Cevat Düşün yazdı: Barışın elçisi İmralı’dadır

“Barışın elçisi İmralı’dadır.”

Abdullah Öcalan’ın İmralı’ya konulmasından bugüne kadar Kürt halkının büyük bir bölümü, her fırsatta barışa dair mesajlarını bu slogan eşliğinde dile getirdi. Aslında bu slogan, yıllardır söylenen çok açık bir şeyin ifadesiydi: Kürt meselesinde barış isteniyorsa, barışın muhatabı da İmralı’dadır.

Yıllar sonra nihayet bu mesajın taraflara ulaştığını söyleyebiliriz. Barışın elçiliği bugün hiç kuşkusuz Abdullah Öcalan’ın omuzlarındadır.

Devlet Bahçeli’nin bir kadın gazeteciye verdiği demeçte, Abdullah Öcalan için insanın yaşam koşullarına uygun bir yapının inşa edildiğini belirtmesiyle birlikte konu yeniden tartışmaya açıldı. Oysa bu yapının yaklaşık bir yıldır var olduğu zaten biliniyordu. Devlet Bahçeli, yapının varlığını teyit etti ve Abdullah Öcalan’ın neden oraya geçmediğini paylaştı. Öcalan oraya geçmeyeceğini zaten birçok kez belirtmişti.

Bugün bunun resmî bir açıklamayla ilan edilmesiyle birlikte yapı kamuoyunun gündemine girmiş oldu. 100 yıllık, can yıkıcı bir sorunun çözümünü istemeyenler, Kürt meselesinin çözümünün önem ve mahiyetini konuşmadan, tartışmadan “villa” demeye başladılar.

Barışın elçisi İmralı’dadır
Cevat Düşün yazdı: Barışın elçisi İmralı’dadır

Ne ilginç değil mi?

Yüz yıllık bir Kürt meselesi var. On binlerce insanın hayatına mal olmuş bir savaş var. Dağlarda, cezaevlerinde, şehirlerde, köylerde yaşanmış acılar var; kuşaklar boyunca taşınmış ve yaşanmış travmalar var. Türkiye’nin demokratikleşmesiyle doğrudan bağlantılı tarihsel bir mesele var, biz ise bütün bunları bırakıp bir binanın adına takılıyoruz. Villa mı, değil mi?  Bence esas mesele bu nokta olmamalı.

Önemli görülmesi gereken, Abdullah Öcalan’ın da yıllardır ortaya koyduğu siyasal yaklaşım açısından bakıldığında, oranın nasıl bir yapı olduğunun çok fazla önemi yok. Ne devedir ne de kuştur. Önemli olan oranın adı, büyüklüğü, şekli veya kaç odasının bulunduğu değil; oradan Türkiye’nin nasıl bir barışa doğru ilerleyeceğidir.

Çünkü Öcalan’ın önceliğinin kişisel konfor olmadığını görmek gerekiyor. Asıl mesele, savaşın sona ermesi ve barışın ebediyen tesis edilmesidir. Eğer bir insan, kendisi için oluşturulan yaşam koşullarından önce milyonlarca insanın geleceğini, çocukların savaşsız büyümesini, Türklerin ve Kürtlerin birbirini düşman olarak görmek zorunda kalmamasını, Türkiye’nin demokratikleşmesini ve yüz yıllık bir sorunun çözülmesini önceliyorsa, o zaman tartışmamız gereken şey binanın adı değildir.

Tartışmamız gereken şey barıştır.

Benim açımdan “Barışın elçisi İmralı’dadır” sloganının anlamı da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Kürt halkının önemli bir bölümü yıllardır aynı şeyi söylüyor:

“Biz savaş istemiyoruz. Biz barış istiyoruz. Bu barışın muhatabı kimse, onunla konuşulsun.”

Türkiye, yıllardır söylenen bu sözün bir anlamda karşılığını görmeye başlamış durumda. Fakat barış, sadece Abdullah Öcalan’ın omuzlarına bırakılabilecek bir sorumluluk da değildir. Öcalan kendi tarihsel sorumluluğunu yerine getirirken devletin de kendi sorumluluğunu yerine getirmesi gerekir.

Siyasetin de, toplumun da kendi sorumluluğunu üstlenmesi gerekir. Çünkü barış, bir kişinin iradesiyle başlayabilir ama bir toplumun ortak iradesiyle kalıcı hâle gelir. Bu nedenle bugün Türkiye’nin önünde duran en önemli soru “Öcalan nerede kalacak?” sorusu değildir. Esas sorunun şu olduğunu düşünüyorum: Öcalan’ın bulunduğu yerden Türkiye nereye gidecek?

Savaşa mı? Yoksa barışa mı?

İnkâra mı? Yoksa demokratik bir ortak yaşama mı?

Geçmişin travmalarına ve korkularına mı? Yoksa çocuklarımızın ve huzur dolu bir Türkiye`nin geleceğine mi?

Bence artık bunları konuşmamız gerekiyor; hatta yüz yıllık Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne gelen sorunun gecikmiş çözümünü daha da ivedi hâle getirip çözmek ve tüm sorunlardan daha fazla öncelemek gerekiyor. Çünkü bir binaya “villa” diyerek yüz yıllık bir sorunun üzerini örtmek ve onu önemsizleştirmek, yüz yıl daha acı, gözyaşı ve travma yaşamak demektir.

Bir binayı tartışarak Kürt meselesini çözemez hâle getirmekle Türkiye’yi demokratikleştiremeyiz. Artık bu noktada daha büyük bir gerçeği de görmek gerekiyor. Kürt meselesi artık sadece Türkiye’nin meselesi değildir. Tüm dünyanın ve insanlığın meselesidir. Özelde Ortadoğu meselesidir.

Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Suriye’de, Irak’ta, İran’da ve Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı siyasal, toplumsal ve kültürel gerçeklik artık bölgenin geleceğinden ayrı düşünülemiyor. Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırlar, Kürtleri dört ayrı devletin sınırları içerisinde bıraktı. Fakat sınırlar Kürtlerin tarihini, kültürünü, dilini ve birbirleriyle olan toplumsal bağlarını ortadan kaldıramadı. Bugün Ortadoğu’da yaşanan her büyük gelişmenin bir şekilde Kürt meselesine dokunmasının nedeni de budur.

Suriye’deki gelişmeleri Kürtlerden bağımsız düşünemeyiz.

Irak’taki siyasal dengeleri Kürtlerden bağımsız düşünemeyiz.

İran’ın geleceğini Kürt meselesinden bağımsız düşünemeyiz.

Türkiye’nin demokratikleşmesini ve bölgesel geleceğini de Kürt meselesinden bağımsız düşünemeyiz. Dolayısıyla Türkiye’nin önünde duran mesele sadece geçmişten kalan bir “Kürt sorunu” değildir. Aynı zamanda Ortadoğu’nun geleceğiyle doğrudan bağlantılı tarihsel bir meseledir.

Türkiye burada iki farklı yolu tercih edebilir. Kürtleri sürekli bir güvenlik problemi olarak görüp bölgedeki bütün gelişmeleri tehdit üzerinden okuyabilir. Ya da Kürtlerin varlığını, kimliğini, dilini, kültürünü ve siyasal iradesini demokratik bir gerçeklik olarak kabul edip yeni bir ortak yaşam anlayışının önünü açabilir. Bence ikinci yol, sadece Kürtler açısından değil, Türkiye açısından da daha büyük bir imkândır.

Çünkü Türkiye, Kürt meselesini çözdüğü ölçüde kendi demokratik sorunlarının da önemli bir bölümünü çözmüş olacaktır. Kürt meselesinin çözümü Türkiye’yi zayıflatmaz. Tam aksine, Türkiye’yi içeride daha demokratik, dışarıda daha güçlü bir ülke hâline getirir. Kürtlerle barışan bir Türkiye, sadece kendi Kürtleriyle barışmış olmayacaktır. Aynı zamanda Irak Kürdistanı, Suriye Kürtleri ve İran Kürtleriyle ilgili bölgesel politikalarında da yeni bir dil kurabilecektir.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki tarihsel ağırlığı düşünüldüğünde bunun sonuçları çok daha büyük olabilir. Çünkü Kürt meselesini savaş ve güvenlik ekseninde ele alan bir Türkiye, Ortadoğu’daki her değişimi kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görmek zorunda kalır.

Oysa Kürt meselesini demokratik bir zeminde çözmüş bir Türkiye, aynı gelişmeleri bir tehdit olmaktan çıkarıp diplomatik ve siyasal imkâna dönüştürebilir. Belki de bugün Öcalan meselesinin önemini sadece Türkiye içerisindeki Kürt meselesi üzerinden değerlendirmek bu yüzden eksik kalır. İmralı’da konuşulan şey, sadece Türkiye ile Kürtler arasındaki ilişkinin geleceği değildir.

Bir anlamda Türkiye’nin Ortadoğu ile nasıl bir ilişki kuracağının da meselesidir. Çünkü Ortadoğu’da Kürtleri dışarıda bırakarak kalıcı bir barış kurmak mümkün değildir. Kürtleri sürekli bir güvenlik meselesine indirgemek, Ortadoğu’daki gerçekliğin önemli bir bölümünü görmemek demektir. Kürtleri demokratik çözümün bir parçası hâline getirmek ise bölgenin geleceği açısından yeni bir kapı açabilir. Bu nedenle bugün Türkiye’de barış meselesini konuşurken sadece “Kürt sorunu nasıl çözülür?” diye sormak da yeterli değildir.

Bir adım daha ileri gitmek gerekiyor: Türkiye, Ortadoğu’nun yeni düzeninde Kürtlerle nasıl bir gelecek kuracak? Bence tarihsel soru artık budur. Çünkü Kürt meselesi çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmesi eksik kalır. Kürt meselesi çözülmeden Türkiye’nin Ortadoğu’da kalıcı bir barış siyaseti geliştirmesi de zorlaşır.

Kürt meselesi çözülmeden Türkiye’nin kendi tarihsel korkularıyla yüzleşmesi de tamamlanmış sayılmaz. Bu yüzden bugün İmralı’da atılacak her adımın anlamı, İmralı’nın sınırlarını aşabilir. Bir odanın, bir binanın, bir adanın çok ötesine geçebilir. Çünkü bazen tarih, küçük bir yerde büyük sorular sorar.

İmralı da bugün Türkiye’ye ve belki bütün Ortadoğu’ya böyle bir soru soruyor: Yüz yıl daha birbirimizi düşman olarak mı göreceğiz, yoksa artık birbirimizi insan olarak görmenin siyasetini mi kuracağız?

Ben ikinci ihtimalin mümkün olduğuna inanıyorum. Fakat bunun için barışı sadece Öcalan’dan beklemek de yeterli değildir. Öcalan kendi tarihsel sorumluluğunu taşıyacak, devlet kendi sorumluluğunu taşıyacak, siyaset kendi sorumluluğunu taşıyacak, toplum da kendi sorumluluğunu taşıyacak.

Çünkü barış bir kişinin eseri değil, ortak bir insanlık iradesidir. Barışın elçisi İmralı’dadır. Fakat barışın kendisi İmralı’da kurulmayacaktır. Barış, Ankara’da hukukla, Diyarbakır’da özgürlükle, İstanbul’da demokrasiyle, Türkiye’nin tamamında vicdanla kurulacaktır. Bence belki de bugün yapılması gereken en önemli şey, yıllardır söylenen o sloganı artık başka bir cümleyle tamamlamaktır:

“Barışın elçisi İmralı’dadır, barışın geleceği ise hepimizin elindedir.”

Çünkü Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği, sınırların ve dengelerin yeniden tartışıldığı bir dönemde Kürt meselesini çözmek Türkiye için artık sadece geçmişle hesaplaşmak değildir. Bu, geleceği kurma meselesidir. Türkiye ya Kürtlerle birlikte yeni bir Ortadoğu ve yeni bir demokrasi dili kuracaktır ya da Kürt meselesini bir güvenlik sorunu olarak görmeye devam ederek kendi geleceğini de eski korkuların içerisine hapsetmeye devam edecektir. Ben barıştan yana olanların artık korkuların değil, geleceğin dilini konuşması gerektiğine inanıyorum.

Çünkü barışta ısrar, insan olmakta ısrardır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş