Son yazımda, Kürt çözümü toplumsallaşmazsa ne olabileceğinden bahsetmiştim. Otoriter zihniyet sorgulanmadan, biraz da kinayeyle, talimatla ortak bir gelecek kurulamayacağını belirtmiş ve yazıyı şöyle sonlandırmıştım:
“Kürt sorununun çözümü toplumsallaşmazsa terörü sona erdirebiliriz, bazı yasaları değiştirebiliriz, hatta komisyonun adına birkaç güzel kelime daha ekleyebiliriz. Ama aynı evin insanları olmayı başaramayabiliriz.
Ve galiba asıl mesele de bu: Birbirine giderek yabancılaşan iki toplum parçasını aynı devlet sınırları içinde tutabilirsiniz; fakat yalnızca sınırları ortak olan insanların geleceği de kendiliğinden ortak olmuyor ne yazık ki.
Bu yazımda, 2006’dan bu yana konuya ilişkin saha deneyimi olan biri olarak şu soruya cevap aramaya çalışacağım: Kürt sorunu gerçekten içeriden ve bir devlet politikası çerçevesinde çözülmek; ayrıca çözüm toplumsallaştırılmak, sağın tabiriyle “kardeşleşme”, evrensel tabirle “eşit yurttaşlık” tesis edilmek isteniyorsa, bu yönde hangi somut adımlar atılabilir?
Öncelikle gerek sağ siyasette gerekse Öcalanist siyasi gelenekte zaman zaman görülen, hiyerarşik ilişkiler ve dolaylı sadakat üzerinden işleyen STK anlayışının gözden geçirilmesi gerekiyor. Hangi fikri veya değeri temsil ederse etsin, bir STK’nın organik bir yapıya sahip olması; bağlı olduğu toplumsal tabanın duyarlılıklarını bağımsız, makul ve gerektiğinde eleştirel bir dille ifade edebilmesi önemlidir.
Kutuplaştırma ve dolaylı cephe siyaseti de gözden geçirilmeli. Zira kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştiren bir siyaset anlayışı, güçlü bir etnik siyasi grubun taleplerini merkeze nasıl entegre edebilir? Burada pazarlık siyaseti değil, toplumsal kontrat esas alınmalıdır.
Bütün eleştirilere rağmen Erdoğan dönemi, Cumhuriyet tarihinde Kürt sorununun çözümüne yönelik en ciddi adımların atıldığı dönemlerden biri olmuştur. Bahçeli’nin büyük ölçüde tek başına üstlendiği görünen son inisiyatif de bu sürecin bir parçasını teşkil etmektedir. En azından ülkemizde Balkan ve Kafkas asabiyesini taşıyan kesimlerin önemli bir bölümü Kürt kimliğinin varlığını kabullenmiştir. Onların da çözüm konusundaki duyarlılıklarına ve sınırlarına saygı göstermek gerekir.
Süreci toplumsal tabana indirmeden; uluslararası güvenlik, anayasa değişikliği, seçim ittifakları veya yalnızca TBMM ile devlet-örgüt ilişkileri üzerinden tasarlamak, çözümü toplumsallaştırmamak anlamına gelebilir. Bu da derin bir sosyal yarılmayı ve yabancılaşmayı beraberinde getirebilir. Araştırmalar da bu riske işaret etmektedir. Kategorik bir zihniyet veya siyaset anlayışıyla “ötekileri” bir araya getirmek, birbirlerine insani olarak dokunmalarını sağlamak pek mümkün görünmüyor.
Bir mahalleli aydın dostum bana, 2007-2012 arasında kurduğumuz Ekopolitik’in “öteki” ile ilişki kurabilen az sayıdaki muhafazakâr STK ve düşünce kuruluşundan biri olduğunu söylemişti. Kuruluşun içinde elitler yoktu; çoğu öğrenciydi. Doğallığı da belki buradaydı. Merhum Abdullah Tivnikli, “Ortak akıl inşa edelim” diye ısrar ederdi.
Biz de 28 Şubat’ın gölgesini üzerinde taşıyan, kutuplaşmış fakat elit olmayan aktörleri kamerasız ortamlarda bir araya getirip konuşturmaya başlamıştık. Bunun için elbette bilimsel bir yöntem gerekiyordu. Sosyal psikoloji uzmanlarından yöntem ve model konusunda destek aldık. 2009’dan itibaren de kendimizi Kürt sorunu ve çözümü tartışmalarının ortasında bulduk.
İşe önce kendi öğrenci portföyümüzde başladık. Ülkücü, Kürt, İslamcı ve seküler gençler bir aradaydı. Daha sonra Türkiye’nin farklı yerlerinde, hatta Almanya, Erbil ve Kerkük’te yerel ve doğal aktörleri, medya olmadan, insani temaslarla bir araya getirdik. Duygusal boşalmalar oldu. İnsanlar birbirleriyle konuşabildiklerini, hatta özel meselelerini paylaşabildiklerini gördüler.
Bu çalışmalar biraz öncesiyle birlikte “Açılım” ve “Çözüm” süreçlerine denk gelmişti. Komplocu ve biraz da taşralı bakış, Vamık Volkan’ın desteğinden hareketle bizi ABD projesi olarak görenlere yol açtı. Bazı radikal Kürt siyasetçiler ise “derin devlet-Genelkurmay projesi” olduğumuzu düşündüler. Ama hiçbiri tutmadı. Aslında biz hem iyi niyetli hem de Kızıl Meydan’a planörünü indirebilen Mathias Rust kadar amatördük.
Bu çalışmalar, daha sonra Akil İnsanlar sürecinde üye seçimi ve yaklaşım konusunda da yardımcı oldu. O süreçte Mersin’de bulunduğumuzda bize açıkça, “Burada Ekopolitik faaliyetleri olmasaydı sizi bu kadar rahat karşılamazdık” denmişti. Aradan yaklaşık on beş yıl geçmesine rağmen siyasetçilerimiz, bürokratlarımız ve farklı aktörler bu çalışmaları hâlâ saygıyla anmaktadır.
Bu çalışmalar bir arşiv niteliğinde, “Öteki ile Uzlaşma Yolculuğu: Ekopolitik” adıyla KDY Yayınları’ndan çıkan derlememde yer almaktadır. Ayrıca konunun sosyal psikoloji boyutu açısından Vamık Volkan’ın Alfa Yayınları’ndan çıkan “Divandaki Düşmanlar” eserine de bakılabilir.
Bu kişisel deneyimden anladığım şu: İnsanların tek tipleşmesi imkânsızdır; ancak birbirleriyle konuşabilmeleri ve birbirlerine dokunabilmeleri oldukça mümkündür. Sonuçta her türlü talebin de makul bir sınırı vardır. Toplum açısından en büyük risk ise farklılıkların varlığı değil, yabancılaşma ve toplumsal geçirgenliğin ortadan kalkmasıdır. Toplumsallaşma yoluyla bu iki riski azaltmak mümkündür.
Trabzonlu ile Diyarbakırlı aynı düşünmek zorunda değildir. Aynı tarihi aynı biçimde okumak, aynı acıyı aynı yoğunlukta hissetmek, hatta aynı siyasal partiye sempati duymak zorunda da değiller. Fakat birbirleri hakkındaki önyargıları aşabilmelerinin yolu, birbirlerine dokunabilmelerinden ve konuşabilmelerinden geçiyor.
Tarafların maruz olduğu tarihsel travmalar karşılıklı içselleştirilebilmeli. Bir noktadan sonra İdris Bitlisi tekrarı sıkabilir. İç içe geçmiş tarihin son PKK dönemi dahil acılarıyla birlikte kültür, sanat ve sinema yoluyla aynı hikaye içinde değerlendirilebilir. Tarihsel figürler insanlaştırılmalı, politikacı veya prim kapmaya çalışan okuryazarların istismarından kurtarılmalı. 2013’te kurulan KMG Müsteşarlığı toplumsallaşmaya ilişkin başarılı bir devlet girişimiydi.
Toplumsallaştırma dinamiğinin en önemli unsuru değerli hissettirebilmektir. Yani asıl değerli olan benim sen değil yerine sen de en az benim kadar değerlisini icraatlarla hissettirebilmek. Belki bu duygu sadece Diyarbakır THY uçağında 2 dakikalık Kürtçe anons ile de sağlanabilecek yakınlıktadır.
Belki de Kürt çözümünün toplumsallaşması için yapılacak ilk iş, yeni ve görkemli komisyonlar kurmak, yeni kavramlar icat etmek veya mevcut komisyonların adına birkaç kelime daha eklemek değildir. Türkiye’nin zaten kelime ve komisyon sıkıntısı pek yok.
Daha mütevazı bir yerden başlanabilir: İnsanları birbirleriyle konuşturabilmek.
Aksi takdirde toplumsallaşamamanın doğurduğu güvensizlik, yabancılaşma ve parçalanma duygusu, kimliklerin daha da sertleşmesine ve radikalleşmesine yol açabilir. Çünkü birbirine temas etmeyen toplum parçaları, bir süre sonra birbirlerini gerçek insanlardan değil, kendi mahallelerinin ürettiği arketiplerden tanımaya başlar. Belki de çözümün toplumsallaşması, tam olarak bu arketiplerin arkasındaki insanı yeniden görebilmekle başlayacaktır.














