Taşrada bazı insanlar vardır. Kendilerini yaptıkları işten çok, yaptıklarını anlatarak var ederler. Mizah yapar, tiyatro yapar, kitap çıkarır, söyleşilere katılır, insanlarla yakınlık kurar. Bir bakarsınız her yerde adı geçmektedir. Fakat biraz yakından baktığınızda ortada tuhaf bir boşluk görürsünüz: Faaliyet çoktur, fakat içerik azdır. Görünürlük vardır, fakat derinlik yoktur.
Mizahşörlük de burada başlar.

Mizahın değil, ortamın adamı
Gerçek mizah, insanın önce kendisine bakabilmesini gerektirir. Kendi zaafını, cehaletini, korkusunu, iktidar arzusunu görebilen insan başkasını da gerçekten güldürebilir. Çünkü mizahın kökünde yalnızca komiklik değil, farkındalık vardır. Goygoyculuk ise başka bir şeydir.
Goygoycu ortamı okur. Neyin güldüreceğini, kimin hoşuna gideceğini, nerede susacağını, nerede alkışlayacağını bilir. Fakat bütün bu sosyal becerinin arkasında düşünsel bir derinlik bulunmayabilir. O, mizahı hakikati göstermek için değil, ortama tutunmak için kullanır. Bu nedenle gerçek mizahçı bazen bulunduğu ortamı rahatsız eder. Goygoycu ise bulunduğu ortamı rahatlatır. Çünkü birisi insanlara ayna tutar, diğeri aynayı ortadan kaldırır.
Kendisine gülemeyen mizahçı
Burada psikolojik bir çelişki ortaya çıkar. Kendisini mizahçı olarak gören kişi, kendi egosunu mizahın dışında tutuyorsa aslında mizahın en önemli imkânından mahrumdur: Özeleştiri.
İnsan başkasının kusurunu görmekte çok başarılı olup kendi kusuruna körleşebilir. Hatta zekâsının veya espri yeteneğinin kendisine sağladığı sosyal avantaj, bu körlüğü daha da besleyebilir. Çevresindeki insanlar güldükçe kişi kendisini daha önemli hissetmeye başlar.
Zamanla alkış, nitelik ölçüsünün yerine geçer. O noktada mizah artık bir sanat olmaktan çıkar, benlik besleme mekanizmasına dönüşür. Kendisini komik buldurduğu ölçüde değerli hisseden insan, eleştiriye de giderek tahammülsüzleşir. Çünkü yapılan eleştiri artık eserine değil, benliğine yöneltilmiş gibi algılanır.
İnsanları kullanmak, ilişki kurmak değildir
Bu karakterin daha karanlık tarafı ise ilişkilerinde ortaya çıkar. İnsanları hayatına çoğu zaman birer insan olarak değil, birer imkân olarak dahil ediyorsa burada artık sosyal beceriden değil, araçsal ilişkiden söz etmek gerekir.
Birinin bilgisayarından yararlanır, bir başkasının bağlantısından, diğerinin kurumla ilişkisinden, bir başkasının emeğinden… İş gördüğü sürece yakınlık devam eder. İhtiyaç bittiğinde yakınlık da biter. Daha sonra aynı insan hakkında konuşmakta hiçbir sakınca görmez.
Çünkü onun zihninde ilişki, karşılıklı sorumluluk üzerine kurulmamıştır. Fayda üzerine kurulmuştur. Böyle bir karakter için dostluk ile işbirliği arasındaki sınır da bulanıklaşır. Sana yakın davranması seni sevdiği anlamına gelmez, belki yalnızca henüz işine yarıyorsundur.
Dindarlık bir ahlak değil, kimlik olduğunda
Bu noktada dindarlık meselesi özellikle dikkatli ele alınmalı. Sorun dindarlık değildir. Sorun, dini kimliğin ahlaki davranıştan kopmasıdır. Bir insan çok dindar olabilir, fakat bu onun otomatik olarak dürüst, adil, merhametli veya mütevazı olduğu anlamına gelmez.
İnanç, insanın davranışlarını dönüştürmediğinde yalnızca güçlü bir kimlik işaretine dönüşebilir. İşte burada ciddi bir psikolojik savunma oluşur: İnsan kendisini “iyi insan” kategorisine yerleştirdiğinde, yaptığı davranışları ayrıca sorgulama ihtiyacını azaltabilir.
- “Ben zaten dindarım.”
- “Ben zaten ahlaklıyım.”
- “Ben zaten iyi niyetliyim.”
Bu cümleler bazen insanın kendisini sınamasını engeller. Ahlakın en zor tarafı, kendini ahlaklı zannetmemektir. Çünkü gerçekten ahlaklı insanın hayatında sürekli bir özdenetim vardır. Kendisine de şüpheyle bakar. Kendi çıkarının devreye girdiği yerde frene basabilir.
Otorite karşısında küçülmek
Bir de otoriteyle kurulan ilişki vardır. Kendi düşüncesini üretmekte zorlanan insan, güçlü bir otoritenin yanında kendisini daha güvende hissedebilir.
Belediye başkanı, bürokrat, siyasi aktör, zengin iş insanı veya herhangi bir nüfuz sahibi kişi… Otoritenin yanında fazla uyumlu, aşağıya doğru ise fazlasıyla rahat davranmak, kişiliğin dikey bir biçimde örgütlendiğini gösterir.
Burada sosyolojik açıdan patronaj ilişkileri önem kazanır. Gücün dağıtıldığı küçük sosyal çevrelerde kişi, yeteneğinden çok ilişkilerinin sağladığı imkânlarla hareket etmeye başladığında kamusal alan yavaş yavaş kişisel çıkar alanına dönüşür. Ve insanın zihninde şu tehlikeli düşünce yerleşir: “Kapıyı açan doğru adamı bulursam, gerisini hallederim.”
Kitap çıkarmak yazar olmak değildir
Taşrada görünürlüğün en kolay araçlarından biri de kitaptır. Bir kitabınızın olması elbette yazarlık için önemli bir adımdır. Ama kitabın varlığı tek başına yazarlık kanıtı değildir. Aynı metni farklı isimlerle yeniden dolaşıma sokmak, başkasının emeğiyle üretmek veya kitabı yalnızca bir itibar nesnesine çevirmek, edebiyatın kendisiyle değil, edebiyatın sağladığı sembolik prestijle ilgilenmektir.
Bourdieu’nun kavramlarıyla söylersek burada kültürel sermayenin görüntüsü, kültürel üretimin kendisinin önüne geçebilir. Çocuklara kitabı satmak da tek başına kötü değildir. Fakat çocukların ve kurumların, nitelik tartışılmadan sürekli aynı ürünün müşterisine dönüştürülmesi başka bir meseledir. O zaman kitap okunacak bir eser olmaktan çıkar, “Satılacak bir nesneye dönüşür.”
Sahnede rol, hayatta rol
Tiyatro ve mizahla uğraşan insanın ayrıca bir avantajı vardır: İnsanlar onun rol yaptığını bilir.
Fakat bazı insanlar için sahne ile hayat arasındaki sınır zamanla kaybolabilir. Sahnede başka biri. Makam karşısında başka biri. Arkadaşının yanında başka biri. Kendisinden fayda sağlayamayacağı insanın yanında başka biri.
Ve bütün bu rollerin ortak noktası yine kendisidir. Bu nedenle bazen şu cümle akla gelir:
“Bazı insanlar sahnede rol yapmaz, hayatlarının tamamını role dönüştürür.”
Goygoyculuğun sosyolojisi
Goygoyculuk küçümsenecek kadar basit bir gevezelik değildir. Küçük sosyal çevrelerde bir uyum stratejisi olarak çalışabilir. Çok konuşan, herkesi güldüren, herkese yakın duran kişi kolayca sosyal sermaye biriktirir. Fakat sosyal sermaye ile entelektüel sermaye aynı şey değildir. Çok tanınmak başka şeydir. Çok bilmek başka. Her yere çağrılmak başka. Gerçekten değer üretmek başka.
Taşranın trajedisi de bazen burada ortaya çıkar. Görünürlük, niteliğin yerine geçtiğinde en çok konuşulan insan en değerli insan sanılabilir. Oysa kalabalıkların alkışı hiçbir zaman hakikatin ölçüsü değildir.
Sahne kapandığında
Mizahşörlük, tiyatroculuk, yazarlık, dindarlık, sosyal çevre, makamlarla ilişkiler… Bunların hiçbiri tek başına insanın karakterini açıklamaz. İnsanı asıl ele veren, çıkarının olmadığı yerde nasıl davrandığıdır.
Kendisine hiçbir şey kazandırmayacak insana nasıl davrandığına bakın. Kendisinden güçsüz olana nasıl davrandığına bakın. Hakkında konuşulan arkadaşını savunup savunmadığına bakın. Yanlış yaptığında özür dileyip dilemediğine bakın.
Kendiyle alay edip edemediğine bakın. İşte o zaman sahne kapanır. Alkış kesilir. Kalabalık dağılır. Ve insan, bütün rollerinden soyunarak kendi başına kalır. Belki de taşrada bir mizahşörü anlamanın en doğru yolu, onun ne kadar güldürdüğüne değil, kendisiyle ne kadar yüzleşebildiğine bakmaktır. Çünkü gerçek mizah insanı yalnızca güldürmez. Önce kendisini kendisine gösterir.













