Bülent Somay yazdı: “Ulusal yetkiler” insan haklarını döver mi?

Bir önceki yazımda, yeni bir Anayasadan ne beklemeliyiz konusunda derli toplu bir şeyler yazmayı vadetmiştim. Ama heyhat! Memleketimizin hali  bu türden planlar yapmayı, böyle vaadler vermeyi neredeyse imkansız hale getirdi. Tam yazmaya başlamıştım ki, AİHM’nin ikinci Osman Kavala kararı geldi.

Tam sevinecektim ki, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, AİHM’ye -bu arada eli değmişken Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor’a da- hadlerini bildirerek, ciddi bir “Anayasa” tartışmasını imkansız hale getiriverdi. Eminim seçimle gelmiş bir vekil olan Amor ve 17 seçilmiş yargıçtan oluşan AİHM Büyük Dairesi, TC Cumhurbaşkanı’nın takdirine bağlı bir makama atanmış olan danışman Uçum’un bu “had bildirmesinden” çok etkilenmişlerdir. Ama gelin biz  “olur böyle vakalar” deyip devam edelim. Hatta isterseniz bunu bir süre için ertelediğim Anayasa tartışması için de bir girizgah yapalım.

Her ulus-devlet, kendi sınırları içinde kalmak şartıyla, kendi vatandaşlarına istediği eziyeti ve zulmü uygulama hakkına sahip midir? Bu hakka sahip olmalı mıdır? Böyle bir hak (eğer varsa), “ulusal egemenlik” denilen şey tarafından gerekçelendirilebilir mi? Tarih boyunca bu gerekçe hep kullanıldı, her defasında da hesabı verilemeyecek felaketlere yol açtı. Üstelik bu gerekçeyi kullanan yönetimlerin seçimle mi yoksa darbe ya da ihtilalle mi geldiği, otokrasi ya da monarşi mi yoksa demokrasi mi olduğu, sonuçları açısından büyük farklar da yaratmadı.

Örneğin, kurulduğu andan beri bir “Cumhuriyet” olan ABD, ilk yüzyılında siyahları hiçbir insan hakkına sahip olmayan köleler olarak kullandı, ikinci yüzyılında ise onları “serbest” bıraktıysa da, bu hakların önemli bir kısmını siyahlara tanımadı. Bu durum nasıl değiştirilecekti? Hem azınlıkta oldukları, hem de silahtan yoksun oldukları için ayaklanma şansına bile sahip olmayan siyahlar bunu kendi başlarına başaramadılar. Ama “Dışarıdan” sayılabilecek bir müdahale oldu.

Kölelerinden vazgeçmeye hiç niyetleri olmayan Güney Eyaletleri, ABD’den ayrılıp köleliğin meşru olduğu bir “Federasyon” kurdular. Kapitalizmi tüm kurallarıyla işletmek isteyen ve bu yüzden açık köleliktense ücretli köleliği tercih eden Kuzey Eyaletleri ise, “Birlik” adıyla Güneye saldırdılar. Bu Eyaletleri yeniden ABD’ye katarak  Güneyli pamuk ve tütün plantasyonlarının efendilerini Kuzeyli kapitalistlere tabi kıldılar, ama bu arada da köleliği kaldırmış oldular.

Örneğin 1948’den 1993’e kadar Güney Afrika’da bir tür “demokrasi” vardı. Seçimler yapılıyordu, çok partili bir rejim yürürlükteydi. Ancak bu 45 yıl boyunca siyahlar insandan sayılmadılar, hukuki ve politik olarak yurttaş olarak kabul edilmediler, toplumsal ve politik hayata katılamadılar. Bunun adına da “Apartheid” (ayrılıkçı düzen) deniliyordu. Güney Afrika dünya ölçeğinde yalnızlaştı, tecrit edildi, sonunda da Apartheid’e son vermek zorunda kaldı. Bir tür “dış müdahale” oldu yani. Ama o dönemde iktidarda olan Ulusal Parti’ye ve onun en ırkçı yöneticisi Botha’ya sorsanız, buna “ulusal egemenliğe müdahale” diyecekti hemen.

Örneğin: Nazi Partisi iktidara seçimle geldi (1933) ve hemen ardından iktidardan bir daha gitmemenin yollarını yapmaya başladı. 1945’te, ancak savaşta yenilip Almanya işgal edilince iktidardan uzaklaştırıldı. Bu on iki yılda da milyonlarca Yahudi, komünist, eşcinsel toplama kamplarında katledildi. Sonunda açıkça bir “ulusal egemenliğe müdahale” gerçekleşti, galip devletler Nürnberg mahkemesinde Nazi Partisinin yöneticilerini yargılayıp mahkum ettiler, bir kısmını idam ettiler.

Ve son olarak: Seçilmiş İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yıllardır Filistinlilere karşı yürüttüğü etnik temizlik kampanyasının giderek soykırıma dönüşmesi. Filistinlilerin bu vahşice saldırıya direnecek tanımına uygun bir ulus-devletleri yok; ama tüm Filistin’i kendi egemenlik alanı içinde gören İsrail ulus-devleti, kendisini sonuna kadar haklı görüyor yaptığı işlerde. Eğer “dışarıdan” bir müdahale olmazsa, İsrail’in ABD destekli askeri gücü karşısında Filistin halkının kendini savunma şansı yok denecek kadar az.

İmamoğlu operasyonu Anayasa'ya uygun mu?,Ulusal egemenlik hak ihlallerin, mehmet uçum, aihm, osman kavala,

Ulusal egemenlik hak ihlallerini meşrulaştırabilir mi?

Bu örneklerin ışığında, Uçum’un “asıl olan ulusal yetkilerdir, uluslararası düzenlemeler ve kararlar talidir,” sözünü değerlendirelim: Aslolan “ulusal yetkiler” ise, siyahların köleleştirilmesi ya da açıkça ayrıma tabi tutulması, Yahudilerin, komünistlerin ve eşcinsellerin katledilmesi, Filistinlilerin yurtlarından sürülmesi ve katledilmesi meşrudur, çünkü bu uygulamalara karşı çıkmaya çalışan “uluslararası düzenlemeler ve kararlar talidir.”

Batı uygarlığı tarihi boyunca, insan hakları bir yandan ırka, toplumsal cinsiyete, cinsel yönelime, doğum yerine, dini inanışa göre kısıtlanırken, bir yandan da bu kısıtlamaların kaldırılması için sonu gelmeyen bir mücadele verildi. Bu mücadele hiçbir zaman nihai bir zafere  ulaşamadı; yol boyunca elde edilen kısmi kazanımlar hep sınırlı ve eksik oldu, hatta bazen yeni kısıtlamalar getirdi.

Kapitalizm sürdükçe de farklı bir sonuç beklemek anlamsız; çünkü kapitalizm kendi yaşam enerjisini, çalışan sınıflar arasındaki bu tür farklılıkların giderilmesinden değil, gerilime, hiyerarşiye, rekabete ve giderek kavgaya dönüşmesinden alır. Kapitalizmde insan haklarının eksiksiz bir biçimde gerçekleşeceğini beklemek hayal, ama gerçekleştiği kadarıyla bu hakların savunulması da şart.

Üstelik bu hakları savunma mekanizmalarının kurumsallaşmasını da sağlamak zorundayız. Aksi takdirde, her ulus-devlet ve o devletlerde iktidarda olanlar, her ihtiyaç duyduklarında bu hakların bir kısmını, hatta tümünü birden ihlal etmekten çekinmez.

Tarihteki ilk kapsamlı İnsan Hakları Bildirgelerinden biri olarak kabul edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin (1776) metni şu paragrafla başlar:

“Şu gerçeklerin apaçık olduğunu kabul ediyoruz. Bütün insanlar eşit yaratılmıştır; Yaratıcıları onlara vazgeçilemez haklar bahşetmiştir; bunların arasında Yaşam, Özgürlük ve Mutluluğu arama hakları vardır. Hükümetler, işte bu hakları güvence altına almak üzere insanlar tarafından kurulur ve meşru yetkilerini yönetilenlerin rızasından alırlar. Herhangi bir hükümet biçimi bu amaçları gerçekleştirmekten çıkıp onlara zarar verir bir hale geldiğinde, halkın onu değiştirme ya da feshetme hakkı vardır; halk, kendi güvenliğini ve mutluluğunu gerçekleştirmeye en elverişli gördüğü ilkelere dayanan ve yetkileri bu doğrultuda düzenlenmiş yeni bir hükümet kurabilir”.

Çok etkileyici ve özgürlükçü bir giriş! Ama ikinci cümlenin başındaki “Bütün insanlar” ifadesinin İngilizcede “all Men” olduğunu unutmayalım. Demek ki bu harika paragraf, aslında erkekler için yazılmış;  çünkü o devrin İngilizcesinde “man” hem “erkek” hem de genel anlamda “insan” için kullanılıyordu. Ve tabii ki o sırada kölelik yasal olduğu için, o “Bütün insanlar”, köleleri de kapsamıyor. Ama biz, o bildirgeyi yazanların ideolojileriyle, dilleriyle ve muhayyileleriyle sınırlamak zorunda değiliz kendimizi.

Metinlerin yazanların niyetinden bağımsız, kendilerine özgü bir hayatiyeti vardır. Türkçede zaten “Bütün insanlar” ifadesi kadınları dışarıda bırakmıyor. İngilizcesini “All Human Beings” olarak değiştirdiğimizde, kölelik de artık yasadışı olduğu için, elimizde tüm insanlar için geçerli olabilecek, uluslarüstü (özellikle uluslararası demiyorum) bir belge kalır. Bu belgeyi hayata geçirecek uluslarüstü kurumları oluşturmak da bize düşer.

Demek ki işler Uçum’un dediği gibi yürümüyor. “Asıl olan ulusal yetkilerdir, uluslararası düzenlemeler ve kararlar talidir” demek, masum bir egemenlik anlayışı ileri sürmekten ibaret değil. Bu, tarih boyunca devletlerin kendi yurttaşlarına karşı işledikleri zulümlerin “iç mesele” sayılmasını mümkün kılan mantığın yeniden üretilmesidir. Esas önemli olan, bunun tam  tersini söyleyebilmektir: “Aslolan uluslarüstü insan haklarıdır; bunları kısıtlayan her türlü yerel, ulusal ya da uluslararası düzenleme ve karar talidir.”

Talidir, çünkü iktidarlar geçicidir. Ursula Le Guin’in dediği gibi, “Kralların ilahi yönetme hakkı” da geçiciydi.  Krallar ihtilalle, İmparatorlar çoğunlukla savaşla gider. Darbeyle gelenler, darbeyle, ihtilalle ya da halkın direnişiyle gider. Seçimle gelenler seçimle gider ya da en azından böyle gitmeleri gerekir. Her iktidarın sınırlı bir raf ömrü vardır. Bu ömür bazen birkaç aydır, bazen onlarca yıl.

Ama kaçınılmaz bir şekilde sonludur. Her iktidarın, bu sonu mümkün olduğunca geciktirmek için, ihlal etmek istediği en az bir, muhtemelen bir çok insan hakkı vardır mutlaka. Mehmet Uçum, varolan iktidarın bu -hak kısıtlama ve çiğneme- hakkını garanti altına almaya çalışıyor. Bize düşen ise, insan haklarını her ulus-devlet için ve her durumda savunacak uluslarüstü kurumları, bütün eksikliklerine rağmen korumak ve tabii ki geliştirmeye çalışmak.

İsterseniz şimdi Anayasa meselesine dönelim: Mehmet Uçum 26 Ağustos’ta şöyle demiş: “Türkiye yeni anayasasını yaptığında muhtemelen bu hüküm muhafaza edilecek hükümler arasında yer almayacaktır.” Uçum’un ortadan kaldırılmasını önerdiği hüküm aynen şöyle:

“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Eğer AKP’nin hazırlamayı düşündüğü “yeni, sivil” Anayasada bu hüküm yer almayacaksa, o Anayasanın geri kalanında yeryüzünde Cennet vadedilse bile, benim oyum tartışmasız bir “Hayır!” olacaktır. Çünkü o diğer vaadler zaman içinde bir yolu bulunup uygulanmaz hale getirilebilir, ama “egemen devlet”in kendi vatandaşları üzerinde denetimsiz ve keyfi hükümranlığı olduğu gibi kalır.

Yeni bir Anayasadan demokrasi, insan hakları, eşit yurttaşlık falan gibi şeyler beklediklerini söyleyenler için de bir turnusol kağıdı olacaktır bu hüküm. Evrensel insan haklarının, bütün sınırlılıklarına ve eksikliklerine rağmen, ulus-devletlerin üzerinde yer alan bir hukuk düzeni tarafından denetlenmesini savunmuyorsanız, gerisi laf-ı güzaf. İnsan haklarının ihlal edilip edilmediğine yalnızca ihlalle suçlanan devletin kendisinin karar vermesini savunuyorsanız, demokrasi ve insan hakları üzerine söylediklerinizin hiçbir değeri, hiçbir önemi, hiçbir anlamı kalmaz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş