriden yaptığı samimi itiraflar, Mehmet Tezkan’ın dışarıdan gerçekleştirdiği sosyolojik gözlemler ve Lütfü Oflaz’ın ahlaki çerçevedeki tespitleri, iktidarlaşan siyasal İslam’ın yozlaşmasını gözler önüne sermektedir. Bu durum, sadece Türkiye’ye özgü bir yozlaşma değil; aynı zamanda Sünni Arap ülkelerinde ülkelerinde yaşanan bir yozlaşmadır..

Ancak bu yozlaşmayı ve ahlaki çürümeyi, yalnızca siyasi bir başarısızlık veya ideolojik bir tutarsızlık olarak okumak eksik kalır; asıl mesele, din ile ahlak felsefesi ilişkinin doğru kurulmasıdır. Bu nedenle ilişkiyi kavramak için yirminci yüzyılın en özgün ahlak filozoflarından Nikolai Hartmann’ın görüşlerini açıklama gereği duyuyorum.

Hartmann’ın değerler teorisine, özellikle de din ile ahlak arasındaki uzlaştırılamaz beş temel çatışmaya yakından bakmak gerekmektedir. Çünkü Hartmann’ın felsefi çerçevesi, hem bireysel yolsuzluğu hem de dinsel alandaki yapısal sorunları felsefi bir düzlemde ele almamıza imkân tanır.

Ayasofya Camii, Siyasal İslam
Yener Orkunoğlu yazdı: Siyasal İslam iktidarla nasıl yozlaştı?

Söylem ile pratik arasındaki uçurum

Siyasal İslamcı hareketlerin iktidar öncesi vaatleri ile iktidar sonrasındaki pratikleri arasındaki derin çelişki, toplumsal hayatta telafisi güç bir hayal kırıklığı yarattı. Bu hayal kırıklığı birçok yazar tarafından dile getirildi. Burada sadece birkaç yazarın söylediklerine kısaca değinmekle yetineceğim

Camianın içerisinden bir isim olan Abdurrahman Dilipak’ın itirafları, dikkate değerdir. Dilipak’ın dünya ve din anlayışına katılmıyorum, ama bu durum, onun bazı açıklamalarının değerini ve önemini azaltmaz.

Dilipak, İslamcıların para ve makam sahibi olduklarında, içlerinde gizledikleri “şeytani sapkınlıklarının” gün yüzüne çıktığını belirtmektedir. Dinin, mal ve makam için bir basamak olarak kullanıldığını, para ve gücün akıl ve imanın önüne geçtiğini vurgulayan Dilipak, “Para ve makam bizi bozdu. İçimizde gizli olanı ortaya çıkardı” diyerek çarpıcı bir gerçeği dile getirdi.

Dilipak, bu yozlaşmanın yalnızca maddi hırslarla sınırlı kalmadığını; aynı zamanda ahlaki zeminin tamamen kaybolmasıyla birlikte toplumsal yapının altüst olduğunu da açıkça vurgulamaktadır.

Ona göre camianın içerisinde eskiden tasavvur dahi edilemeyen olaylar sıradanlaşmıştır; nitekim fuhuştan kumara, uyuşturucu kullanımından her türlü heves peşinde koşmaya kadar pek çok ahlaki çürüme biçimi hızla yaygınlaşmıştır. İnsanların ötekileri kıskanarak dini çıkarları uğruna araç haline getirmesi, inandığı gibi yaşamayanların zamanla yaşadığı gibi inanmaya başlamasının en acı ve trajik felaketini doğurmuştur.

Dışarıdan bir bakış açısıyla konuyu ele alan Mehmet Tezkan ise kendi gözlemlerini dile getirdi. Muhafazakâr kesimin dini değerleri ve ahiret inancını öne çıkarmasına rağmen dünyevi çıkarlara odaklandığını belirtti. Topluma sabır, azla yetinme ve şükür öğütlendi; ancak yöneticiler, lüks ve şaşaayı tercih ederek, “dava” söyleminin çıkarları ve imtiyazları maskelemek için bir kılıf olarak kullanıldığını vurguladı.

Bir başka yazar Lütfü Oflaz, siyasal İslamcı camiada yaşanan yozlaşmayı, ahlaki çerçeveden ele aldı. Oflaz’a göre, geçmişte “önce ahlâk ve maneviyat” diyen İslamcılar, iktidar gücünü ele geçirdikten sonra toplumun gözünde rüşvet alan, yalan söyleyen ve hırsız olarak görülüyor. Oflaz, bu hızlı dönüşümün toplumun güven dokusunda onarılmaz yaralar açtığını vurguluyor.

Türkiye’de yaşanan yozlaşma, Arap dünyasında da görülmektedir. Nitekim Economist dergisinde yer alan bir analize göre, Ortadoğu’nun en dindar siyasetçileri aynı zamanda en kapitalist olanlardır.

Müslüman Kardeşler (İhvan), Mısır’da enerjiden eğitime her alanda özel sermayeye başvurmuştur. Tunus’un ana İslamcı partisi Nahda ise toplumu İslamileştirmeye çalışmaktan ziyade devlet şirketlerini özelleştirmeye çalışmıştır.

Nikolai Hartmann ve değerlerin keşfedilmesi

Siyasal İslam’daki ahlaki çürümenin nedenlerini anlamak için Nikolai Hartmann’ın hem ahlak ile din arasındaki çelişkiye hem de değerler teorisine başvurmak şarttır. Hartmann’a göre değerler insan icadı değil, ideal varlık düzeninin keşfedilen ideal şeylerdir.

Değerlerin icat değil, keşif olduğu biraz zor anlaşılan bir konu. Anlaşılması için bazı örnekler vermem gerekiyor.

Örneğin, köleliğin yaygın ve meşru sayıldığı toplumlarda, “insan onuru” adına köleciliğe karşı olanlar vardı. Yani “insan onuru” gibi bir değer vardı. Ancak köleci sistem, “insan onuru”nu görmezden geldi. Fakat daha sonraki yıllarda “insan onuru” keşfedildikçe kölelik ortadan kalktı. Bu da insan onurunun keşfedilen bir değer olduğunu düşündürüyor.

Başka bir örnek çocukla ilgili: Bazı antik kültürlerde çocuk kurban etmek dinî olarak meşruydu. Ama çocuğun acı çekmesi ve masumiyeti değişmiyor. Çocuğun değerini eski dinsel kültürler görmediler; fakat zamanla çocuğun değeri keşfedildi.

Kadınların oy hakkı yoktu. “Eşitlik” yeni icat edilmedi; eşitlik daha önce görülmeyen bir değerdi, daha sonra keşfedildi ve kurumlara yansıtıldı.

Siyasal İslam
Yener Orkunoğlu yazdı: Siyasal İslam iktidarla nasıl yozlaştı?

Değerler hiyerarşisi

Nicolai Hartmann, değerleri hiyerarşik bir yapı içinde sınıflandırır. Daha önceki yazılarımın birinde Hartmann’ın ontolojisindeki dört aşamayı açıklamıştım. Tekrar etmemde sakınca yok.

Hartmann’ın ontolojisinde varlık dört katmanlı bir yapı gösterir:

  • En altta cansız/inorganik dünya,
  • Onun üstünde canlı/organik dünya,
  • Daha üstte psikolojik dünya,
  • En üstte tinsel dünya yer alır.

Bu katmanlar birbirini taşır; alt katmanlar daha güçlü, daha temel ve daha zorunludur. Üst katmanlar ise alt katmanlara bağımlı olmakla birlikte daha zayıf, daha karmaşık ve daha özgürdür. İnsanın istekleri, dürtüleri ve maddi koşulları daha çok altta; anlam, değer, kültür, ahlak ve tin ise üstte belirir. Bu yüzden güç aşağıda yoğunlaşırken özgürlük yukarı doğru artar; en özgür katman tinsel-düşünsel dünyadır.

Değerler alanı ise ayrı bir hiyerarşi gösterir. Nicolai Hartmann’ın değerler hiyerarşisi üç kademelidir: Alt düzeyde maddi ve bedensel değerler, orta düzeyde tinsel değerler, en üstte ise ahlaki değerler yer alır.

En altta haz değerleri vardır; insanı anında kuşatır, cazibesi yüksektir. Bu nedenle en güçlü, en kuşatıcı ve karşı konulması en zor değerlerdir. Orta düzeyde hayati ve iyi değerler bulunur; yaşamın sürdürülmesi ve toplumsal düzenle ilgilidir.

En üstte ahlaki değerler yer alır; nitelikçe en yüksek, fakat hayata geçirilmesi en fazla irade ve çaba gerektiren değerlerdir. Böylece dört katmanlı varlık ile üç düzeyli değer hiyerarşisi birleşir: Maddi-canlı temel, psikolojik haz, tinsel-ahlaki doruk (“cinsel” değil, “tinsel” dünya).

Bu hiyerarşinin temel kuralı, aşağı değerlerin her zaman daha güçlü, yüksek değerlerin ise her zaman daha değerli olmasıdır. İnsan çoğu zaman kolay olanı, yani güçlü olanı seçer. Siyasetçinin paraya, konfora ve zenginliğe düşkünlüğü, tam da bu hiyerarşinin tersine çevrilmesidir.

Aşağıda yer alan haz ve maddi çıkar değerleri, en tepedeki ahlaki değerlerin yerine geçirilir; böylece çıkar bir ilke haline gelir, ahlak ise araçsallaştırılır.

Siyasal İslam
Yener Orkunoğlu yazdı: Siyasal İslam iktidarla nasıl yozlaştı?

Din ve ahlak arasındaki beş temel çatışma

Hartmann’ın ahlak felsefesinin en keskin yönlerinden biri, din ile ahlak arasında kurduğu radikal ayrım ve öne sürdüğü beş temel çatışmadır. Ona göre din, ahlaki değerleri besleyen tarihsel ve kültürel bir kaynak olabilse de, ahlakın özerkliğini ve gerçek özünü her zaman tehdit eder. Bu beş çatışma, siyasal İslamcıların yaşadığı hızlı yozlaşmanın felsefi kökenlerini anlamak için anahtar niteliğindedir:

1. Bu dünya ile öbür dünya yönelimi arasındaki çatışma

Din, merkezine aşkın bir öte dünya kurgusunu, ahiret inancını ve ilahi adaleti alır; bu dünyanın geçiciliğini vurgular. Buna karşılık ahlak felsefesi, tamamen bu dünyaya, insanın yeryüzündeki eylemlerine, toplumsal adalete ve somut sorumluluklara odaklanır.

Somut olarak ifade etmek gerekirse, Siyasal İslamcılar, retorik düzeyde sürekli öbür dünyayı ve orada verilmesi gereken hesabı hatırlatıyorlar; fakat pratik düzeyde tamamen bu dünyanın maddi imkânlarına, lüksüne, ihlallerine ve servet birikimine odaklanıyorlar. Aslında öbür dünya söylemi, bu dünyadaki rantı maskelemenin aracı hâline gelir. Zira öte dünyanın soyut güvencesi, bu dünyadaki somut adaletsizliklerin üzerini örtmek için en sık başvurulan psikolojik kalkan işlevi görüyor.

2. En yüksek değer olarak Tanrı ile insan arasındaki çatışma

Dini sistemlerde en yüksek değer ve odak noktası Tanrı’dır; insan, ilahi iradenin tebaası veya kulu konumundadır. Ahlak felsefesi açısından ise en yüksek değer insandır; insanın onurudur.

Dolayısıyla insan, hakları ve özgürlüğü merkezdedir. Din ise, insanı ve toplumsal hakları ikinci plana iterek ilahi ya da kutsal atfedilen iktidar yapısını en üste koyar. İnsan onurunun ezildiği, bireyin haklarının hiçe sayıldığı bir düzen, Tanrı adına meşrulaştırıldığında ahlaki çöküş kaçınılmaz hale gelir.

3. Ahlaki Özerklik ile Dinsel Bağlılık Arasındaki Çatışma

Ahlak felsefesi, eylemin değerini bireyin içsel özgürlüğünden, vicdanından ve kendi iradesiyle iyiye yönelmesinden alır. Din ise dışsal buyruklara, kutsal metinlerin yorumlarına ve otoritenin dayattığı kurallara itaati esas alır.

Siyasal İslamcı görüşler ve yapılar, bireylerin kendi ahlaki vicdanlarını geliştirmesine izin vermek yerine, dışsal dini normları ve siyasi otoritenin buyruklarını topluma dayatır. Birey vicdanını kaybettiğinde, ahlaki denetim kaybolur ve otoritenin her yaptığı “kutsal” zannedilerek meşrulaştırılır.

Otoriter yapılar, bireysel ahlakın kökünü kazıyarak toplumu körü körüne itaat eden bir kitleye dönüştürür.

4. Özgürlük ile ilahi takdir arasındaki çatışma

Dini tevekkül anlayışı ve ilahi takdir vurgusu, kimi yorumlarda insanın iradesini ve sorumluluğunu gölgeleyebilir. Ahlak felsefesi ise insanın kendi eylemlerinden tamamen sorumlu olmasını, özgür iradesiyle karar vermesini ve hesap verebilir olmasını gerektirir.

Kaderci anlayış, insan iradesini ve ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırır. Hesap vermeyen bir iktidar anlayışı, ahlaksızlığı sıradanlaştırır.

5. İlahi kurtuluş ile insan onuru arasındaki çatışma

Din, ne kadar büyük bir hata yapılırsa yapılsın tövbe ve ilahi af mekanizmalarıyla bir kurtuluş vaat eder. Oysa ahlak felsefesi, insanın kendi eylemlerin sonuçlarıyla yüzleşmeyi şart koşar. Dinsel anlayışta, bireylerin işlediği suçlar ve yolsuzluklar, tövbe edilince affediliş ve unutulmuş oluyor.

Evrensel hukuk yerine, tanrının affetmesi gündeme geliyor. Bu olgu ise halkı gözünde adalet duygusu sakatlanması demektir

Filozof Nicolai Hartmann’a göre bu durum hiçbir uzlaşmayla çözülemeyecek katı bir çelişki barındırır. Din siyasal iktidarın ve sermayenin aracı hâline geldiğinde, bu çatışmalar derinleşir ve değerler hiyerarşisi altüst olur.

Sonuç: Değerlerin restorasyonu

Siyasal İslamcıların paraya düşkünlüğü ve hızlı yozlaşması, salt ekonomik ya da siyasi bir başarısızlık değil; derin bir ahlaki krizin ve değerler erozyonunun tezahürüdür. Kriz, değerlerin yerini bireysel ve zümresel çıkarların almasıyla görünür hale gelmiştir.

Nikolai Hartmann’ın belirttiği üzere insan, dünyadaki değerlerin emanetçisidir; bu emaneti korumak, ahlaki özgürlük ve sorumluluğun bilinçli kullanımını gerektirir. Siyasetin ahlaki temelini yeniden kurmak yalnızca kurumsal düzenlemelere değil, bireylerin kolay olanı değil doğru olanı seçme cesaretine bağlıdır.

Gerçek dönüşüm, dinin siyasal çıkarların aracı olmaktan çıkarılması ve evrensel değerlerin restorasyonuyla mümkündür. Toplumsal huzur, küçük menfaat odaklarının gücü kırılarak erdem ve hakkaniyetin yeniden başköşeye oturtulmasıyla sağlanabilir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş