Metin Acıpayam yazdı: Taşrada kumpas kuranlar, taşrada kumpasa maruz kalanlar

Liyakatin düşmanları, sahte dilekçelerin gölgesinde ve hakikatin direnci

Taşrada bazı insanları rahatsız eden şey, başkasının kötülüğü değil, iyiliğinin ve başarısının görünür hâle gelmesidir. Çalışan, okuyan, üreten, mesleğinde yetkinleşen, dürüstlüğünden taviz vermeyen ve herhangi bir cemaatsel kliğe yaslanmadan ayakta duran bir insan, belli çevrelerde takdir edilmek yerine tehdit olarak algılanabilir. Çünkü onun varlığı, başkalarının yıllardır gizlediği yetersizlikleri görünür kılar. Kendi emeğiyle yükselen biri, başkasının himayesiyle elde ettiği makamın sorgulanmasına neden olur. İşte bu noktada rekabetin yerini husumet, eleştirinin yerini itibarsızlaştırma, açık mücadelenin yerini kumpas alabilir.

Taşranın taşra kalmasında yalnızca ekonomik yetersizliklerin, geleneksel yapıların veya kurumsal imkânların eksikliğinin değil, insan ilişkilerini zehirleyen bu kişilik örüntülerinin de payı vardır. Buradaki taşralılık coğrafi bir kader değil, zihinsel ve toplumsal bir kapanmadır. Dünyaya açık bir insanın farklılığına tahammül edemeyen, liyakati kendisine rakip gören, hukuku hak arama yolu olmaktan çıkarıp başkasını tasfiye etme aracına dönüştürmeye çalışan zihniyet, hangi şehirde yaşarsa yaşasın taşralıdır.

Metin Acıpayam yazdı: Taşrada kumpas kuranlar, taşrada kumpasa maruz kalanlar
Metin Acıpayam yazdı: Taşrada kumpas kuranlar, taşrada kumpasa maruz kalanlar

Kumpasçının psikolojisi: Başkasının başarısına duyulan tahammülsüzlük

Psikolojide karanlık üçlü olarak bilinen narsisizm, Makyavelizm ve psikopati kavramları, bu davranışların bazı yönlerini anlamamıza yardımcı olabilir. Narsisistik özellikler gösteren kişi, kendi değerine ilişkin abartılı bir algıyı korumaya çalışabilir; başkasının başarısını kendisine yönelmiş bir küçültme olarak yorumlayabilir. Makyavelist eğilimler taşıyan kişi, ilişkileri karşılıklı güven üzerinden değil, çıkar ve manipülasyon üzerinden kurabilir. Psikopatik özellikler ise bazı bireylerde vicdani kayıtsızlık, düşük empati ve başkalarının zararını önemsememe biçiminde görülebilir. Ancak bu kavramlar birbirinin yerine kullanılamaz; bir insanın kumpas kurması da tek başına herhangi bir kişilik bozukluğunun kanıtı değildir.

Kumpasçı tipin asıl ayırt edici özelliği, kendi çıkarını korumak uğruna başkasının itibarını, emeğini ve geleceğini gözden çıkarabilmesidir. Üstelik bunu çoğu zaman kendisini kötü biri olarak görmeden yapar. Kendi eylemine bir gerekçe bulur: “Bunu hak etti”, “Bana başka seçenek bırakmadı”, “Ben yalnızca gerçeği ortaya çıkardım.” Böylece kötülük, failin zihninde meşru bir müdahaleye dönüşür. Kişi yalnızca başkasını aldatmaz; kendi vicdanını da aldatır.

Burada Freud’un savunma mekanizmaları üzerine düşünceleri açıklayıcıdır. İnsan, kendisinde kabul etmek istemediği duygu ve dürtüleri başkasına yükleyebilir. Psikanalitik gelenekte yansıtma olarak ele alınan bu süreçte, kendi saldırganlığını göremeyen biri karşısındakini saldırgan, kendi güvenilmezliğini sorgulamayan biri karşısındakini tehlikeli ilan edebilir. Daha karmaşık ilişkilerde karşı tarafı kendi korkularına uygun bir role itmeye çalışan manipülatif davranışlar da görülebilir. Böylece kumpasçı, önce bir düşman tasarlar, sonra tasarladığı düşmana karşı giriştiği saldırıyı haklı göstermeye çalışır.

Haset de bu tablonun önemli parçalarından biridir. Başkasının sahip olduğu niteliği takdir edememek, onun başarısını kendi eksikliğinin hatırlatıcısı olarak görmek, kimi insanları başarıyı elde etmeye değil, başarılı olanı aşağı çekmeye yöneltebilir. Fakat her kıskançlık kumpas doğurmaz. Belirleyici olan, bu duygunun nasıl işlendiği ve kişinin başkasına zarar vermeyi ne ölçüde meşru gördüğüdür. Kumpasçılık tam da burada, duygusal bir huzursuzluğun bilinçli veya alışkanlık hâline gelmiş bir zarar verme pratiğine dönüşmesidir.

Kumpasın dili: Yalan, ima ve sahte belge

Kumpas her zaman büyük ve karmaşık bir operasyon biçiminde ortaya çıkmaz. Bazen bir ortamda söylenen küçük bir yalanla başlar; bazen eksik aktarılan bir bilgi, çarpıtılmış bir konuşma, gizlice yürütülen bir ilişki ağı veya gerçeği araştırılmadan hazırlanan bir şikâyet üzerinden büyür. Kişi, doğrudan karşısına çıkıp tartışamadığı insanı dolaylı yollarla etkisizleştirmeye çalışır. Bilgi saklar, insanları birbirine düşürür, farklı kişilere farklı hikâyeler anlatır. Bir süre sonra ortada gerçeklerden çok, gerçekmiş gibi dolaştırılan iddialar vardır.

Bu yöntemin en tehlikeli tarafı, görünüşte meşru araçlardan yararlanabilmesidir. Dilekçe vermek, şikâyette bulunmak ve hukuki yollara başvurmak elbette meşru haklardır. Fakat sahte isim, uydurma adres, taklit imza veya bilerek gerçeğe aykırı isnatlarla bir insanı suçlu göstermeye çalışmak, hak arama özgürlüğüyle açıklanamaz. Hukuk, kişisel husumetin resmî kılıfı değildir. Bir iddianın dilekçeye yazılmış olması onu doğru yapmaz; bir makamın önüne taşınmış olması da ona kendiliğinden ahlaki meşruiyet kazandırmaz.

Türkiye’nin yakın tarihinde FETÖ bağlantılı kumpas davaları, delillerin ve yargı süreçlerinin örgütsel amaçlarla nasıl istismar edilebildiğini gösteren ağır örnekler arasında yer aldı. Ancak her sahte ihbarı veya her hukuki uyuşmazlığı aynı yapıyla ilişkilendirmek doğru olmaz. Asıl ders daha geniştir: Kurumlar, denetlenebilir delil ve adil yargılama ilkelerinden uzaklaştığında, hukuk güven üretmek yerine korku üretebilir. Kumpasçı da tam olarak bu boşluktan yararlanmak ister; hakikatin araştırılmasına değil, şüphenin yayılmasına yatırım yapar.

Neden özellikle nitelikli insanlar hedef alınır?

Çünkü nitelikli insan, yalnızca yaptığı işle değil, temsil ettiği ihtimalle de rahatsızlık yaratabilir. Çalışkanlığı, dürüstlüğü, bağımsızlığı ve bilgi birikimiyle bulunduğu çevrede başka bir ölçü ortaya koyar. Makamını bir grubun desteğine borçlu olan biri için bağımsız bir insanın varlığı huzursuz edicidir. Kendi konumunu ehliyetiyle açıklayamayan, başkasının ehliyetini de tartışmalı hâle getirmeye çalışabilir.

Max Weber’in bürokrasi anlayışında makamın kişisel bağlılıklardan ziyade kurallara, yetkinliğe ve tanımlı sorumluluklara dayanması önemlidir. Liyakat düzeninde kişi, işini yapabildiği için görev alır; klik düzeninde ise kiminle yakın olduğu, kimin tarafından korunduğu ve kimin karşısında durduğu belirleyici hâle gelebilir. Böyle bir ortamda kumpas, yalnızca bireysel kötülük değil, liyakat düzeninin yerine sadakat düzenini geçirme girişimi olarak da okunmalıdır.

Kumpasçı, açık bir yarışta kazanamayacağını düşündüğünde yarışın şartlarını değiştirmeye çalışır. Mesleki yeterlilikle baş edemiyorsa itibara saldırır; bilgiyle baş edemiyorsa söylenti üretir; hukuki ve ahlaki gerekçelerle kendisini savunamıyorsa karşısındakini şüpheli hâle getirir. Çünkü onun hedefi her zaman gerçeği kanıtlamak değildir; bazen gerçeğin ortaya çıkmasını geciktirmek bile yeterlidir. İnsanların zihnine düşen şüphe, mahkeme kararı çıkmadan da bir insanın itibarına zarar verebilir.

Kant’ın ahlak felsefesi burada güçlü bir ölçüt sunar: İnsan, hiçbir zaman yalnızca bir araç olarak kullanılmamalıdır. Birini kendi makamını korumak, bir gruba yaranmak veya kişisel öfkesini tatmin etmek için harcanabilir bir nesneye dönüştürmek, insanın kendi başına amaç olma değerini ihlal eder. Kumpasın ahlaki suçu, yalnızca yalan söylemekte değil, başka bir insanın hayatını kendi çıkar hesabının malzemesi hâline getirmektedir.

Kumpasa maruz kalanın zihninde ne olur?

Kumpasın mağduru çoğu zaman ilk önce öfkelenmez; şaşırır. “Bunu gerçekten yapmış olabilirler mi?” sorusu, yaşanan olayın kendisinden daha fazla yorabilir insanı. Çünkü kişi yalnızca bir suçlamayla karşı karşıya değildir; aynı zamanda insanlara, ilişkilere ve kurumlara ilişkin inançlarını yeniden değerlendirmek zorundadır. Güvendiği birinin ihanetini öğrenmişse, geçmişte yaşadığı pek çok anı da başka bir gözle okumaya başlar. Dün sıradan görünen bir konuşma, bugün gizli bir hazırlığın parçasıymış gibi görünür.

Bu süreçte bilişsel çelişki, öfke, utanç, kendini suçlama ve yoğun zihinsel meşguliyet görülebilir. Kişi “Nasıl fark etmedim?” diye kendisini sorgular; ardından çevresindeki herkesten şüphe etmeye başlayabilir. Sürekli tetikte olma, uyku sorunları, olayları zihninde tekrar tekrar yaşama ve sosyal ilişkilerden uzaklaşma, ağır ve uzun süren olaylarda ortaya çıkabilen tepkilerdir. Bunlar her mağdurda görülmez; yaşananların ağırlığına, kişinin destek kaynaklarına ve olayın ne kadar sürdüğüne göre değişir.

Kumpasın ikinci yarası, çevrenin sessizliğidir. İnsan, kendisine iftira atılmasına üzülür; fakat gerçeği bildiğini düşündüğü kişilerin konuşmaması bazen daha ağır gelir. Çünkü sessizlik, mağdurun zihninde kolayca onay veya terk edilme olarak yorumlanabilir. Oysa bazıları korktuğu için, bazıları bilgi sahibi olmadığı için, bazıları da kendi çıkarını korumak amacıyla susar. Bu nedenler aynı değildir; fakat mağdur açısından hepsi yalnız bırakılmışlık duygusunu besleyebilir.

Yine de insanın yaşadığı bu tecrübeden sonra herkesi aynı kefeye koyması, kumpasçının açtığı yaranın bütün dünyaya yayılması anlamına gelir. Şüphecilik bazen koruyucudur; fakat sürekli tetikte yaşamak, insanın kendi hayatını da daraltabilir. Sağlıklı direnç, herkese güvenmek değildir; hiç kimseye güvenememek de değildir. İddiaları kanıtla değerlendirmek, ilişkilerde sınır koymak, hukuki hakları kullanmak, güvenilir insanlardan destek almak ve yaşananları kişinin bütün kimliğine dönüştürmemek önemlidir.

Kumpasın sonu: Hakikat, mukavemet ve vicdan

Nietzsche’nin hınç kavramı, kişinin kendi güçsüzlüğünü doğrudan aşmak yerine başkasını kötüleyerek telafi etme çabasını anlamak için kullanılabilir. Ancak bu kavramı her kumpasçıya otomatik olarak uygulamak doğru olmaz. Burada önemli olan, insanın kendi eksikliğiyle yüzleşmek yerine karşısındakini aşağı çekmeyi seçmesidir. Kumpasçı, başkasını zayıflatırken kendisinin güçlendiğini sanır. Oysa bir insanın itibarını zedelemek, kişinin kendi yetkinliğini artırmaz; yalanla elde edilen üstünlük, gerçeğin karşısında sürekli yeni yalanlara ihtiyaç duyabilir.

Hannah Arendt’in kötülük üzerine düşünceleri de sorumluluğun önemini hatırlatır. İnsan, yaptıklarını alışkanlıkların, emirlerin veya çevresinin beklentilerinin arkasına saklayarak ahlaki muhakemesinden kaçabilir. “Herkes böyle yapıyor” demek, kişinin kendi eylemi üzerindeki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Kumpasa katılan, sahte iddiayı yayan, gerçeği bildiği hâlde çarpıtmaya yardım eden veya sırf çıkarı uğruna haksızlığı büyüten herkes, kendi payıyla yüzleşmek zorundadır.

Kumpasa uğrayan insanın önünde ise başka bir sınav vardır: Kendisine yapılan haksızlığı inkâr etmeden, bütün hayatını bu haksızlığın etrafında kurmamak. Kumpası başarısız kılmak, yalnızca hukuki olarak aklanmak değildir; insanın çalışma arzusunu, düşünme yeteneğini, vicdanını ve geleceğe ilişkin umudunu koruyabilmesidir. Bazen adalet gecikir, bazen yanlışlar hemen düzelmez. Bu nedenle mağdurun mutlaka daha güçlü çıkacağını veya kumpasçının mutlaka cezalandırılacağını söylemek gerçekçi olmaz. Fakat insan, yaşadığı haksızlığın kendisini bütünüyle belirlemesine izin vermeyerek yeniden bir hayat kurabilir.

Ve gelelim kumpasın hukuki kılığına: Sahte isim üret, sahte adres üret, sahte imza at; al sana kumpasın dilekçesi! Kâğıda birkaç satır yazmak kolaydır; fakat o satırların bir insanın hayatında açacağı yaradan sorumlu olmak kolay değildir. Dilekçe, hakikatin yerine geçmez. İmza, yalanı doğru yapmaz. Makam, iftiraya ahlaki üstünlük kazandırmaz.

Ben inanıyorum ki sahtecilik üzerine kurulan bir dünya, er ya da geç kendi iç çelişkilerinin yükünü taşımak zorunda kalır. Kumpasçının geleceğinin mutlaka zelil olacağını söylemek bir kehanet olur; fakat insanın sürekli yalanı korumak zorunda kalması, kendi ilişkilerini de güvenilmez hâle getirir. Bir süre sonra başkasına kurduğu tuzakların içinde kendi sözlerine, kendi çevresine ve kendi niyetlerine de güvenemez hâle gelebilir. Sahtecilikle uğraşanlar, bir gün kendi sahteciliklerinin balonuyla yüzleşirler; geriye çoğu zaman gösterişli bir kabuk ve yoksullaşmış bir vicdan kalır.

Kumpasa maruz kalan insan ise kısa süreliğine veya uzun yıllar boyunca sıkıntı çekebilir. Fakat hakikatten vazgeçmeden, adaleti aramaktan korkmadan ve başkasının kötülüğünü kendi ahlakına bulaştırmadan yoluna devam edebilirse, bu tecrübeden daha sağlam sınırlar ve daha derin bir insan bilgisiyle çıkabilir. Mukavemet, hiç yaralanmamak değildir; yaralandığı hâlde insanlığını koruyabilmektir.

Taşrada da dünyada da asıl mesele budur: Kötülüğün hiç yaşanmaması değil, kötülüğün normal kabul edilmemesi. Benim metafizik inancım, varlığı mümkün kılan hakikatin yalanın hizmetine verilemeyeceği yönündedir. Tabiatın ve hayatın düzeninde iyilik her zaman hemen kazanmasa da insanın vicdanı, adalet duygusu ve hakikate bağlılığı anlamını korur. Kötülüğün geçici başarısını kaderin son hükmü sanmayalım. Kumpasçının elinde bir dilekçe, mağdurun elinde ise bazen yalnızca sabır ve hakikat olabilir; fakat insanı insan yapan, elindeki kâğıdın gücü değil, o kâğıt karşısında neyi savunduğudur.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş