Recep Karagöz yazdı: Yanlışı yapan bizdense

Adalet talebinin gerçek değeri, rakiplerimizin yanlışlarını teşhir ederken değil, yakınlarımızın yanlışlarıyla karşılaştığımızda ortaya çıkar. Türkiye’de siyasi partilerden cemaatlere, insan hakları kuruluşlarından dış politika tartışmalarına kadar hemen her çevre, kendi mahallesine başka, karşısındakine başka bir ölçü uyguluyor.

Yanlışı yapan bizdense
Recep Karagöz yazdı: Yanlışı yapan bizdense

Almanya’da başlayıp Türkiye’de sürdürdüğüm kültürel çalışmalar ve insan hakları mücadelesi, hayatımın uzun bir dönemini kapsıyor. Bu süreçte farklı siyasi, etnik ve dinî çevrelerden çok sayıda insanın uğradığı haksızlığa tanıklık ettim.

Bu tecrübelerin bana öğrettiği en sarsıcı gerçeklerden biri şuydu: İnsanların önemli bir bölümü haksızlığa bütünüyle karşı çıkmıyor. Daha çok, kendilerine ve yakınlarına yapılan haksızlığa karşı çıkıyor.

Kendi mahallesinden biri gözaltına alındığında hukuk hatırlanıyor. Başka bir çevreden insanın özgürlüğü sınırlandırıldığında ise önce kimliğine, geçmişine ve siyasi görüşlerine bakılıyor. Kendi kurumuna yönelik baskı demokrasi sorunu sayılırken, rakip görülen bir kuruluşun kapısına kilit vurulması kolayca meşrulaştırılabiliyor.

Böyle bir düzende hak, herkesin sahip olduğu ortak bir güvence olmaktan çıkıyor. Siyasi ve toplumsal gruplar arasında sırayla kullanılan bir savunma aracına dönüşüyor.

Hak savunuculuğunun mahalle sınırı

Türkiye’de muhalefet belediyelerine yönelik operasyonlarda ciddi bir hukuk ve siyaset sorunu bulunuyor. Yargının seçici biçimde işletilmesi, tutuklamanın cezaya dönüştürülmesi ve soruşturmaların siyasi sonuç doğuracak zamanlarda yoğunlaştırılması elbette eleştirilmelidir.

Fakat buradan muhalefete mensup hiçbir yöneticinin yanlış yapamayacağı veya hakkındaki hiçbir iddianın araştırılamayacağı sonucu çıkarılamaz.

İki tutum aynı anda savunulabilir. Siyasi amaç taşıyan operasyonlara karşı çıkarken kamu kaynaklarının kullanımında şeffaflık istenebilir. Tutuksuz yargılama ve masumiyet karinesi savunulurken somut belgelerin bağımsız biçimde incelenmesi talep edilebilir. Hukuksuzluğa itiraz etmek, desteklediğimiz kişilere sorgulanmazlık kazandırmayı gerektirmez.

Aynı sınav Kürt meselesinde de karşımıza çıkıyor. Kürtlerin kimlik, dil, temsil ve eşit yurttaşlık haklarını savunmak, Kürt siyasal hareketinin her kararını doğru kabul etmek anlamına gelmez. Devletin baskıcı uygulamalarını eleştirmek ile Kürt siyaseti içindeki otoriterliği, silahlı yapıların etkisini veya farklı Kürt seslerinin bastırılmasını sorgulamak birbirinin karşıtı değildir.

Barış sürecini destekleyenlerin de hem devletten hem sürecin diğer aktörlerinden açıklık istemesi gerekir. Barış adına kurulan her cümleyi sorgulanamaz saymak, toplumu kendi geleceği hakkında söz sahibi olmaktan uzaklaştırır.

Milliyetçi siyasette de benzer bir çifte ölçü görülüyor. Devletin ve milletin çıkarları gerekçe gösterildiğinde hukuk ihlalleri, kayırmacılık ve kamu kaynaklarının partizan biçimde kullanılması kolayca önemsizleştirilebiliyor. Oysa bir yöneticinin yanlışını sorgulamak, ülkeye zarar vermek değildir. Ülkeyi korumak, yöneticileri hesap vermeye ve devleti yurttaşın haklarına saygı göstermeye zorlayabilmeyi gerektirir.

Dinî cemaatler ve sivil toplum kuruluşları da bu sorunun dışında değil. Başka yapılardaki mali ilişkileri, lider kültünü ve itaat düzenini eleştirenler, kendi mensup oldukları kuruluşta aynı sorunlar ortaya çıktığında sessizleşebiliyor. Kurumun itibarı, gerçeğin ortaya çıkmasından daha önemli görülüyor.

Oysa bir kurumu eleştiriden korumak onu güçlendirmez. Yanlışların konuşulamadığı her yapı, zamanla kendi içine kapanır ve kuruluş amacından uzaklaşır.

Yanlışı yapan bizdense
Recep Karagöz yazdı: Yanlışı yapan bizdense

Aynı ölçü, bütün olayları eşitlemek değildir

Dış politika tartışmalarında da aktörlerin kimliği çoğu zaman yaşananların önüne geçiyor.

İsrail’in Gazze’de işlediği suçlara karşı çıkmak, Filistin halkıyla dayanışmanın vazgeçilmez bir gereğidir. Fakat Müslüman bir devletin veya kendisini direniş hareketi olarak tanımlayan bir yapının sivillere zarar vermesi karşısında sessiz kalmak, Gazze için söylenen sözlerin inandırıcılığını zayıflatır.

Yanlışı yapan bizdense
Recep Karagöz yazdı: Yanlışı yapan bizdense

Yemen’de yeniden şiddetlenen çatışmalarda siviller, yerinden edilmiş insanların kaldığı kamplar ve sağlık kuruluşları saldırıların hedefi oluyor. Suudi Arabistan destekli güçlerin veya İran destekli Husilerin yol açtığı ihlaller, failin bölgesel ve mezhebî kimliğine göre değerlendirilmemelidir. Siviller açısından bombanın hangi siyasi veya mezhebî merkezden gönderildiği sonucu değiştirmiyor.

Suudi Arabistan’ın Yemen’deki rolünü eleştirmek, Husilerin sivillere yönelik saldırılarını görmezden gelmeyi gerektirmez. İran’a yönelik Amerikan ve İsrail saldırılarına karşı çıkmak da İran yönetiminin kendi toplumuna uyguladığı baskıları savunmayı zorunlu kılmaz.

Bununla birlikte herkese aynı ilkeyi uygulamak, bütün olayları ve sorumlulukları birbirine eşitlemek değildir. İşgal edenle işgal edileni, devletin muazzam askerî gücüyle kendisini savunmaya çalışan halkı veya sistemli baskıyla tekil ihlali aynı kefeye koyamayız.

Tutarlı olmak, güç ilişkilerini görmezden gelmek anlamına gelmez. Tam tersine, her olayın şartlarını dikkate alırken hiçbir aktöre kimliği nedeniyle ahlaki muafiyet tanımamaktır.

Sorunun kökünde, siyasi kimliğin ahlaki değerlendirmenin önüne geçirilmesi bulunuyor. İnsanlar önce olayın ne olduğuna değil, tarafların kim olduğuna bakıyor. Kendi çevresine yakın olanın davranışı için gerekçe aranırken, karşı taraftaki kişinin henüz kanıtlanmamış suçu bile kesin hükme dönüştürülüyor.

Bunun sonucu ortak hukuk fikrinin aşınmasıdır. Her grup yalnızca kendi mağduruna sahip çıktığında, haksızlığa uğrayan insanın korunması gücüne, kimliğine ve arkasındaki topluluğa bağlı hâle gelir. En savunmasız olanlar ise hiçbir mahalle kendilerini sahiplenmediği için görünmez kalır.

İnsan hakları mücadelesinin değeri tam burada ortaya çıkar. Hak savunucusu, mağdurun siyasi görüşünü, dinini, mezhebini veya geçmişini onaylamak zorunda değildir. Onun insan olarak sahip olduğu hakların çiğnenmesine karşı çıkması yeterlidir.

Bu yaklaşım siyasi tarafsızlık da değildir. Haksızlık karşısında açık bir tutum alır; fakat bu tutumu faile ve mağdura göre değiştirmez.

Kendi çevremizin hatasını söylemek, karşı tarafa katılmak anlamına gelmez. Bir partinin yöneticisini eleştirmek diğer partiyi desteklemek, bir cemaatteki yanlışlığı konuşmak dine karşı çıkmak, Kürt siyasetini sorgulamak Kürtlerin haklarını reddetmek, İran’ı eleştirmek Amerikan müdahalesini savunmak değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı, bütün aidiyetlerinden arınmış insanlar değil; aidiyetlerini ahlaki ve hukuki ölçülerinin üzerine çıkarmayan yurttaşlardır.

Çünkü bir insanın hangi tarafta durduğunu, rakipleri hakkında söylediklerinden çok, kendi tarafı yanlış yaptığında söyleyebildikleri gösterir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş