Mümtaz’er Türköne yazdı: Yerli ve millî finans kapitalin iflası, orta sınıfın çöküşü ve Mansur Yavaş

“Yerli ve millî” sıfatını, krizin önde gelen mimarlarından Tera Holding’in patronu Emre Tezmen, balonun patladığı gün yaptığı yazılı açıklamada, şirketleri için kendisi kullanıyor. Bu sözle iktidarla hizalanıyor, pozisyonunu AKP’nin finans piyasalarında kolu kanadı olarak tarif ediyordu. Tabii işin içinde milliyetçilik de var. Tezmen “sermaye piyasalarında milli bir finans gücü inşa etmek” misyonu üstlendiklerini vurguladıktan sonra şöyle devam ediyor:

Mümtaz’er Türköne yazdı: Yerli ve millî finans kapitalin iflası, orta sınıfın çöküşü ve Mansur Yavaş

“Ancak ne yazık ki, milletimiz ve finansal sistemimiz adına üstlendiğimiz bu tarihi sorumluluğun hemen ardından; malum şer odaklarının son derece planlı, kasıtlı ve organize bir spekülatif atağına maruz kalmış bulunmaktayız.”

Mızrak bir tane değil, sığacak çuval yok. Mal ortada. Yerli ve Milli çuvalı bile bu mızrakları saklayamaz. O yüzden bu sözleri borsa mağdurları “merd-i kıptinin şecaati” olarak hatırlayacak.

Devlet iktidarının suiistimal aracı olarak finans-kapital

İktidarı, hayatın farklı kompartmanlarında ayrı ayrı hüküm süren devasa bir devlet cihazını kullanan güç olarak tasavvur ederseniz, bu makinenin kan dolaşım sistemi mesabesinde olan finans sisteminin anlı-şanlı ve son derece gürültülü bir iflas hali yaşadığı sonucuna varabiliriz. “Sermaye” tabirini, Bourdieu’nun kullandığı şekilde, ekonomik-kültürel-sosyal, sembolik biçimlerde maddi-manevi gücün kaynağı olarak kabul ederseniz, AKP iktidarının ekonomik sermayesini kolay geri kazanamayacak ölçüde kaybettiğini, hatta iktidarın maddi temellerinin yerle-yeksan olduğunu söyleyebiliriz. Geri kalan gücün, yani iktidar sermayelerinin hiçbir anlamı kalmıyor.

Finans-kapital, serbest piyasa düzeninin en vahşi, en saldırgan, en acımasız formudur. Para, en etkili iktidar gücü olduğu için, bu sermaye kesimi devletle iş görmeye teşnedir. Siyasetin yolsuzluk ve suiistimal yolu da finans kapitalin açtığı kapıdan ilerler. Dr. Hikmet Kıvılcımlı bu sermaye türünün, burjuvazi içinde hâkim sınıfı oluşturduğunu söyler ve Türkiye’de devletle iç içe geçmiş halinin ve tefeciliğin kurumlaşmış hali olduğunu etkileyici şekilde tasvir eder.

12 Eylül düzeni devam ederken patlayan Banker skandalı ve en son 2001’de çıkan ve AKP’yi iktidara getiren bankacılık krizi, iktidarlarla iç içe geçmiş finans sektörünün soygunlarının eseriydi.

Bugün manzara biraz daha ileride; yani daha kötü. The Economist Türkiye’nin bu krizde 30 milyar dolarlık bir kayba uğradığını söylüyor. Yara taze, acı henüz hissedilmiyor. Zamana yayıldığı takdirde neleri kaybettiğimizi tane tane yaşayarak göreceğiz. AKP’nin aslî gücünü kaybettiğini, iktidarının en önemli mesnedinin yerle bir olduğunu kavramak için ise çok fazla zamana ihtiyacımız olmayacak. Finans-kapital AKP iktidarının örgütlü ve istikrarlı yapısının asli mesnedini sağlıyordu. Zincir koptu, tespih dağıldı.

Kimse hafife almasın: Önümüzdeki zorlu tablo ekonomik alanda hezimete uğramak değil, ekonomik iktidarı bütünüyle kaybetmek anlamına geliyor. Ekonomik iktidar araçlarını, bütünüyle finans kapital ayağını kaybeden bir iktidarı hiçbir güç ayakta tutamaz. “Geriye ne kalıyor?” sorusuna doyurucu bir cevap bulamadığınız takdirde vaziyetin varacağı başka yer yok.

Yerli ve millî finans kapital iflas etti. Geriye ne kalmış olabilir? İktidar mı?

“Batan parayı, Mekke Anlaşması ve Husilere açacağımız savaşla Suudi Arabistan’dan temin edecekler” türü senaryoların karşılığı ne içeride ne de dışarıda mevcut. Finans krizinden önce “belki” denebilirdi. Şimdi imkânsız.

Orta sınıfın çöküşü

Meseleye, bizi siyasî sonuçlara en kestirme yoldan götürecek olan orta sınıf açısından bakalım:

30 milyar dolarla yekunu verilen buharlaşan paranın önemli bir kısmının 500 bin civarında hisse senedi sahibine ait olduğu ifade ediliyor. Emekli maaşı ile geçinen biri olarak benim borsada hisse senedim hiç olmadı. Çevremde tanıdıklarımın da yok. Bu 500 bin kişinin, siyasî gelişmeleri tayin edici ölçekte kritik role sahip orta sınıf mensupları olduğunu düşünebiliriz.

Orta sınıfın, mutlu azınlık ile yoksul yığınlar arasında süspansiyon görevi üstlendiğini, darbeleri yumuşattığını unutmayın.

Enflasyon baskısı altında devam eden ekonomik kriz, gelecek sene onuncu yılına girmiş olacak. Bu kriz orta sınıfı eriterek ilerledi. Enflasyonla mücadele programı standarttır: Halkın satın alma gücünü yani talebi baskı altına alarak fiyatları düşürmek. Orta sınıf bu baskı altında fakirleşir ve giderek küçülür. Nitekim orta sınıf son on yılda, siyaseti istikrarlı bir dengede tutma rolünden tedricen vazgeçmişti. Sertleşen siyasî rekabete, orta sınıfın bu rolden uzaklaşmasının bir sonucu olarak bakabilirsiniz.

Finans kapital krizinin orta sınıf üzerinde yıkıcı etkisi, son on yıldaki birikime göre daha kesin ve doğrudan olacak. Sonuç itibarıyla borsa, küçük tasarruf sahiplerinin parasını ekonomiye aktarma işlevi görüyordu. Bu kriz, balık avlanan gölü kurutmuş oldu. Piyasaya büyüyen finans sorunları olarak, ekonomik krizi derinleştirerek yansıyacak bu kısır döngü, toplumsal olarak orta sınıfı denklemden istikrar denkleminden tamamen düşürecek.

Finans krizi ile AKP zaten eriyen toplumsal tabanını daha büyük hızla kaybedecek.

Alternatif iktidara giden yolun taşları tek tek döşeniyor.

Mansur Yavaş imgesi

Açlık, sefalet, yokluk gibi en temel insanî sorunlarla cebelleşen bir toplum siyaset sahnesine, “kim başrolü oynayacak?” sorusunun peşine düşerek bakmaz.

mansur yavaş
Mümtaz’er Türköne yazdı: Yerli ve millî finans kapitalin iflası, orta sınıfın çöküşü ve Mansur Yavaş

Çölde susuzluktan bitap düşmüş olana gazoz markası sormanız abestir. İmajdan, algıdan, reklamdan değil susuzluktan bahsediyoruz.

Siyasetçide sabır ve tutkunun, bitmez tükenmez bir enerjinin ve tozlu yollarda nefesini tutacak körük gibi ciğerlerin, karanlığa alışkın gözlerin olması lâzım. Ama bunların hiçbiri siyasî gelişmelerin sebebi değil, tersine sonucudur. Halk fırtınayı atlatacağı liman, derdine derman olacak adam arıyor. Kişiler bu arayışların imgelerine dönüşüyor.

Erdoğan’ın iktidar üzerinden siyasetteki tayin edici kişisel ağırlığı, dolaylı olarak kişilerin ve kişisel rekabetin ön plana geçtiği bir siyaset sahnesine hayat verdi. “Erdoğan karşısında kim?” sorusu asıl merak konusu oldu. Ekrem İmamoğlu gösterdiği sabır ve tahammül gücüyle, Özgür Özel natıkası ve kitleler önündeki enerjisi ile iktidara alternatif olma iddiasını sürdürüyor.

AKP iktidarının krizlerle delik deşik olan statükosu çürürken, halk doğal olarak yeni arayışların peşine düşüyor. Dip dalga yukarı çıkıyor, deniz dalgalanıyor ve usta sörfçüler dalganın üzerine yerleşerek toplumun taleplerini temsil yeteneği kazanıyor.

Mansur Yavaş usta sörfçülerden biri. Ankara Büyükşehir Belediyesi’ni girdiği üçüncü seçimde kazandı. Pes etmiyor. Ana muhalefet, yargı sopasından gelen butlanla, belediye davalarıyla iğne deliğinden deveyi geçirmeye uğraşırken sabırla ve sükunetle, dengelerin el verdiği ölçüde kendine bir güzergâh tayin etti. 50 yılda kazanılan itibarın-şöhretin bir anda kaybedileceğini biliyor. Kariyerini riske atmadı.

Politika imkân sanatı. Mansur Yavaş için hareket alanı kalmadı. Sıkıştığı dar alandan çıkması, kendi yolunu kendisinin çizmesi çok zor. Özgür Özel’in ona karşı kullandığı dikkatli üslup, bir ölçüde rahatlamasını sağlayabilir; ancak o da uzun süre devam edemez.

Siyasette kişilerin değil temel dinamiklerin belirleyici olduğunu hatırlamamız lâzım. İktidarla muhalefet arasındaki dehşet dengesi, finans krizi ile alt-üst olmuş ve ipler tamamen kopmuş vaziyette. Üç ay sonra Türkiye seçim havasına girecek. Vatandaş seçimi hangi mübarek şahsın kazanacağı ile değil, ocağa koyduğu tencereye neyin gireceği ile ilgilenecek.

Keskin bir öngörüde bulunayım: Finans krizinden sonra AKP, artık iktidar oyunundan düştü. Toparlanması ve seçim kazanma iddiası ile siyasî arenayı domine etmesi bu saatten sonra imkânsız. Derler ki ölen, uzun süre öldüğünü fark etmezmiş. AKP kanadının siyaseti umutsuzca sertleştirme ihtimali elbette mevcut. Onun da bir sınırı var. AKP kadroları, seçim kaybetseler de bu ülkede belki bir dönem muhalefette kalarak yaşamaya devam edecekler, partileri de buharlaşmayacak. Baksanıza Erbakan’ın izinden giden dört tane parti yoluna devam ediyor. AKP’lilerin ya hep ya hiç mantığı ile iktidara yapışmaları hem ülkeye hem de kendilerine telafisi mümkün olmayan çok şey kaybettirebilir.

AKP’nin umutsuz vaziyeti, ana muhalefet cephesinde kişisel rekabet imkanlarını ve alanını da sınırlıyor. İmajlar değil susuzluk ön plana çıkıyor.

Özetle, Türkiye Erdoğan’ın karşısına kim çıkarsa çıksın kazanacağı bir seçime doğru ilerliyor.

Mansur Yavaş’a bu yüzden oyun alanı kalmıyor.

Mevcut sistemle, cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turuna girmesi durumunda, sadece Erdoğan’ın elenmesi durumunda ikinci turda şansı olabilir. Bu ihtimali göz ardı etmemek gerekir.

Kişisel rekabet muhalefetin enerjisini de soğuruyor. Bu rekabetin üzerine çıkan bir sistem vizyonuna ihtiyaç var. Mevcut siyasal sistem ekonomik krizlerin ve bilhassa son krizin sebebi. Bu sistemle iktidar değişse bile krizden çıkılamaz.

Magazin düzeyinde kalan kişisel aktörlerin hikâyelerini parantez içine alıp, yoğun bir sistem tartışmasına girişmemiz lâzım. Hem değişecek sistem ile kişilere de farklı roller dağıtma imkânı ortaya çıkabilir.

Meselâ parlamenter sistemin sembolik cumhurbaşkanı olmayı kim ister?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş