İngilizce tabelalar, Arapça yazılar ve kendi dilini ikinci plana atan bir ülkenin çelişkileri.
Bir şehirde dolaşırken dükkân tabelalarına bakın. Türkçe kelimelerin arasına serpiştirilmiş İngilizce ifadeler, ne sattığını anlamak için sözlüğe ihtiyaç duyacağınız işletme isimleri, bazı semtlerde giderek daha görünür hâle gelen Arapça yazılar… İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Türkiye’de yaşıyoruz ama Türkçe neden kimi zaman kendi ülkesinde ikinci planda kalıyor? Bir dükkân açarken, bir marka oluştururken, bir tabela hazırlarken neden Türkçe çoğu zaman yeterince havalı, yeterince modern veya yeterince itibarlı bulunmuyor?
Önce şu meseleyi açıklığa kavuşturalım: Yabancı dil bilmek bir zenginliktir. İngilizce öğrenmek, Arapça konuşmak, başka dillerden kelimeler öğrenmek kimseye zarar vermez. Dünyayla ilişki kurmak istiyorsak başka dilleri de öğrenmek zorundayız. Benim itirazım başka. İtirazım, kendi dilini geri plana iterek yabancı kelimelerle kendisine bir üstünlük alanı açmaya çalışan anlayışa. Türkçe bir kelimeyle anlatabileceği şeyi İngilizce söyleyince kendisini daha seçkin sananlara; tabelasına yabancı bir isim yazdırınca işletmesinin bir anda sınıf atladığını düşünenlere… Bir kelimenin yabancı olması, onu kendiliğinden değerli yapmaz. Bazen yalnızca sahibinin kendi diline duyduğu güvensizliği gösterir.

Türkçe bilmek neden bazı çevrelerde sıradanlık, İngilizce kelimeler kullanmak ise ayrıcalık göstergesi sayılıyor? Bir kafeye giriyorsunuz; menüde birbirinden gösterişli ifadeler, tabelada yabancı bir isim, sosyal medya hesabında yarı Türkçe yarı İngilizce bir dil… Peki bütün bu gösterinin ardında nasıl bir düşünce var? Türkçe bir isim koymak müşteriyi kaçırır mı? Bir işletmenin adı Türkçe olunca marka değeri düşer mi? Yoksa biz, bir süredir kelimelerin anlamından çok insanlarda bıraktığı sınıfsal izlenimle mi ilgileniyoruz? Modernliği düşünceyle, üretimle ve nitelikle değil, tabeladaki harflerle ölçen bir anlayışın dil meselesine vereceği cevap zaten baştan sorunludur.
Mesele yalnızca İngilizce de değil. Son yıllarda bazı şehirlerimizde Arapça tabelaların ve Arapça işletme yazılarının daha görünür hâle gelmesi, Türkçenin kamusal alandaki yerini yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Özellikle Suriyeli sığınmacıların yerleştiği bölgelerde, bazı işletmelerin Arapça ağırlıklı iletişim kurduğu örneklerle karşılaşılabiliyor. Burada sorulması gereken soru son derece açık: Türkiye’de bir işletmenin tabelası, müşterisinin bir bölümüne ulaşırken bu ülkenin ortak dilini ne ölçüde gözetiyor?
Arapça elbette bir dildir; milyonlarca insanın konuştuğu, büyük bir kültür ve edebiyat birikimi taşıyan bir dildir. Arapça konuşan insanlara düşmanlık etmekle Türkçeyi savunmak arasında hiçbir zorunlu bağ yoktur. Bir insanın ana dilini konuşması, kendi kültürünü yaşatması veya başka bir dilde iletişim kurması başlı başına bir sorun değildir. Fakat bundan, Türkiye’de kamusal iletişimin Türkçeyi geri plana atabileceği sonucu da çıkmaz. Bir dili sevmek başka, ortak hayatın dilini önemsizleştirmek başkadır. Türkçenin kamusal görünürlüğünü savunmak, başka dillerin varlığını inkâr etmeyi gerektirmez; başka dillerin varlığı da Türkçenin geri çekilmesini normalleştirmek için gerekçe olamaz.
Burada asıl sorumluluk, insanları karşı karşıya getirmekten önce kamusal düzeni kuran ve denetleyen kurumlara düşüyor. Belediyeler, ilgili kamu kurumları ve yerel yönetimler, tabela ve tanıtım uygulamalarında hangi kuralların geçerli olduğunu açıkça ortaya koymalı ve bu kuralları herkese eşit biçimde uygulamalı. Bir işletmenin tabelasında Türkçe bulunup bulunmadığı, yabancı dildeki ifadenin nasıl kullanıldığı ve mevzuata uyulup uyulmadığı somut ölçütlerle değerlendirilmeli. İngilizce yazana başka, Arapça yazana başka; bir işletmeye başka, diğerine başka ölçü uygulandığında dil tartışması kolayca siyasi husumete dönüşür. İhtiyacımız olan şey keyfî bir yasakçılık değil, ortak dili görünür kılan, anlaşılır ve eşit uygulanan bir kamusal yaklaşım.
Peki devlet bu meselede nerede durmalı? Bence devletin görevi, yalnızca resmî yazışmalarında Türkçe kullanmakla sınırlı değildir. Kamusal iletişimin anlaşılır olmasını sağlamak, vatandaşın hizmetlere kendi dilinde erişebilmesini gözetmek ve ortak dilin kullanımını desteklemek de önemlidir. Bir kamu kurumunun duyurusu anlaşılmazsa, bir belediyenin tabelası özensiz hazırlanırsa veya bir resmî açıklama gereksiz yabancı kelimelerle doldurulursa aynı soruyu o kuruma da sormalıyız: Vatandaşın anlayacağı dili kullanmak neden bu kadar zor? Türkçeyi savunmak, devletin her uygulamasını savunmak değildir. Tam tersine, devlete kendi sorumluluğunu hatırlatmaktır.
Bir de işin kültürel tarafı var. Dil, yalnızca insanların birbirine bir şey anlatmasını sağlayan bir araç değildir; bir toplumun hafızasını, mizahını, düşünme biçimini ve gündelik hayatını da taşır. Bir kelimeyi kaybettiğimizde yalnızca bir sözcüğü kaybetmeyiz; bazen o kelimenin taşıdığı çağrışımları, tarihsel birikimi ve dünyayı algılama imkânını da yitiririz. Elbette diller birbirinden kelime alır, değişir ve dönüşür. Türkçe de tarih boyunca başka dillerle etkileşim içinde gelişmiştir. Bu yüzden dilin saflığını korumak adına geçmişi hayalî bir temizliğe dönüştürmek anlamsızdır. Ancak dillerin birbirinden etkilenmesiyle, bir dili sırf itibarsız gördüğümüz için kendi elimizle geri plana itmemiz aynı şey değildir.
Şimdi biraz da kendimize bakalım. Çocuğuna Türkçe bir isim koyduğunda bunu sıradan bulan, yabancı bir isim seçtiğinde daha seçkin bir aile olduğunu düşünen; dükkânına Türkçe isim koymayı aklından bile geçirmeyen; iki cümlelik konuşmasında beş İngilizce kelime kullanarak kendisini daha donanımlı göstermeye çalışan insanlara soralım: Sizin Türkçeyle derdiniz ne? Bir kelimenin Türkçe olması onu neden değersizleştirsin? Bir markanın, bir işletmenin veya bir insanın itibarı kullandığı dilin yabancılığından mı doğar, yoksa ortaya koyduğu işin niteliğinden mi?
Bu soruların cevabı yalnızca bireylerde değil, medya kuruluşlarında, reklam sektöründe, eğitim kurumlarında ve kamusal hayatın her alanında aranmalı. Televizyonlarda milyonlara seslenen sunucuların Türkçeye gösterdiği özen de bu tartışmanın bir parçası. Bir haber spikerinden beklenen, belli bir ağızla veya aksanla konuşması değil; anlaşılır, doğru ve özenli bir dil kullanmasıdır. Reklamcının görevi de sırf dikkat çeksin diye anlamsız ifadeler üretmek değil, bir fikri etkili biçimde anlatabilmektir. Elbette herkes yanılabilir; bir dil yanlışından hareketle bir insanın bütün bilgisini veya mesleki yeterliliğini çöpe atamayız. Ama dil konusunda iddia sahibi olanların, kullandıkları kelimeler konusunda da sorumluluk taşıdığını söylemekten neden çekinelim?
Türkçeyi savunmak, yabancı kelime gördüğünde öfkelenmekten ibaret değildir. Türkçeyi savunmak, onu hayatın içinde güçlü, anlaşılır ve itibarlı kılmak için çaba göstermektir. Bu çaba bazen bir tabela sahibine soru sormayı, bazen bir reklam sloganını eleştirmeyi, bazen bir televizyon kanalının dil politikasını tartışmayı, bazen de kendi cümlemizdeki özensizliği fark etmeyi gerektirir. Üstelik bu sorumluluk yalnızca dil uzmanlarına ait değildir. Türkçe konuşan, bu dille düşünen, bu dilde eğitim alan ve bu dil üzerinden ortak bir hayat kuran herkesin meselesidir.
Benim derdim İngilizceyle de Arapçayla da başka bir dille de kavga etmek değil. Benim derdim, Türkçenin kendi ülkesinde görünmezleşmesine alışmamız. Bir tabelada Türkçe kelime aramayı tuhaf bulacak kadar bu görüntüye alışmamız. Yabancı bir kelime gördüğümüzde hayranlık duymayı, kendi dilimizdeki karşılığını gördüğümüzde ise sıradan bulmayı öğrenmemiz. Bu alışkanlığı sorgulamadığımız sürece tabelalar değişir, kelimeler değişir, markalar değişir; fakat kendi diline dışarıdan bakma alışkanlığımız yerinde kalır.
Öyleyse soruyu bir kez daha soralım: Türkçe bu ülkede misafir mi?
Eğer değilse tabelalarda, ekranlarda, reklamlarda ve kamu kurumlarında hak ettiği özeni görmek zorunda. Eğer ortak dilimizse, ortak hayatımızın içinde görünür olmak zorunda. Eğer bu dilde düşünmeye, tartışmaya, yazmaya ve birbirimizi anlamaya devam edeceksek onu yalnızca özel günlerde anmakla yetinemeyiz.
Bir ülkenin diline sahip çıkması, başka dillerden korkması demek değildir. Kendi dilini küçümsememesi demektir. Ve bazen bir toplumun kendisine sorması gereken en rahatsız edici soru, en basit görünen sorudur:
Kendi dilimize bu kadar mesafeliysek, kendimize ne kadar yakınız?













