Taşrada bazı kadınlar vardır; hayatlarının önemli bir kısmını başkalarının gözünde yaşamaya ayırırlar. Kimin çantası ne marka, kimin arabası hangi model, kim nereye tatile gitmiş, kimin kocası ne kadar kazanıyor… Başkasının hayatı onlar için adeta günlük takip programıdır. Kendi hayatlarında olup bitenler ise bu programın reklam arasıdır.
Bunlara “görgüsüz” diyorum. Fakat buradaki görgüsüzlük, pahalı giyinmek veya zengin olmak değildir. Görgüsüzlük, sahip olduğun şeyin seni olduğundan daha değerli bir insan yaptığına inanmaktır.

Marka benliği
Sonradan zenginleşen bazı taşralı kadınlarda bunu daha çıplak biçimde görmek mümkün. Ekonomik sermaye artmış fakat kültürel sermaye aynı hızda gelişmemiştir. Bourdieu’nün diliyle söylersek para gelmiştir, fakat habitus henüz terfi etmemiştir.
Bu yüzden “arabam” denmez.
“Mavi Mercedes’im.”
“Çantam” denmez.
“Şu marka çantam.”
Eşya artık eşya değildir; statü megafonudur.
Ben buna “marka benliği” diyorum: İnsan kendisini karakteriyle değil, etiketleriyle anlatmaya başlar.
Eşitsizlik konforu
Bir zamanlar varlıklı bir aileden bir kadının, yanında çalışan kişi için “Nasıl olur da benimle eşit olabilir?” dediğini duymuştum.
Bu cümle yalnızca kibir değil, bir tür eşitsizlik konforudur.
Çünkü bazı insanlar kendilerini ancak birilerinin altında olduğuna inanarak yukarıda hisseder. Para, burada ekonomik imkân olmaktan çıkar; insanları sınıflandırma ruhsatına dönüşür.
Üstelik aynı insan, başka bir ortamda “her insan eşittir”, “kadına değer verilmeli”, “insan onuru önemlidir” diye uzun uzun konuşabilir. İşte taşranın ahlaki vitrini tam burada kurulur: Vitrinde insan sevgisi vardır; arka depoda sınıf kibri.
Dedikodu sermayesi
Bu tipolojinin bir başka özelliği de başkasının hayatına duyduğu bitmeyen meraktır.
Kim kiminle konuştu? Kim boşandı? Kim kocasını aldattı? Kim ne giydi? Kim ne aldı? Kim nerede görüldü? Bilgi biriktirirler. Fakat bu bilgi kültürel bilgi değildir; dedikodu sermayesidir.
Biriktirilir, dolaşıma sokulur ve gerektiğinde sosyal ilişkilerde kullanılır.
Taşranın bazı çevrelerinde insanın ne kadar kitap okuduğundan çok, kim hakkında ne bildiği önem kazanabilir.
Böylece dedikodu, boş konuşma olmaktan çıkar; küçük bir sosyal iktidara dönüşür.
Muhafazakâr söylem, serbest hayal
Bu kadınların bir kısmı muhafazakârdır. Aileden, ahlaktan, namustan, kadınlık değerlerinden söz ederler. Fakat başkasının hayatını yargılama konusunda son derece cömerttirler.
Kadına değer verilmelidir. Ama o kadın “fazla özgür” davranıyorsa eleştirilmelidir. Kadın güçlü olmalıdır. Ama güçlü kadın fazla görünürse rahatsız olunmalıdır. Aile kutsaldır. Ama evlilikte mutsuzluk konuşulmaz.
İşte burada söylem-eylem makası açılır.
İnsan kendi hayatında uygulamadığı ahlakı başkasının hayatında denetlemeye başladığında, ahlak artık bir erdem olmaktan çıkar; sosyal kontrol aracına dönüşür.
Kırgınlığın markalaşması
Bazı gösterişlerin altında yalnızca kibir değil, geçmişten gelen değersizlik duygusu da bulunabilir.
Dün küçümsenmiş olan bugün kendisini göstermek ister:
“Bakın, ben de oldum.”
“Bakın, benim de param var.”
“Bakın, benim de arabam var.”
Böylece marka, eşya olmaktan çıkar; geçmişe gönderilmiş bir cevap hâline gelir.
Fakat dışarıdan satın alınan statü, içerideki kırgınlığı her zaman iyileştirmez. Bu nedenle daha fazlası gerekir.
Daha pahalı çanta.
Daha büyük araba.
Daha gösterişli ev.
Daha fazla fotoğraf.
Buna “statü açlığı” diyebiliriz.
İnsan sahip olduklarını yaşamaktan çok, onları başkalarına göstermekle ilgilenmeye başladığında artık tüketmiyordur; kendini teşhir ediyordur.
Mahremiyetin olmadığı yerde özgürlük
Taşrada kadınların birbirlerinin hayatlarını bu kadar yakından takip etmesinin bir başka sonucu da mahremiyetin daralmasıdır.
Bir kadın hem özgür olmak ister hem de sürekli başkalarının bakışından çekinir.
Kabuğunu kırmak ister ama kabuğun dışındaki hayatın sonuçlarından korkar.
Yeni bir hayatın ihtimalini düşünür ama eski hayatın güvenliğini bırakmak istemez.
Bu durum her zaman “cinsel travma” değildir; böyle bir genelleme bilimsel olmaz. Fakat bastırılmış arzular, mutsuz evlilikler, sosyal baskı ve mahremiyet konusundaki katı normlar, insanın içinde ciddi bir yaklaşma-kaçınma çatışması yaratabilir.
İster.
Korkar.
Yaklaşır.
Geri çekilir.
Sonra bütün bu gerilimi başkasının hayatını konuşarak boşaltır.
Görgünün asıl ölçüsü
Zengin olmak ayıp değildir. Markalı çanta taşımak ayıp değildir. Mercedes’e binmek hiç ayıp değildir. Ayıp olan, Mercedes’e bindiği için kendisini başka bir insandan daha değerli görmektir.
Çünkü görgü, sahip olduklarının fiyatıyla değil, insanlara bakışının kalitesiyle ölçülür.
Taşranın görgüsüz kadınlarının meselesi de tam burada başlar. Sorun çantada değildir. Arabada değildir. Parada değildir.
Sorun, insanın kendi değerini sahip olduğu şeylerin değerine bağlamasıdır.
Ve insan kendisini yalnızca markalarıyla anlatmaya başladığında, geriye anlatacak pek bir şeyi kalmamış olabilir.














