Metin Acıpayam yazdı: Taşrada herkesle iyi geçinen adam

Taşrada bazı insanlar vardır, hiçbir yere ait görünmezler ama her yere girip çıkarlar. Herkesle konuşurlar, herkese gülümserler, kimseyle kavga etmezler. Siyasetçiyle de araları iyidir, bürokratla da, iş insanıyla da, kültür çevresiyle de. Bir gün makam odasında, ertesi gün başka bir çevrenin masasında görülürler.

Dışarıdan bakınca buna “sosyal zekâ” denir.

Bazen öyledir.

Bazen de değildir.

Çünkü her ortama uyum sağlayabilmek ile hiçbir ilkeye bağlı olmamak arasında çok ince bir çizgi vardır.

taşrada
Metin Acıpayam yazdı: Taşrada herkesle iyi geçinen adam

Yumuşaklığın içindeki sertlik

Bu insanlar genellikle sert görünmez. Bağırmazlar, kavga çıkarmazlar, insanları doğrudan karşılarına almazlar. Tam tersine, sürekli gülümserler.

Fakat gülümsemek ile iyi niyet aynı şey değildir.

Bazı insanlar yumruk kullanmaz; ilişki kullanır.

Kimle ne kadar yakın duracağını, nerede susacağını, hangi cümleyi kime söyleyeceğini bilir. Herkese kendisinden bir parça gösterir ama kendisinin tamamını kimseye göstermez.

Böylece hakkında kesin bir hükme varmak zorlaşır.

Çünkü ortada açık bir düşmanlık yoktur.

Sadece sürekli değişen bir yakınlık vardır.

İnsanların değerini hesaplamak

Yıllarca para, makam ve güç sahibi insanlarla yakın çalışan bir insan elbette sosyal hayatın bazı gerçeklerini öğrenebilir. Kimin sözü geçer, kim karar verir, kim kapı açar, kim kapı kapatır…

Fakat burada bir eşik vardır.

İnsanları tanımak başka şeydir.

İnsanların değerini sahip oldukları güç üzerinden belirlemek başka.

Bir insanın zihninde herkesin görünmez bir cetveli varsa; para, makam, bağlantı, nüfuz ve erişilebilirlik üzerinden insanları yukarıdan aşağıya sıralıyorsa, dışarıdaki mütevazı görüntünün altında oldukça güçlü bir hiyerarşi kurulmuş demektir.

Üstelik bu kişi kendisini kibirli olarak görmeyebilir.

Kendisine “insan sarrafı” diyebilir.

Oysa bazen insan sarraflığı diye övülen şey, yalnızca insanları faydaları üzerinden değerlendirme alışkanlığıdır.

Dostluk mu, kullanım alanı mı?

Böyle bir insanla dost olduğunuzu zannedebilirsiniz.

Sizinle saatlerce konuşabilir.

Sizi tanıyabilir.

Sırlarınızı bilebilir.

Size karşı son derece sıcak davranabilir.

Ama bir gün onun bulunmadığı bir yerde hakkınızda konuşulduğunda ne yaptığına bakmak gerekir.

Sizi savunuyor mu?

Gerçeği söylüyor mu?

Yoksa sessiz mi kalıyor?

İşte dostluk ile sosyal nezaket arasındaki fark burada ortaya çıkar.

Çünkü bazı insanlar sizinle yakınlık kurar ama bağ kurmaz.

Yakınlık vardır.

Sadakat yoktur.

Samimiyet vardır.

Sorumluluk yoktur.

Konuşma vardır.

Fakat gerektiğinde bedel ödeme iradesi yoktur.

Bu nedenle böyle bir insanın dostluğu çoğu zaman rahat günlerin dostluğudur.

FETÖ örneğinin gösterdiği şey

Türkiye’nin yakın tarihinde FETÖ gibi kapalı ve hiyerarşik yapılanmaların ortaya çıkardığı en önemli tartışmalardan biri, ilişki ağlarının liyakat ve kurumların işleyişi üzerindeki etkisidir.

Burada belirli bir kişiyi bu yapıyla ilişkilendirmekten değil, ortaya çıkan sosyolojik modeli anlamaktan söz ediyorum.

Kapalı ağlarda kişinin bireysel niteliğinden önce bağlılığı önem kazanabilir. Sadakat, ehliyetin önüne geçebilir. İlişkiler, kurumların resmi sınırlarından daha güçlü hâle gelebilir.

Böyle bir düzende insanlara yalnızca “Ne biliyorsun?” diye sorulmaz.

Kimin adamısın?” sorusu daha belirleyici hâle gelir.

İşte taşranın küçük sosyal ağlarında bunun daha hafif veya farklı biçimlerini görmek mümkündür.

Cemaat.

Siyaset.

Akrabalık.

Hemşehrilik.

Kurum.

İş dünyası.

Hepsi farklı görünür; fakat hepsinde ortaklaşabilecek bir mekanizma vardır:

İnsanı niteliğiyle değil, ilişkileriyle değerlendirmek.

Her devrin adamı

Böyle bir karakter için ideoloji bile bazen kalıcı bir inanç değil, sosyal bir kostüm hâline gelebilir.

Bugün bir grubun dilini konuşur.

Yarın başka bir grubun.

Önemli olan hangi fikrin doğru olduğu değil, hangi fikrin hangi kapıyı açtığı olabilir.

Bu yüzden “herkesle iyi geçinir.”

Çünkü açıkça karşı çıkmak risklidir.

İlke savunmak risklidir.

Taraf olmak risklidir.

“Hayır” demek risklidir.

O ise risk almak istemez.

Her ihtimali açık bırakır.

Her kapının anahtarını elinde tutmak ister.

Bunun adı bazen diplomasi olur.

Bazen nezaket.

Bazen tecrübe.

Ama fazla ileri gittiğinde bunun adı çok daha basittir: İlkesizlik.

Asıl mesele cehalet değil

Bu insanların bazılarında ayrıca başka bir çelişki vardır.

Bilgileri sınırlıdır.

Okumazlar.

Araştırmazlar.

Fakat kendilerini yetersiz görmezler.

Çünkü uzun süre güçlü insanların arasında bulunmak, insana bazen bilgi sahibi olmadan hayatı çözdüğü yanılsamasını verebilir.

Parayı tanımak, insanı tanımak değildir.

Makamları tanımak, hayatı anlamak değildir.

İnsanların zaaflarını bilmek, bilge olmak değildir.

Sosyal çevreyi okumak, hakikati görmek değildir.

İşte burada cehalet ile özgüven birleşir.

Ve ortaya çok tehlikeli bir psikolojik konfor çıkar:

İnsan bilmediği şeylerin farkında olmadığı için kendisini yeterli zanneder.

Taşrada neden tutunur?

Çünkü taşra yalnızca küçük bir coğrafya değildir.

Aynı zamanda ilişkilerin hafızasının güçlü olduğu bir sosyal düzendir.

Kim kiminle tanışıyor?

Kim kimin yanında görülmüş?

Kim hangi kurumla iyi?

Kimin telefonuna kim çıkıyor?

Kim kimin işini çözebilir?

Bu ağları iyi okuyan insan, bazen bilgisiyle değil erişimiyle güç kazanır.

Böylece yetenekten önce bağlantı, üretimden önce görünürlük, karakterden önce ilişki konuşulmaya başlanır.

Ve ortaya taşranın çok dayanıklı bir karakteri çıkar:

Herkesle iyi geçinen adam.

Fakat bir bedeli vardır

Sürekli karşısındaki insana göre şekil değiştiren kişi, bir süre sonra kendi şeklini kaybedebilir.

Her kapıda başka bir yüz.

Her masada başka bir dil.

Her güçlü insanın yanında başka bir tavır.

Bunun sonunda geriye ne kalır?

Belki de en ağır soru budur.

Çünkü insanın karakteri, kaç kişiyle iyi geçindiğiyle değil, hangi çıkar karşısında “hayır” diyebildiğiyle ölçülür.

Taşrada herkesle iyi geçinen insan başarılı olabilir.

Kapılar açabilir.

İnsanları etkileyebilir.

Kamu kurumlarında tanınabilir.

Güçlü insanlarla oturup kalkabilir.

Fakat bütün bunların arasında bir şeyi kaybetme ihtimali vardır: Kendi ağırlığını.

Çünkü sürekli başkasının terazisine göre tartılan insan, bir süre sonra kendi değerini de başkasının ölçüsüyle hesaplamaya başlar.

Ve belki de taşranın en tehlikeli insanı en çok bağıran değildir.

En çok kavga çıkaran da değildir.

Bazen en tehlikelisi, herkesle iyi geçinen, hiçbir şeye tam olarak karşı çıkmayan ve bütün bu yumuşaklığın içinde yalnızca kendisini koruyan insandır.

Çünkü onun savaşı sizinle değildir.

Onun savaşı, kendi yetersizliğinin görünür hâle gelmemesi içindir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş