Tarık Çelenk yazdı: Para harcama kültürümüz ve statü

Uzun süredir ülkemizdeki para harcama kültürü üzerine yoğunlaşmaktayım. Bunu en basit ifadeyle, paranın yastık altında tutulması ile harcamanın gösteriş ve statü arayışına dönüşmesi arasındaki gidip gelmelerimiz üzerinden açıklayabiliriz. Oysa para harcama kültürü, bir ülkede ekonomiden toplumsal dayanışmaya, sanat ve estetikten kültürel üretime kadar pek çok çıktı ve değerin niteliğini belirleyen önemli unsurlardan biridir.

Bizim kültürümüzde “Haydan gelen huya gider” diye bir deyim vardır. Yani kolay veya haram yoldan kazanılan paranın akıbeti de aşağı yukarı bellidir. Bunu yakın tarihimizde, tehcir edilen gayrimüslimlerin servetlerine çöken veya kamu malından haksız kazanç sağlayan bazı ailelerin dününe ve bugününe baktığımızda az çok fark edebiliyoruz. Bu tür gasp, el koyma ve haksız kazançlarla servet edinenler elbette bu yazının konusu değil.

Yazımız daha çok sınıfsal, ideolojik ve yaşam tarzı farklılıkları içinde servet sahibi olmuş orta ve üst sınıf seküler veya dindar iş insanları ve ailelerin para harcama kültürü üzerine.

Para harcama
Tarık Çelenk yazdı: Para harcama kültürümüz ve statü

Ülkemizin yaklaşık 150 yıllık modernleşme tarihine paralel olarak baktığınızda, Batı’daki örneklerine benzer biçimde kuşaklar boyunca iş geleneğini ve başarıyı sürdürebilmiş, bugüne ulaşmış çok sayıda köklü aileye rastlayamazsınız. Hatta ayrıca özellikle dindarlarda bulunan aile şirketlerinin dahi kaç kuşak gideceği ayrı bir kaygının konusudur. Ancak Cumhuriyet’in ilk çeyreğinden itibaren ise böyle bir aile geleneğinin belirginleşmeye başladığından söz edilebilir.

Her şeye rağmen bu gelenek-yapıları kabaca iki grupta tasnif edebiliriz: Balkan-Selanik kökenli, Batı’ya açık, Batı ile ilişki kurma özgüvenine sahip seküler aileler ile Anadolu çeperinde kalmış, zamanla yerel üretim seviyesini de aşmış, Kalvinist denilebilecek bir çalışma ahlakına sahip dindar aileler. Bu kategorizasyon genellikle “Beyaz Türkler” ve “Anadolu sermayesi” şeklinde de yapılmaktadır.

Beyaz Türklerin seküler, Cumhuriyet devrimlerine açık ve ilgili kadrolarla iş birliği kurmaya yatkın olmaları, kendilerine hem içeride hem de dışarıda önemli avantajlar sağladı. Anadolu sermayesi ise sırasıyla DP, AP, ANAP ve AK Parti iktidarları dönemlerinde köyden kasabaya, kasabadan şehre, oradan da yurtdışına açıldı. Ama nasıl açıldı yerli verimi sağlayabildi mi ayrı tartışmaların konusu.

Ancak her iki yapı da modernleşme anlayışımızdaki, benim “açık-gizli köylülük” ve “kapalı zihin” olarak tanımladığım zihniyetin etkisinden bütünüyle bağımsız olamadı. Bu durum özellikle mahallede hem para harcama kültürlerine hem de kültürel iktidar üretme konusundaki yetersizliklerine yansıdı.

Kurumsallaşma ve çalışan hukuku açısından Beyaz Türk sermayesinin önemli bir üstünlüğünü sürdürdüğü söylenebilir. Bu yazının doğrudan konusu değil ama başka bir paradoksu da burada not etmek gerekiyor: Bugünün otoriterlik ve mala çökme tartışmalarından çok daha öncesinden, belki elli yılı aşkın bir süredir, ülkedeki siyasi istikrarsızlık kaygısından mıdır bilinmez, önce seküler, ardından dindar servet sahipleri servetlerinin önemli bir bölümünü Batı’ya transfer ederek kendilerince güvence altına alma yarışına girmekteler.

Bu durum da insana ister istemez şu soruyu sorduruyor: Bizde servet neden sermayeye yeterince dönüşemiyor; yastık altında kaldığı için mi, yoksa fırsatını bulduğunda yurtdışına çıktığı için mi?

Eskiden bizim mahalleli taşra zenginleri ailelerini alıp deniz tatiline veya balık lokantalarına gitmez, hatta bunları köylü din anlayışının etkisiyle neredeyse mekruh sayarlardı. Yıllar önce sorunlu serveti olduğu söylenen ve Boğaz’da oturan bürokrat veya siyasetçilerin bile Bebek’e inip aileleriyle çay içmedikleri söylenirdi.

Yıllar sonra nihayet Güre ve Kızılbük gibi yerler, Anadolu sermayesi açısından yeni bir yerel sosyalleşmenin, deniz ve balık üzerinden gelişen yeni bir para harcama kültürünün zeminini oluşturmaya başladı. Ben bu dönüşümü, taşralaşmanın ardından gelen “Körfezleşme” olarak da nitelendirdim. Körfezleşen yeni zengin genç kuşak aslında hızla sekülerleşmekte ve bana göre aynı zamanda yabancılaşmaktadır da. Yurtdışı kültür turları ve özel tekne tatilleri bu dönüşümün belirgin sinyallerini vermektedir.

Köklü Beyaz Türk zenginlerine geçmeden önce, seküler beyaz yakalı meslek erbabına, yani orta ve üst gelir seviyesindeki çalışan kesime de biraz temas etmek gerekir. Dikkatimi çeken; özel koylar, tekne tatilleri, cüretli deniz kıyafetleri ve gün batımında rakı kadehleriyle verilen sosyal medya mesajlarının yalnızca gizli bir köylülük meydan okumasını değil, aynı zamanda bu kesimde güçlü bir statü çığlığının da topluma yansıtmasıdır.

Buradaki mesele elbette insanların denize girmesi, tekneye binmesi, rakı içmesi veya nasıl giyindiği değildir. Mesele, bunların hangi grup kimliğinin bilinçüstü ihtiyacıyla sürekli olarak başkalarına gösterilmek istendiğidir. Çünkü tüketimin kendisi ile tüketimin teşhiri birbirinden farklı şeylerdir. Birincisi hayat tarzıdır; ikincisi ise çoğu zaman bir kimlik ve statü ilanıdır. Tam da burada seküler ve dindar mahallelerin birbirlerinden sandıkları kadar uzak olup olmadıkları sorusu ortaya çıkmaktadır. Birinin statü sembolü rakı kadehi ve tekne, diğerinin lüks otomobil, ihtişamlı konut veya pahalı bir umre organizasyonu olabilir.

Bugün Koç, Sabancı veya Eczacı gibi batıya açık kurumsallaşmış iş dünyasının bir şekilde sanat ve eğitime yatırımlarından söz edilebilir. Yeni güçlenen köklü muhafazakar sermayede ise eğitim ve sanata yatırım yapanların adedi Beyaz Türklere göre oldukça asimetriktir.

Dindarların sanat, sinema veya felsefe gibi alanlara yatırım yapma isteksizliklerinin arkasında mevcut sistemi gücendirme kaygısının çok ötesinde itikadi doktrin yüzeyselliği veya esnaflığı yatmaktadır.

Beyaz Türkler ise bu alana yatırım yaparken 200 yıllık reformlarımızın yüzeyselliği ve gösterişinden kurtulamamanın sinyalini vermekteler. Her iki kesim de kültür ve sanatı kendi dünya görüşleri muvacehesinde bir anlam arayışı ve eleştirel bir tutarlıkla ortaya koymak durumundalar.

İslam medeniyeti krizde, Türkiye’de düşünce dünyası çoraklaşmakta ve hızla vasatın altına ivmelenmekteyiz. Kültür, sanat, değerler ve evrenselin birbirleriyle senteze girebileceği kuluçka alanlarına acil ihtiyaç var. Tek eksik olan nitelikli sermayenin samimiyetini gösterebilmesi.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş