Nur Mehmet Güler yazdı: Türkiye’nin Öcalan paradoksu

Yaklaşık yarım yüzyıldır Türkiye siyasetinin merkezinde bulunan bir isimden söz ediyoruz. Hakkında binlerce haber yapıldı, kitaplar yazıldı, davalar açıldı. Devletin savunma ve güvenlik politikalarının en önemli başlıklarından biri oldu. Birkaç kuşağın Öcalan’ın adıyla büyüdüğünü söylersek mübalağa etmiş olmayız.

Açık ki Öcalan’ın geçirdiği düşünsel değişim, öncülük ettiği hareketin Kürtlerde yarattığı toplumsal dönüşüm, kadın özgürlüğüne verdiği önem, bağımsız devlet fikrinden neden uzaklaştığı, silahlı mücadeleyi neden sona erdirmek istediği ve son olarak PKK’yi neden feshettiği geniş bir kamusal tartışmanın konusu olmayı hak ediyor.

Kanımca Öcalan hakkında herkesin rahatça ulaşabileceği yeteri kadar bilgi var. Sorun bilgi eksikliği değil. Sorun, Öcalan hakkında oluşturulmuş tanımlar, imajlar, yargılar ve dogma hâline gelmiş bakış açılarıdır.

Devletin, ulusalcıların ve Kürt karşıtlığına dayalı milliyetçilik yapanların bir Öcalan tanımı ve anlatısı var. Bu kesimin oluşturduğu ve tekrarlarla bilinçlere yerleştirmeye çalıştığı “terörist başı” kavramını Güney Afrika’daki apartheid yönetimi Mandela’ya ve Sam Nujoma’ya, İsrail yönetimi Arafat’a, İngilizler ve ABD Kongresi ise Kenyatta’ya yakıştırmıştır. Biliyoruz ki “terörist” olarak damgalanan Yaser Arafat Filistin Yönetimi Başkanlığına, Nelson Mandela Güney Afrika Cumhurbaşkanlığına, Jomo Kenyatta Kenya Cumhurbaşkanlığına, Sam Nujoma ise Namibya Cumhurbaşkanlığına geldi. Bu sıfatla hedef alınan kişi adeta “lanetli kılınıyor”, negatif anlamda “dokunulamaz” hâle getiriliyor.

Türkiye sol hareketinin zaman zaman geliştirdiği değerlendirmeler ve yaklaşımlar da önemlidir. Bir genelleme yapma hatasına düşmemek kaydıyla, bu kesim içinde öne çıkan “egemen ulus şovenizminin” izleri çok belirgindir.

Öcalan’ın dünyada da bir karşılığı var. Özellikle Slavoj Žižek, Alain Badiou, Edgar Morin, Angela Davis gibi yaşayan otoriteler olarak kabul edilen düşünürler Öcalan hakkında akademik çalışmalar yapıyor, değerlendirmeler geliştiriyor. Onların da bazılarına yakından bakmaya çalışacağız.

Bir de tabii ki Kürt hareketinin ve Kürt toplumunun önemli bir bölümünün oluşturduğu güçlü bir Öcalan bağlılığı ve algısı var. Bu da çoğunlukla eleştirinin, değerlendirmenin ve anlamanın dışına çıkan yaygın bir dogmatik yaklaşım içeriyor.

Öcalan olgusunu anlamak için öncelikle hazır hükümlerden uzaklaşmak gerekiyor. Siyasetin ürettiği tanımlar entelektüel çalışmanın konusu olabilir, ölçüsü değil. Devletin hassasiyetlerini kendi hassasiyeti olarak kabul eden bir düşünce, bağımsız sonuçlar üretebilir mi? Aynı şey herhangi bir siyasi hareket, ideolojik çevre, kişi veya kişinin kendi toplumu için de geçerlidir. Öcalan’ı savunmak için değil, anlamak için sloganlardan, hakaretlerden ve yaftalardan uzaklaşmak gerekiyor. Buna ihtiyacı olduğunu da düşünmüyorum.

Şimdi Öcalan gerçeğine daha yakından bakabiliriz. Çocukluğu, ailesi ve arkadaş çevresiyle ilişkileri, özellikle Ankara Tapu Kadastro Lisesindeki yılları, kısa memuriyeti, İstanbul ve daha sonra Ankara’daki üniversite yıllarında içine girdiği arayışlar, 68 Kuşağı ve Türkiye devrimci hareketiyle tanışması, kendi anlatımlarında ve kendisiyle ilgili Türkiye’de yayımlanmış sınırlı kaynaklarda yer alıyor. Bunlar incelenmeye değer. Ben esas olarak Türkiye’nin Öcalan paradoksu üzerinde durmak istiyorum.

Öcalan Türkiye’ye dışarıdan gelmiş bir siyasal figür değil; kendisini bu toprakların çocuğu olarak tanımlıyor. Bu topraklarda doğup büyüdü, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde okudu, Türkiye’nin 1968 sonrasındaki devrimci ortamında politikleşti, Türkiye sosyalist hareketinden etkilendi, insani ve hukuki açıdan açıklanabilecek gerekçelerle isyan etti ve nihayetinde elli yıl süren bir isyana kurucu liderlik yaptı.

PKK’yi 1978’de Türkiye’nin toplumsal ve siyasal koşulları içinde kurdu. Mücadelesinin temel alanı uzun süre Türkiye oldu. Öncülük ettiği hareketin yarattığı en büyük toplumsal değişimlerden biri Türkiye Kürtleri arasında gerçekleşti. Buna rağmen Türkiye, Öcalan’ı genellikle kendisi dışında bir olgu gibi okuyor. Türkiye’nin Öcalan karşısındaki en temel paradoksu budur: Kendisinden çıkan tarihsel bir olguyu dışsal bir gerçeklik gibi değerlendiriyor.

Peki, bir Kürt neden Türkiye’nin düşünsel ve siyasal tarihinin öznesi olarak görülmesin?

Kırk yılı aşkın süre devam eden silahlı çatışma ağır insani, toplumsal ve ekonomik sonuçlar doğurdu. Elbette bunlar da Öcalan gerçeğinin parçalarıdır. Silahlı mücadeleyi ve yarattığı sonuçları dışarıda bırakarak Öcalan’ı anlamak mümkün değil. Ama bununla özdeşleştirmek de yüzleşmenin önüne bir duvar çekmek olur. Bunları tartışmak gerekir.

Eleştirmek için önce olguyu olduğu gibi kabul etmek, düşüncedeki değişimi görmek için de önce düşüncenin kendisini kabul etmek gerekir.

Ayrıca elli yıllık bir hareketi sadece silahla ve çatışmayla açıklayamayız. Bu hareket zamanla bir siyasal kültür, örgütlenme geleneği, kimlik bilinci, kadın hareketi, yerel yönetim deneyimi ve kendine özgü bir toplumsal değerler dünyası oluşturdu. Türkiye, Suriye, Irak ve İran’da birbirinden farklı koşullarda da olsa siyasal ve toplumsal yapılar ortaya çıkardı. Bu dönüşümün en önemli sonuçlarından biri kadınların konumudur.

Bugün Kürt siyasi hareketinde kadınlar milletvekili, belediye başkanı, eş başkan, meclis üyesi, örgüt yöneticisi, lider ve diplomat olarak çok güçlü bir biçimde yer alıyor. Bu değişim Suriye’de daha kurumsal biçimler kazandı. Kabul etmek gerekir ki kadın özgürlük hareketi sadece Ortadoğu’da değil, dünyada da yankı uyandırdı. Bu gerçeklik toplumsal olarak bizim bir parçamız değil mi? Biz bu gerçekliğin bir parçası değil miyiz? Anlamak, araştırmak ve açığa çıkarmak bir sorumluluk alanı değil mi? Devletin yasakları ve yargıları nedeniyle bir gazetecinin veya düşünürün bu realiteyi görmemesi mümkün mü?

Kürt kadınları kendi mücadelelerinin özneleridir. Kadın hareketi de zaman içinde Öcalan’ın düşüncelerini etkilemiştir. Bu diyalektik içinde Öcalan’ın rolünü açığa çıkarmak ve anlamak büyük önem taşır. Öcalan’ın bir külliyatı var ve kadın özgürlüğü bu düşüncenin merkezinde yer alıyor. Öcalan, kadın sorununu ulusal veya sınıfsal mücadelenin yanında duran ikinci bir başlık olarak ele almıyor. Toplumsal bölünmeyi kadının düşürülmesi ve özgürlüğünün elinden alınmasıyla başlatıyor. Kadının özgürleşmesini özgür toplumun esas ölçüsü olarak değerlendiriyor. Bu benzetmenin yanlış anlaşılmalara yol açmayacağını düşünerek, Marksizmin 19. ve 20. yüzyıllarda proletaryaya biçtiği tarihsel misyonu Öcalan’ın bugünkü toplumsal özgürleşme mücadelesinde kadına yüklediğini söyleyebilirim.

Bu konu dünyada bağımsız akademik çalışmaların ilgisini çekiyor fakat ülkemizde görmezden geliniyor. Türkiye’de Öcalan’a yönelik küçümseyen, üstten bakan ve burun kıvıran yaklaşımlar çok yaygın. Oysa dünyada akademinin ve düşünce dünyasının önemli isimleri Öcalan gerçeğiyle ilgileniyor.

Örneğin Isabel Käser, Kürt Kadın Özgürlük Hareketi üzerine kapsamlı çalışmasında kadın hareketinin kendi tarihsel ve ideolojik gelişimini incelerken Öcalan çizgisiyle ilişkisini de ele alıyor. Nadje Al-Ali ve Käser’in jineoloji üzerine araştırması, bu yaklaşımın Ortadoğu’dan Avrupa ve Amerika’ya uzanan ulusötesi bir kadın örgütlenmesi içinde merkezî bir düşünsel referansa dönüştüğünü gösteriyor. Aynı çalışmalar, hareket içindeki çelişkileri ve kadınların kendi bağımsız özneleşme süreçlerini de ihmal etmeden ele alıyor.

Öcalan’ın en önemli özelliklerinden biri, düşüncelerindeki dinamiklik ve değişimdir. Başlangıçta bağımsız Kürdistan, ulusal kurtuluş, Marksizm-Leninizm, devrimci parti ve silahlı mücadele düşüncesi esası oluştururken sonraki yıllarda ulus-devlet çözüm odağı olmaktan çıkıyor. Demokratik ulus, demokratik konfederalizm, demokratik toplum, kadın özgürlüğü, ekoloji, komün ve demokratik entegrasyon kavramları öne çıkıyor.

Joost Jongerden’in 2025’te yayımlanan çalışması bu dönüşümü inceliyor. Jongerden, Öcalan’ın düşüncesinin devlet iktidarını ele geçirmeyi hedefleyen bir anlayıştan, özerk ve birbirine bağlı meclislerden oluşan politik toplum (Demokratik Konfederalizm – NMG) fikrine doğru geliştiğini belirtiyor.

Sara Kermanian da demokratik konfederalizmi Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki Kürt meselesinden doğan fakat ulus-devletin ötesinde sosyal ekoloji ve farklı toplulukların birlikte yaşaması üzerine kurulan daha geniş bir siyasal çerçeve olarak inceliyor.

Kamran Matin, Öcalan’ın devlet teorisine daha eleştirel yaklaşıyor. Demokratik konfederalizmin özgünlüğünü teslim ederken teorinin uluslararası sistem, devletler arasındaki güç ilişkileri ve dış müdahaleler konusunda bazı önemli sorunlar taşıdığını savunuyor.

Dikkat çekmek istediğim husus, bu çalışmaların Öcalan’ın haklı olduğunu kanıtlama çabası olmadığıdır. Nitekim bu çalışmaların amaç ve içeriği de böyle değildir. Önemli olan, Öcalan’ın düşünce ve pratiğinin bağımsız bir akademik inceleme alanı hâline gelmesi ve Türkiye’de bu konuda ciddi bir çalışmanın bulunmamasıdır.

Öcalan’ın basında yer almadığı gün neredeyse yok. Fakat daha çok devletin oluşturduğu yargılar, perspektifler ve güncel siyasal çekişmeler üzerinden eleştiriler ya da karşı cepheden salt övgüler var. Ağır hakaretler, itibarsızlaştırmalar ve küfürler yazımızın konusu değil.

Öcalan’ın kuramındaki en büyük değişim, sosyalizm anlayışında belirginleşiyor. 20. yüzyılın klasik devrimci hareketlerinde devlet iktidarını ele geçirmek merkezî bir yere sahipti. Buna göre devrim yapılacak, devlet ele geçirilecek, proletarya diktatörlüğü kurulacak ve toplum yeni devlet aracılığıyla dönüştürülecekti. Zamanla devletin kendisi de değişecek veya sönümlenecek, böylece sınıfsız ve sömürüsüz bir topluma geçilecekti. Genel özeti budur.

Öcalan’ın formülü bunu tersine çeviriyor. Ona göre şiddet yoluyla ve devlet aracılığıyla sosyalizm kurmak yanlıştır. Hatta “Sosyalist devlet olmaz.” gibi net ifadeleri vardır. Ondaki formül şudur: Devlet dışı toplum, kolektif kimlikler, farklı kültürel ve etnik yapılar ile farklı sosyal kesimler ekonomik, sosyal ve politik olarak kendilerini var edecek; oluşturdukları komünler demokratik konfederalizm içinde bir irade ve temsil gücüne kavuşacak; devletle bu varlık üzerinden ilişkilenecek, devleti dönüştürüp demokratikleştirecekler. Bu aşamada iç içe bir yaşam ve dönüşüm gerçekleşecek. Mücadele, eğilim olarak sosyalizmi bugünden yarına büyüterek taşıyacak. Kısaca sosyalizm, gelecekte kurulacak bir idealden veya hedeften ziyade bugün kurulması gereken toplumsal bir ilişki olarak ele alınıyor.

Jongerden’in “Komünün Ötesinde Komün” başlıklı çalışmasında işaret ettiği dönüşüm de budur: Siyasal değişimin merkezi, devlet iktidarını ele geçirmekten insanların kendi kendilerini yönettiği politik toplumu geliştirmeye kayıyor.

Bu yaklaşım, Öcalan’ın son açıklamalarında daha açık hâle geliyor. Demokratik siyasetin devleti dönüştürmesi ile toplumun kendi demokratik temelleri üzerinde örgütlenmesini birlikte ele alıyor.

Alain Badiou’nun 2025’te Öcalan’a gönderdiği mektup bu noktada dikkat çekicidir. Badiou, özellikle kadın sorununu ayrı bir mesele olarak değil, “yeni bir sosyalizm” arayışı içinde ele almasını önemsiyor. Kapitalist modernite karşısında alternatif yaşam biçimleri arayışına da dikkat çekiyor.

Badiou’nun değerlendirmesinin Öcalan’ın teorisinin doğruluğunu kanıtladığını söylemiyoruz. Ancak Öcalan’ın uluslararası düşünürler tarafından sadece bir siyasal lider olarak değil, sosyalizmin geleceği üzerine düşünce üreten bir aktör olarak da okunduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Türkiye'nin Öcalan'a ihtiyacı var, Türkiye’nin Öcalan paradoksu
Nur Mehmet Güler yazdı: Türkiye’nin Öcalan paradoksu

Silah ne zaman engel hâline geldi?

PKK’nin kuruluş yıllarında silahlı mücadele, ulusal kurtuluş stratejisinin temel aracıdır. Fakat Öcalan’ın bu konudaki yaklaşımı doksanlı yıllardan itibaren değişiyor; ateşkes ve siyasal çözüm arayışları öne çıkıyor.

Öcalan, PKK’nin ortaya çıkışını 20. yüzyılın şiddet ortamı, Soğuk Savaş, reel sosyalizm ve Kürt kimliğinin inkâr edildiği tarihsel koşullarla ilişkilendiriyor. Bu koşulların değiştiğini söylüyor ve örgüte kendisini feshetme ve silah bırakma çağrısı yapıyor.

Öcalan, 27 Şubat 2025 tarihli mesajında demokratik siyasetin hayat bulduğu yerde silahın anlamını kaybettiğini kesin ve net bir dille ifade ediyor. Örgütün feshedilmesini ve silahlı mücadele stratejisinin sona ermesini sadece pratik değil, zihinsel olarak da şiddetten siyasete geçiş biçiminde değerlendiriyor. Açıkça görülüyor ki Öcalan, bir dönem hareketinin gelişiminin temel aracı olarak gördüğü silahı artık hareketin yarattığı toplumsal ve siyasal değişimin önünde engel olarak görüyor.

Çok iyi biliyoruz ki silahlı çatışma, devletin güvenlik siyasetinin temel gerekçelerinin başında yer aldı. Dolayısıyla iç ve dış politikada, bütün düzlemlerde, hukuk dışı uygulamaların ve demokrasinin var olan sınırlı uygulamalarının da askıya alınmasının gerekçesi olarak sürekli silahlı çatışma gösterildi. Kürt dili, kimliği, yerel yönetimler ve siyasal temsil gibi meseleler güvenlik alanına hapsedildi. Öcalan’ın son modelinin önemli sonuçlarından biri, silahı siyasal denklemin dışına çıkarmasıdır. Öcalan, Demokratik Toplum Manifestosu olarak tanımladığı çalışmasında sosyalizmin silah ve şiddetle kurulamayacağını, barışa ve barışçıl yöntemlere stratejik yaklaştığını net bir biçimde ifade ediyor.

Dünya silahlanırken silah bırakmak

Devletlerin güvenlik politikalarını güçlendirdiği, savaşların ve jeopolitik rekabetin arttığı bir dönemde, kırk yılı aşkın silahlı mücadelenin kurucu lideri kendi hareketine silah bırakma çağrısı yapıyor. Üstelik bunu sosyalizmden vazgeçmek adına değil, kendi sosyalizm anlayışının sonucu olarak açıklıyor.

Uluslararası entelektüel ilginin bir bölümü de bu değişime yöneldi. Örneğin Edgar Morin, “Ağırlığı barışa ve birlikte yaşamaya verdi. Türkiye’deki demokratik dönüşümü ve Türklerle Kürtlerin birlikte yaşama iradesini desteklediğini açıkladı.” diyor.

Badiou daha çok yeni sosyalizm, kadın özgürlüğü ve alternatif toplumsal yaşam arayışına dikkat çekiyor. Başka akademisyenler demokratik konfederalizmi devlet, öz yönetim, ekoloji ve yerel demokrasi açısından tartıştılar.

Öcalan uluslararası alanda birden çok boyutta tartışılıyor. Barış, sosyalizm, kadın özgürlüğü, devlet eleştirisi, yerel demokrasi ve Ortadoğu’nun çoğul yapısı farklı okuma alanlarıdır.

Bu ilginin Öcalan’ın doğru olduğunu gösterdiğini söylemiyorum. Onun dünyada, Türkiye’nin güvenlik terminolojisi içinde açıklanamayacak kadar geniş bir siyasal ve düşünsel karşılık oluşturduğunu göstermesi bakımından önemine dikkat çekmek istiyorum.

Kürt hareketinden bölgesel bir siyasal akıma

Öcalan’ın etkisini Türkiye Kürtleriyle sınırlamak da yanlıştır. Evet, Türkiye, Suriye, Irak ve İran’da aynı örgütsel yapılar veya aynı siyasal koşullar bulunmuyor. Fakat demokratik konfederalizm, kadın özgürlüğü, yerel demokrasi ve toplumsal öz yönetim gibi düşünceler bu coğrafyalarda farklı biçimlerde karşılık buldu. Bu da bir realitedir.

Suriye bunun en belirgin örneğidir. Kuzey Suriye’de geliştirilen demokratik konfederalizm modeli başlangıçta Kürt bölgelerinde ortaya çıktı. Zamanla kendisini sadece Kürtlere ait bir yönetim olarak tanımlamamaya özen gösterdi. Akademik çalışmalar, modelin farklı etnik ve toplumsal grupları aynı yerel yönetim sistemi içinde örgütlemeyi ve bütün Suriye için alternatif bir yönetim anlayışı geliştirmeyi amaçladığını gösteriyor.

Tabii bu düşünsel yayılmanın başka biçimleri de var. 2022’de Jîna Mahsa Amini’nin öldürülmesinden sonra İran’da başlayan hareketin temel sloganı olan “Jin, Jiyan, Azadî”, önce Türkiye’deki Kürt kadın hareketi içinde, daha sonra Suriye’de yaygınlaştı. İran’da ise başta Farsça olmak üzere başka dillere çevrilerek farklı etnik ve toplumsal kesimlerin ortak sloganına dönüştü.

2026’da yayımlanan bir akademik çalışma, bu hareketi açık biçimde ulusötesi bir toplumsal hareket olarak değerlendiriyor ve Kürt kadın hareketinden Türkiye ve Suriye üzerinden İran’a uzanan gelişimini inceliyor.

İran’daki Kadın, Yaşam, Özgürlük hareketini sadece Öcalan’ın veya Kürt hareketinin yönettiğini söylemek elbette doğru olmaz. İranlı kadınların, gençlerin ve farklı toplumsal kesimlerin kendi tarihsel mücadelelerini de unutmamak gerekir.

Kürt kadın hareketinin ürettiği siyasal dilin başka halklar tarafından benimsenmesi, düşünsel etkinin örgütsel sınırların ötesine geçebildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Öcalan’ın geliştirdiği siyasal çerçevenin daha başlangıçta öz olarak içeriğinde barındırdığı Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Farsların, Ermenilerin, Süryanilerin ve başka toplulukların aynı siyasal coğrafyada nasıl birlikte yaşayabileceği arayışı bu aşamada öne çıkıyor.

Öcalan çizgisinin gelecekte Ortadoğu’nun en önemli siyasal akımlarından birine dönüşme ihtimalini şimdiden kesin bir hüküm olarak ortaya koymak doğru olmasa da bir öngörü olarak ifade etmek yanlış olmaz. Devletlerin gücü, jeopolitik çatışmalar, Kürt hareketleri arasındaki farklılıklar ve modelin kendi iç sorunları, böyle bir sonuç üzerinde olumlu ya da olumsuz etkide bulunabilecek değişkenlerdir elbette.

Kısaca Öcalan’ın öncülük ettiği siyasal gelenek, Kürt hareketi olmanın sınırlarını aşmaya çalışan bölgesel ve ulusötesi bir siyasal akıma dönüşüyor.

Çelişkiler de olgunun parçasıdır

Öcalan’ı gerçekten anlamak için elbette sadece etkisini görmek yeterli değil; çelişkilerini de incelemek gerekir.

Toplumu aşağıdan örgütlemeyi ve hiyerarşiyi azaltmayı savunan bir düşünce ile Öcalan’ın kendi hareketindeki güçlü liderlik konumu arasında nasıl bir ilişki vardır? Kadın özgürlüğünü temel ilke hâline getiren bir hareket, kendi toplumsal tabanındaki ataerkil ilişkileri ne ölçüde değiştirebildi ve bundan sonra ne kadar değiştirebilir? Devleti dönüştürmek isteyen demokratik toplum, otoriter devlet karşısında kendisini hangi kurumlarla koruyacak? Demokratik konfederalizm, güçlü devletlerin ve sert jeopolitik rekabetin bulunduğu Ortadoğu’da ne ölçüde sürdürülebilir?

Kamran Matin’in Öcalan’ın devlet teorisine yönelttiği eleştiri burada önem kazanıyor. Matin, demokratik konfederalizmin iç toplumsal örgütlenmeye verdiği önemin yanında, dış güç ilişkilerini ve devletler arası rekabeti yeterince hesaba katmayabileceğini savunuyor.

Bir düşünürü ciddiye almak, onun sınırlarını da araştırmayı gerektiriyor. Öcalan’ın her söylediğini doğrulamaya çalışmak da onu anlamak değildir elbette.

Bitirirken, tüm veriler gösteriyor ki Öcalan, siyasi bir lider ve düşünür olarak Türkiye’nin önemli bir gerçeğidir. Öcalan’ın Kürt olması onu Türkiye tarihinin dışına çıkarmıyor. Bu olguyla er ya da geç yüzleşeceğiz.

Öcalan’ın tarih sahnesine çıkışı Türkiye’nin Kürt meselesiyle, devlet yapısıyla, sol hareketiyle, darbeleriyle, demokratikleşme sorunlarıyla ve son yarım yüzyıldaki toplumsal değişimiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle Öcalan’ı anlamaya çalışmak, aynı zamanda Türkiye’yi anlamaya çalışmanın yollarından biridir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş