Metin Acıpayam yazdı: Konuştuğumuz Türkçeyle yazdığımız Türkçe neden aynı değil?

Bir toplumun konuştuğu dil ile yazdığı dil arasındaki mesafe, yalnızca kelimelerle değil, eğitimle, kültürle ve toplumsal eşitsizliklerle de ilgilidir.

Bir arkadaşınızla sohbet ederken kurduğunuz cümlelerle bir dilekçe yazarken, bir makale kaleme alırken veya resmî bir kuruma başvuruda bulunurken kurduğunuz cümleler aynı mı? Günlük hayatta son derece rahat konuşan, kendisini gayet iyi ifade eden insanların bir kâğıdın başına oturduğunda neden birdenbire duraksadığını hiç düşündünüz mü? İnsan konuşurken kelimeler kendiliğinden geliyor da yazarken neden cümleler ağırlaşıyor? Bir derdimizi anlatmak için ağzımızı açtığımızda bulduğumuz kelimeleri, aynı derdi kâğıda dökerken neden bulamıyoruz?

Metin Acıpayam yazdı: Konuştuğumuz Türkçeyle yazdığımız Türkçe neden aynı değil?
Metin Acıpayam yazdı: Konuştuğumuz Türkçeyle yazdığımız Türkçe neden aynı değil?

Üstelik bu yalnızca birkaç kişinin yaşadığı bir güçlük değil. Eğitim hayatında, iş başvurularında, kamu kurumlarıyla ilişkilerde ve gündelik yazışmalarda yazılı anlatımın insanları zorladığına sık sık tanık oluyoruz. Kendisini konuşarak anlatabilen bir insan, yazılı bir metin hazırlaması gerektiğinde yetersiz hissedebiliyor. Bazen de son derece basit bir meseleyi anlatmak için öyle karmaşık cümleler kuruluyor ki yazının ne söylediğini anlamak, anlatılan meseleyi çözmekten daha zor hâle geliyor. Peki, konuştuğumuz Türkçeyle yazdığımız Türkçe arasındaki bu mesafenin sebebi ne? Türkçe mi zor, yoksa biz mi Türkçeyi zorlaştırıyoruz?

Bir insanın konuşabildiği dili yazarken kullanmakta zorlanması, yalnızca dil meselesi midir, yoksa eğitim sistemimizin de üzerinde düşünmesi gereken bir sorun mudur?

Önce bir ayrım yapalım. Konuşma diliyle yazı dilinin bütünüyle aynı olması beklenemez. Konuşurken ses tonumuzdan, yüz ifadelerimizden, jestlerimizden ve ortak yaşantılarımızdan yararlanırız. Bir cümleyi yarıda bırakabilir, bir kelimeyi eksik söyleyebilir, anlatmak istediğimizi karşımızdaki insanın anlayacağını varsayabiliriz. Yazıdaysa karşımızda bizi dinleyen, yüzümüze bakan, eksik bıraktığımız cümleyi tamamlayan biri yoktur. Düşüncemizi kendi başına ayakta durabilecek bir anlatı hâline getirmek zorundayız. Dolayısıyla yazmak, konuşmanın kâğıda geçirilmesinden ibaret değildir; düşünceyi düzenleme, kelimeleri seçme ve anlatımı kurma işidir.

Ancak asıl mesele, konuşma diliyle yazı dili arasında doğal bir fark bulunması değil. Asıl mesele, yazı dilinin bazı insanlar için düşüncelerini ifade edebilecekleri bir imkân olmaktan çıkıp aşmaları gereken bir engele dönüşmesi. İnsan konuşurken kendisini rahatça ifade edebildiği hâlde yazarken neden kendisinden şüphe etmeye başlıyor? Bir cümle kurduğunda yanlış yapmaktan neden bu kadar korkuyor? Yazmak, düşüncenin önünü açması gerekirken neden kimi zaman insanı susturuyor?

Türkçenin tarihindeki eski tartışma

Bu sorunun Türkiye açısından tarihsel bir arka planı var. Osmanlı döneminde konuşulan Türkçeyle özellikle edebiyat ve bürokrasi çevrelerinde kullanılan yazı dili arasında belirgin farklılıklar bulunuyordu. Arapça ve Farsçanın etkisiyle gelişen Osmanlı yazı dili, kendi tarihsel ve kültürel şartları içinde zengin bir edebiyat meydana getirmişti. Fakat bu dilin kuralları, kelime dağarcığı ve anlatım biçimleri, toplumun geniş kesimlerinin gündelik konuşmasıyla her zaman örtüşmüyordu. Yazı dili, belirli bir eğitimden geçmiş insanların daha rahat kullanabildiği bir alandı.

Tanzimat dönemine gelindiğinde bu mesele daha açık biçimde tartışılmaya başlandı. Gazetelerin yaygınlaşması, yeni bir okur kitlesinin ortaya çıkması ve düşüncelerin daha geniş kesimlere ulaştırılmak istenmesi, dilin nasıl kullanılması gerektiği sorusunu gündeme getirdi. Şinasi’nin 1860’ta yayımlanmaya başlayan Tercümân-ı Ahvâl ile temsil ettiği gazetecilik anlayışı, halkın anlayabileceği bir dille yazma düşüncesinin önemli örneklerinden biriydi. Ardından gelen edebî ve fikrî tartışmalarda da dilin sadeleşmesi, anlaşılır olması ve toplumla daha güçlü bir ilişki kurması meselesi gündemde kaldı.

Yeni Lisan hareketi, Cumhuriyet dönemindeki dil politikaları ve Türk Dil Kurumu’nun 1932’de kurulması, bu uzun tartışmanın farklı aşamalarını oluşturdu. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Bir dilin sadeleşmesi, yalnızca kelimelerin değiştirilmesiyle tamamlanacak bir iş değildir. İnsanların o dili kullanarak okuyabilmesi, yazabilmesi, düşünebilmesi ve düşüncelerini başkalarına aktarabilmesi de gerekir.

Bugün geçmişin tartışmalarına dönüp baktığımızda şu soruyu sormak zorundayız: Türkçeyi daha anlaşılır hâle getirmek için onca tartışma yürütüldü, dilin kuralları ve söz varlığı üzerine onca çalışma yapıldı; peki, insanların kendilerini yazılı olarak ifade etme meselesini ne kadar çözebildik? Bir dili sadeleştirmekle o dilde yazmayı kolaylaştırmak aynı şey mi? Yoksa kelimeleri değiştirdik ama insanlara düşüncelerini yazıya aktarmanın yollarını yeterince öğretemedik mi?

Okulda Türkçe öğreniyoruz, peki yazmayı öğreniyor muyuz?

Eğitim sistemimizde Türkçe dersleri yıllarca okutuluyor. Öğrenciler dil bilgisi kurallarını öğreniyor, yazım yanlışlarını düzeltmeye çalışıyor, metinler okuyor ve sınavlara hazırlanıyor. Buna rağmen okul hayatı sona erdiğinde düşüncelerini açık, tutarlı ve etkili biçimde yazmakta zorlanan çok sayıda insanla karşılaşıyoruz. Burada bütün sorumluluğu öğretmenlere veya öğrencilere yüklemek kolaycılık olur. Asıl mesele, dil öğretiminden ne anladığımızı yeniden düşünmek.

Bir öğrencinin bir cümlenin ögelerini bulabilmesiyle kendi düşüncesini açıkça anlatabilmesi aynı beceri değildir. Noktalama işaretlerini bilmekle bir düşünceyi düzenli bir metne dönüştürmek arasında da önemli bir fark vardır. Dil bilgisi elbette gereklidir; fakat dilin kurallarını bilmek, o dili etkili kullanmanın yalnızca bir parçasıdır. Bir insanın yazmayı öğrenebilmesi için okuması, düşünmesi, denemesi, hata yapması ve yeniden yazması gerekir.

Peki, öğrencilerimize ne kadar yazdırıyoruz? Kendi düşüncelerini ortaya koyabilecekleri, bir mesele hakkında görüş geliştirebilecekleri, itiraz edebilecekleri ve düşüncelerini savunabilecekleri ne kadar alan açıyoruz? Yoksa çoğu zaman onlardan beklediğimiz şey, önceden belirlenmiş doğru cevabı bulmaları mı? Bir öğrenci yıllarca sınav sorularını cevaplayıp kendi düşüncesini anlatan birkaç sayfalık bir metin yazmadan mezun olabiliyorsa burada yalnızca öğrencinin değil, eğitim anlayışımızın da sorgulanması gerekmez mi?

Yazma becerisi, yalnızca Türkçe öğretmenlerinin veya edebiyat derslerinin sorumluluğunda görülemez. İnsan hangi alanda eğitim alırsa alsın, düşüncelerini açıkça ifade edebilmelidir. Bir mühendis projesini, bir öğretmen gözlemlerini, bir esnaf talebini, bir vatandaş itirazını yazıyla anlatabilmelidir. Yazı, belirli mesleklerin veya eğitimli bir azınlığın ayrıcalığı değil, toplumsal hayata katılmanın temel araçlarından biridir.

Karmaşık yazmak, iyi yazmak mıdır?

Türkiye’de yazılı anlatımla ilgili başka bir alışkanlığımız daha var: Bazen bir cümleyi ne kadar karmaşık kurarsak o kadar bilgili görüneceğimizi düşünüyoruz. Basit bir meseleyi anlatmak için uzun tamlamalara, gereksiz yabancı kelimelere ve birbirinin içine geçmiş cümlelere başvuruyoruz. Bir yazıyı okuduğumuzda ne anlatıldığını anlamakta zorlanıyorsak bunu metnin derinliğine yorabiliyoruz. Oysa bir düşüncenin anlaşılması güç olması, onun mutlaka derin olduğu anlamına gelmez.

Elbette her mesele birkaç cümleyle anlatılamaz. Felsefe, hukuk, bilim ve edebiyat kimi zaman özel kavramlara, uzun açıklamalara ve yoğun bir anlatıma ihtiyaç duyar. Buradaki itirazım, karmaşık düşüncelere değil; düşüncenin gerektirmediği bir karmaşıklığın marifet sayılmasına. Bir insanın bildiğini açıkça anlatabilmesi, çoğu zaman bildiklerini gösterişli cümlelerin arkasına saklamasından daha değerlidir.

Kamu kurumlarının yazılarına bakalım. Vatandaşın basit bir sorusuna cevap vermek için hazırlanan açıklamalar bazen anlaşılması güç ifadelerle doluyor. Bir duyurunun ne söylediğini anlamak için birkaç kez okumak gerekebiliyor. Benzer bir durum medyada, akademik metinlerde ve kurumsal yazışmalarda da karşımıza çıkabiliyor. Peki, anlatmak istediğimiz şeyi neden doğrudan anlatmıyoruz? Anlaşılır olmak neden bazen ciddiyetsizlik gibi algılanıyor? Bir metnin değerini, okurun onu ne kadar zor anladığıyla ölçmekten ne zaman vazgeçeceğiz?

İyi yazmak, zor kelimeler kullanmak değil; anlatılması zor olanı bile mümkün olduğunca açık anlatabilmektir.

Yazamayan insan, düşünemeyen insan mıdır?

Burada dikkatli olmamız gereken bir nokta var. Yazılı anlatım konusunda güçlük yaşayan bir insanın düşünme yeteneği hakkında doğrudan hüküm veremeyiz. İnsanlar farklı biçimlerde düşünür, farklı eğitim deneyimlerinden geçer ve kendilerini farklı yollarla ifade ederler. Kimi konuşurken daha başarılıdır, kimi yazarak düşüncelerini daha iyi düzenler. Yazım yanlışları yapmak veya bir metni kurmakta zorlanmak, bir insanın bilgisiz ya da düşünsel açıdan yetersiz olduğunu göstermez.

Ancak yazılı anlatımın toplumsal hayattaki gücünü de küçümseyemeyiz. Kendini yazıyla ifade edebilen bir insan, düşüncelerini daha geniş çevrelere ulaştırabilir; hakkını arayabilir, başvuru yapabilir, itirazını kayda geçirebilir ve bir tartışmaya katılabilir. Yazılı dili kullanmakta zorlanan biri ise bildiği bir konuda bile kendisini anlatmak için başkasının yardımına ihtiyaç duyabilir. Böylece dil becerisi, yalnızca kişisel bir yetenek olmaktan çıkarak toplumsal beceri hâline girer.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş