Taşrada yaşamak, insanın yalnızca bulunduğu şehirle değil, o şehrin görünmeyen sınırlarıyla da yaşaması demek. Hele şehir geleneksel, değişime mesafeli ve dindarlığın güçlü olduğu bir sosyal yapıya sahipse, farklı düşünen bir insanın hayatı biraz daha zorlaşabiliyor. Çünkü mesele yalnızca farklı düşünmek değil; farklı düşündüğünüzün fark edilmesi.
Bir entelektüelin böyle bir yerde yaşaması bu yüzden ilginç bir psikolojik deneyimdir. Bir tarafta ait olduğu şehir, ailesi, çocukluğu, hatıraları ve insanları vardır; diğer tarafta sürekli genişlemek isteyen zihni. İnsan ait olduğu yeri sevebilir ama o yerin bütün doğrularını kabul etmek zorunda değildir. Asıl gerilim de burada başlar.

Herkesin aynı düşündüğü yerde farklı düşünmek
Geleneksel toplumlarda ortak değerler güçlüdür. Bu, toplumsal dayanışmayı artırabilir; insanlara aidiyet ve güven duygusu verebilir. Fakat ortak değerler sorgulanamaz hâle geldiğinde başka bir şey ortaya çıkar: Sosyal baskı.
İnsan zamanla neyin konuşulabileceğini, neyin konuşulamayacağını öğrenir. Hangi düşüncenin tepki çekeceğini, hangi sorunun “gereksiz” bulunacağını, hangi davranışın “bizden değil” şeklinde yorumlanacağını sezebilir.
Bu noktada entelektüel insanın yalnızlığı başlar.
Çünkü onun temel ihtiyacı yalnızca konuşmak değil, soru sormaktır. Oysa kapalı toplumlarda soru bazen cevaptan daha rahatsız edici bulunur. Bir düşünceyi eleştirmek, o düşünceye inanan kişiye göre doğrudan kendisine yöneltilmiş bir saldırı gibi algılanabilir.
Böylece fikirler tartışılmaktan çıkar, kimlikler savunulmaya başlanır.
Entelektüelin psikolojik yükü
Böyle bir şehirde yaşayan entelektüelin en büyük problemi yalnızlık olabilir. Fakat bu yalnızlık her zaman insan yokluğundan kaynaklanmaz. Zihinsel yalnızlıktır bu.
Etrafınızda yüzlerce insan olabilir ama sizi gerçekten anlayan birkaç kişi vardır.
Bir süre sonra insan, her düşündüğünü herkesle konuşmamayı öğrenir. Her tartışmaya girmemek, her düşünceyi savunmamak, bazı insanlara kendisini anlatmaya çalışmamak bir tür psikolojik korunma mekanizmasına dönüşür.
Bu durumun tehlikeli tarafı ise insanın zamanla kendi düşüncelerinden bile şüphe etmeye başlamasıdır.
“Acaba gerçekten ben mi yanlış düşünüyorum?”
“Fazla mı sorguluyorum?”
“Bütün bunları neden bu kadar önemsiyorum?”
İşte entelektüelin asıl sınavı burada başlar: Çevresinin sessizliğiyle kendi zihninin sesini birbirine karıştırmamak.
Değişim neden korkutur?
Bir şehrin değişime direnmesinin arkasında yalnızca cehalet aramak da eksik olur. Sosyolojik açıdan gelenek, insanlara bir güven alanı sağlar. Bilinen dünya, bilinmeyen dünyadan daha güvenlidir. Değişim ise belirsizlik getirir.
Bu nedenle insanlar bazen değişime değil, değişimin kendilerinden götüreceği şeylere karşı çıkarlar.
Yeni fikir, yeni yaşam biçimi, yeni kültür veya yeni bir eğitim anlayışı ortaya çıktığında insan yalnızca “Bu doğru mu?” diye sormaz; bilinçaltında “Bu olursa benim dünyam ne olacak?” sorusunu da sorar.
Bu yüzden entelektüelin önerdiği değişim, bazen yalnızca bir fikir olarak değil, mevcut düzenin kendisine yönelik bir tehdit olarak algılanır.
Peki taşradan entelektüel çıkar mı?
Elbette çıkar.
Hatta bazen tam da bu nedenle çıkar.
Çünkü merkezde bulunan insanın dünyaya ulaşmak için daha az çaba göstermesi gerekebilir. Taşrada ise merak eden insanın dünyaya ulaşmak için kendi yolunu açması gerekir. Kitabı kendisi bulur, farklı insanları kendisi arar, başka fikirlerle kendi çabasıyla karşılaşır.
Belki de taşradan çıkan gerçek entelektüelin en önemli özelliği budur:
Bulunduğu yerin sınırlarını zihninin sınırları hâline getirmemesi.
Taşrada yaşayıp dünyaya açık olabilirsiniz. Küçük bir şehirde yaşayıp büyük düşünebilirsiniz. Hatta bazen insanın entelektüel olma ihtiyacı, tam da çevresindeki düşünsel darlıkla karşılaşınca daha fazla artar.
Çünkü insan bazen dünyayı, kendisini sınırlayan dünyanın dışına çıkma arzusu sayesinde keşfeder.
Belki taşradan entelektüel çıkıp çıkmayacağını sormak yerine başka bir soru sormalıyız:
Bir şehir, kendi içinden çıkan entelektüel insanın farklı düşünmesine ne kadar izin veriyor?
Çünkü mesele entelektüelin çıkıp çıkmaması değil.
Çıktığında, onu yaşadığı şehre rağmen mi; yoksa yaşadığı şehirle birlikte mi yetiştirebildiğimiz.










