Nur Mehmet Güler yazdı: Zülfü Livaneli ve Türk aydınının Kürt meselesiyle sınavı

Zülfü Livaneli’nin Diyarbakır’da Amedspor atkısı takması, ardından karşılaştığı tepkiler ve yaptığı açıklamalar, Türkiye’de aydın olmanın tarihsel sorunlarını yeniden gündeme getirdi. Bir futbol takımının atkısı üzerinden başlayan tartışma, kısa sürede milliyetçilik, devlet aidiyeti, Kürt kimliği ve aydının düşünsel bağımsızlığı meselesine dönüştü.

Livaneli’nin karşılaştığı milliyetçi tepkiler kadar, bu tepkilere verdiği yanıt da tartışılıyor. Uzun yıllardır barış, özgürlük ve halkların kardeşliği düşüncesiyle tanınan bir sanatçının, Kürt kimliğiyle ilişkilendirilen bir futbol takımının atkısını neden bu tarzda açıkladığı haklı olarak sorgulanıyor ve eleştiriliyor. Açıklamalarının Kürt kamuoyunun önemli bir bölümünde neden hayal kırıklığı yarattığı da doğal olarak bu tartışmanın bir parçası.

Bu olayı Livaneli’nin kişisel tutumuyla sınırlamak, konuyu bağlamına oturtmak için yeterli değil. Çünkü yaşananlar, Türk aydınının tarihsel oluşumuyla, devletle ve toplumla kurduğu ilişkilerle ve Kürt meselesinin Türk siyasal hayatında kazandığı anlamla bağlantılıdır.

Türk aydını nasıl şekillendi? Devletçilik ve milliyetçilik, düşünsel dünyasında nasıl bir yer edindi? Devletin siyasal iktidarına karşı çıkan bir aydın, onun ulusal kimlik anlayışını neden benimsemeye devam ediyor? Bugün bu tarihsel düşünce kalıplarını aşmak gerçekten mümkün mü?

Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından bu soruların önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü demokratikleşme, siyasal kurumların değişmesi kadar toplumun tarihsel hafızasının, ulusal kimlik anlayışının ve zihin kodlarının dönüşmesini de gerektiriyor.

zülfü livaneli ve
Nur Mehmet Güler yazdı: Zülfü Livaneli ve Türk aydınının Kürt meselesiyle sınavı

Osmanlı modernleşmesi ve aydının devletle ilişkisi

Türk aydınının tarihsel oluşumunu anlamak için Osmanlı modernleşmesine kadar gitmek gerekiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı karşısında askerî, ekonomik ve siyasal üstünlüğünü kaybetmesi, devletin kendi yapısını sorgulamasına ve yeni arayışlara yönelmesine yol açtı.

Osmanlı modernleşmesi, Avrupa Aydınlanması’ndan farklı koşullarda gelişti. Avrupa’da Aydınlanma, aklın, bireyin ve özgürlüğün geleneksel otoriteler karşısında güç kazanmasıyla şekillendi. Osmanlı’da ise modernleşmenin öncelikli amacı devletin dağılmasını önlemek ve kaybettiği gücü yeniden kazanmaktı.

Bu nedenle modernleşmenin öncülüğünü büyük ölçüde devletin kendi kurumlarında yetişen askerler, bürokratlar ve aydınlar üstlendi. Devleti eleştirenlerin önemli bir bölümü de devletin nasıl kurtarılacağı sorusundan hareket ediyordu.

Osmanlı aydını bir taraftan Batı’nın bilimini, hukukunu, siyasal kurumlarını ve özgürlük düşüncesini benimsiyor, diğer taraftan içinde yetiştiği toplumun gelenekleri ve devlet anlayışıyla ilişkisini korumaya çalışıyordu. Batı, hem ulaşılması gereken bir uygarlık düzeyini hem de Osmanlı’nın varlığını tehdit eden siyasal güçleri temsil ediyordu.

Bu ikili ilişki, aydının düşünsel dünyasında önemli bir gerilim yarattı.

Şerif Mardin’in Yeni Osmanlılar üzerine çalışmaları ve İsmail Cem’in Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi kitabında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan toplumsal yapıya ve modernleşmeye ilişkin çözümlemeleri, bu tarihsel oluşumu anlamak açısından önemlidir. Namık Kemal’in hürriyet ve meşrutiyet düşüncesi ile Ziya Gökalp’in kültür ve medeniyet ayrımı da farklı dönemlerde bu gerilime verilen cevaplar olarak değerlendirilebilir.

Ancak burada daha derin bir problem var. Osmanlı siyasal geleneğinde devlet ile toplum arasındaki ilişki, büyük ölçüde hükümdar ve tebaa ilişkisi üzerinden şekillenmişti. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde yurttaşlık düşüncesi gelişmeye başladıysa da devletin toplum karşısındaki üstün konumu öyle kolayca ortadan kalkmadı.

Böylece Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan aydın geleneğinin önemli çelişkilerinden biri ortaya çıktı. Aydın, toplumu özgürleştirmeyi düşünürken kendisini aynı zamanda devleti kurtarmakla sorumlu görüyordu. Devletin varlığı ve sürekliliği, toplumsal özgürleşmenin ön koşulu olarak değerlendiriliyordu.

Türkçülük, devletçilik ve ulusal kimliğin oluşumu

Osmanlı’nın son döneminde imparatorluğu bir arada tutmaya yönelik Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi düşünceler giderek güç kaybetti. Balkanlar’daki toprak kayıpları, milliyetçi hareketlerin yükselişi ve imparatorluğun çözülmesi, Türkçülüğün siyasal ağırlığını artırdı.

İttihat ve Terakki döneminde Türkçülük, kültürel bir kimlik arayışının ötesine geçerek devletin yeniden örgütlenmesiyle ilişkili bir siyasal düşünceye dönüştü. Cumhuriyet, bu tarihsel mirasın içinden doğdu.

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte egemenliğin kaynağı değişti, saltanat kaldırıldı; laiklik, eğitim ve hukuk alanlarında köklü dönüşümler gerçekleştirildi. Ancak modernleşmenin devlet merkezli karakteri büyük ölçüde devam etti.

Devlet, yeni bir toplum ve ulusal kimlik oluşturma görevini üstlendi. Türk kimliği, farklı tarihsel ve kültürel toplulukları tek bir ulusal kimlik içinde eritmenin temel aracı olarak görüldü. Yurttaşlık temelinde eşitlik iddiasıyla kültürel ve dilsel farklılıkların tanınması arasında önemli bir çelişki ortaya çıktı.

Türkçülük ile Cumhuriyet’in bütün milliyetçilik anlayışları aynı değil elbette. Yurttaşlık temelli, kültürel ve etnik milliyetçilikler arasında farklılıklar var. Ancak uygulamada Türkçe ve Türk kimliğinin merkezî konuma yerleştirilmesi, özellikle Kürtler açısından derin ve ağır sonuçlar doğurdu.

Bu gelişme, Türk aydınının düşünsel dünyasını da etkiledi. Modernleşme, ilerleme ve çağdaşlaşma düşüncesiyle ulusal kimlik ve devletin bütünlüğü arasında güçlü bir ilişki kuruldu. Farklı kimliklerin talepleri, devletin tarihsel varlığına yönelik tehdit algısı üzerinden değerlendirildi.

Burada devletçiliği ekonomik bir anlayış olarak değil, siyasal bir konumlanma olarak almak gerekiyor.

Bir aydının siyasal iktidara karşı çıkabildiğini, devletin baskıcı uygulamalarını eleştirebildiğini, hatta bu nedenle ağır bedeller ödemeyi göze aldığını düşünün. Ancak aynı aydının, devletin ulusal kimlik anlayışını ve tarihsel kabullerini kendi düşünsel dünyasında yeniden ürettiğini de düşünün.

Türk aydınının devletçilikle ilişkisindeki en yaman çelişkilerden biri budur.

Kürt inkârı ve Türk toplumunun zihinsel dünyası

Cumhuriyet döneminde Kürt kimliğinin inkâr edilmesi, Kürtçe üzerindeki yasaklar, yer adlarının değiştirilmesi ve Kürtlerin tarihsel varlığına (yokluğuna) ilişkin resmî anlatılar, Kürt toplumunun yanı sıra Türk toplumunun düşünsel dünyasını da etkiledi.

Bir halkın varlığını inkâr etmek, onun dilini ve kültürünü yasaklamaktan ibaret değil. İnkârın sürdürülebilmesi için toplumun tarihsel hafızasının da yeniden düzenlenmesi gerekir. Eğitim, resmî tarih, hukuk ve devlet kurumları aracılığıyla oluşturulan anlatılar, zamanla toplumsal düşüncenin yerleşik kabullerine dönüşmeye başlar.

Cumhuriyet’in eğitim politikaları tekçi bir ulusal kimlik ve tarih bilinci oluşturmayı hedefliyordu. Hâliyle bu süreçte Kürtlerin tarihsel varlığı ve kültürel farklılıkları büyük ölçüde resmî anlatının dışında bırakıldı. Kürt kimliğinin kamusal alanda ifade edilmesi bölücülük ve güvenlik tehdidiyle ilişkilendirildi.

Böylece devletin siyasal tercihi, toplumun Kürtleri ve kendi tarihini algılama biçimini şekillendirdi.

Burada birbirine bağlı iki sorun ortaya çıktı. Kürtlerin kendi kimlikleriyle eşit yurttaşlar olarak yaşama imkânları sınırlandırılırken Türk toplumunun kendi tarihsel gerçekliğini eksik bilgiler ve yerleşik kabuller üzerinden değerlendirmesine zemin hazırlandı.

Türkleştirme politikaları, Kürtlerin ve diğer halkların kimliklerini baskılarken Türk toplumunun devletle kurduğu ilişkiyi de etkiledi. Ulusal kimliğin devlet tarafından tanımlanması ve korunması, toplumun kendi siyasal iradesini geliştirmesini zorlaştırdı. Böylece milliyetçilik, farklı kimlikler üzerinde baskı kurmanın yanı sıra Türk toplumunun devlete bağımlılığını güçlendiren bir işlev gördü.

Çünkü bir toplum, birlikte yaşadığı başka bir halkın tarihini ve kimliğini görmezden geldiğinde kendi tarihini de eksik öğrenir. Ortak yaşam deneyimlerini, siyasal çatışmaları ve toplumsal ilişkileri bütün yönleriyle değerlendiremez.

İnkârın etkisi, insanların ne bildiğiyle sınırlı kalmaz. Bazı soruları sormaktan kaçınmalarını, bazı düşünceleri tehlikeli görmelerini ve bazı talepleri meşru kabul etmemelerini koşullar.

Kürtçe konuşulması, Kürtlerin kendi tarihlerini anlatması veya siyasal temsil talebinde bulunması, olağan demokratik haklar olarak değil, devletin bütünlüğüyle ilişkili sorunlar olarak değerlendirildi. Kürt meselesinin uzun yıllar güvenlikçi yöntemlerle ele alınması bu yaklaşımı güçlendirdi. Silahlı çatışmanın yarattığı acılar ve güvensizlik de toplumlar arasındaki mesafeyi artırdı.

Ancak güvenlik sorunlarının varlığı, Kürtlerin dil, kimlik ve siyasal temsil taleplerinin aynı çerçevede değerlendirilmesinin gerekçesi olamaz. Devletin güvenliğiyle toplumun özgürlüğü aynı şey değil.

Bu ayrımın yeterince yapılamaması, Türk aydınının düşünsel dünyasında parçalılığa, tutarsızlığa ve önemli çelişkilere yol açtı.

Kürtlerin kültürel varlığını kabul etmek, Kürtçe şarkıları sevmek, Kürt edebiyatını takdir etmek veya Kürtlerle kardeşlikten söz etmek, onların kendi kimlikleriyle eşit siyasal özneler olarak tanınmasını kabul etmekle aynı şey değil.

Kürtlerin varlığını kabul etmekle siyasal iradesini kabul etmek arasındaki mesafe, Türk aydınının Kürt meselesindeki temel düşünsel sorunlarından bir diğeridir.

Bu çelişkiyi yalnızca milliyetçi ve muhafazakâr çevrelerde aramak da doğru değil. Laik, liberal, sosyal demokrat ve sosyalist düşünce geleneklerinde de farklı biçimlerde ortaya çıktığına çokça tanık olduk.

Çünkü bir ideolojinin evrensel ilkelerini benimsemek, o ideolojiyi savunan kişinin içinde yetiştiği toplumun tarihsel ve ulusal kabullerinden bağımsızlaştığı anlamına gelmiyor. Žižek’in dediği gibi, “İdeoloji, inandığımız şey değil, bilmesek ya da inanmasak bile yaptığımız şeydir.” Bu kabuller, siyasal iktidara muhalif çevrelerde de varlığını sürdürdü.

Elbette aydınlar düşüncelerini belirli kültürel ve siyasal çevreler içinde geliştiriyor. Bu çevrelerin ortak kabulleri, düşünsel tartışmaların sınırlarını da etkileyebiliyor. Bir aydın, kendi toplumunun milliyetçi kabullerini sorguladığında devletin yanı sıra yakın olduğu düşünsel çevrelerin de tepkisiyle karşılaşabiliyor.

Bu nedenle düşünsel bağımsızlık, siyasal iktidardan bağımsız olmakla sınırlı değildir. Aydının kendi toplumsal çevresinin kabullerini de sorgulayabilmesini gerektirir.

Tabii Türk toplumunu ve aydınlarını tek bir düşünsel karaktere indirgemiyorum. Kürt inkârına karşı çıkan, resmî tarihi sorgulayan ve Kürtlerin haklarını savunan önemli bir aydın geleneği de bulunuyor. Ancak bu karşı çıkışların varlığı, inkâr politikalarının toplumsal zihniyet üzerindeki tarihsel etkisini ortadan kaldırmıyor.

Sosyalist sol ve sosyal demokrasinin çelişkileri

Müslüm Yücel, 2024 yılında yayımladığı Türk Entelektüelleri başlıklı yazısında, Türk aydınının devleti içselleştirdiğini ve düşünsel dünyasının devletin tarihsel kabulleriyle şekillendiğini savunuyor.

Yücel’in eleştirisi sert genellemeler içeriyor. Türk aydınlarının farklı tarihsel ve siyasal tutumlarını tek bir karakter içinde değerlendirmek, aralarındaki önemli ayrımları görünmez kılabilir. Ancak ortaya attığı soru önemlidir: Devlete karşı mücadele eden bir aydın, devletin ulusal kimlik anlayışını kendi düşünsel dünyasında yeniden üretebilir mi?

Bu soru, özellikle sosyalist ve sosyal demokrat hareketler açısından üzerinde durulmayı hak ediyor.

Siyasal iktidarlar değişebilir, farklı ideolojiler devlet yönetiminde yer alabilir. Ancak toplumun devlete bakışını şekillendiren tarihsel kabuller değişmediğinde, aynı siyasal anlayış farklı iktidarlar ve düşünce çevreleri tarafından kaçınılmaz olarak yeniden üretilir.

Türkiye’de sosyalist hareket, sınıfsal sömürüye, ekonomik eşitsizliğe, otoriterliğe ve emperyalizme karşı önemli bir mücadele geliştirdi. Ancak Kürt meselesi karşısındaki tutumunda her dönemde aynı açıklığı ve tutarlılığı sergilemedi.

Bunun nedenlerinden biri, ulusal eşitsizliğin sınıfsal eşitsizlikle ilişkisinin nasıl kurulduğuydu. Kürt meselesini ekonomik geri kalmışlık ve sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak değerlendiren yaklaşımlar, Kürtlerin ayrı bir ulusal kimlik ve siyasal irade olarak tanınması sorununu çoğu zaman geri plana itti.

Böylece sınıfsal eşitliği savunan bir düşünce, ulusal eşitsizliğin kendine özgü niteliğini yeterince değerlendiremedi.

Türkiye sosyalist hareketinde Kürt meselesini devletin resmî anlayışının dışında değerlendiren önemli devrimci önderler de vardı. Hikmet Kıvılcımlı, 1930’larda kaleme aldığı İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark) çalışmasında Kürt meselesini bir ulusal sorun olarak ele aldı. Mahir Çayan, ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunurken İbrahim Kaypakkaya, Kürt ulusunun kendi geleceğine karar verme hakkını açık biçimde tanıdı ve Kemalizmin milliyetçilik anlayışını eleştirdi. Deniz Gezmiş ise 6 Mayıs 1972’de idam sehpasında Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesini selamladı. Bu önderlerin düşünceleri ve siyasal yaklaşımları arasında önemli farklılıklar vardı. Ancak hepsi, farklı düzeylerde de olsa Kürt meselesini sosyalist hareketin gündemine taşıdı. Bu tarihsel deneyimler, Türkiye solunun devletçilik ve milliyetçilikle ilişkisinin tek yönlü olmadığını, kendi içinde önemli düşünsel ayrışmalar ve mücadeleler barındırdığını gösteriyor.

Türkiye İşçi Partisi’nin 1970 yılındaki Dördüncü Kongresi, bu açıdan önemli bir dönüm noktasıdır. Kongrede Kürt halkının varlığı kabul edildi; Kürt meselesinin bölgesel kalkınma sorununa indirgenemeyeceği ve asimilasyon politikalarına karşı çıkılması gerektiği belirtildi. Bu karar, partinin 1971’de kapatılmasının başlıca gerekçelerinden biri oldu.

TİP’in kararı, sosyalist hareketin kendi içindeki düşünsel sınırları aşma girişimiydi. Ancak Kürt meselesinin ayrı bir ulusal sorun olarak ele alınması, sosyalist hareket içinde de farklı yaklaşımların ortaya çıkmasına yol açtı.

“Sosyal demokratların” 1989 yılında yaşadığı kriz de çelişkinin farklı bir boyutunu gösterdi.

Paris’te düzenlenen Kürtlerin Kültürel Kimliği ve İnsan Hakları Konferansı’na katılan yedi SHP milletvekilinin partiden ihraç edilmesi, insan hakları ve demokratik katılım ilkeleriyle ulusal güvenlik anlayışı arasındaki gerilimi ortaya koydu.

Parti yönetimi konferansa katılımı disiplin sorunu olarak değerlendirirken ihraç kararına karşı çıkanlar da oldu. Böylece “sosyal demokratlar”, Kürtlerin demokratik haklarını savunmakla devletin ulusal bütünlüğüne ilişkin yerleşik kabulleri arasında bir ayrışma yaşadı.

Tabii TİP ve SHP örnekleri aynı siyasal tutumu temsil etmiyor. Birincisinde Kürtlerin ulusal varlığını tanımaya yönelik bir adım, ikincisinde Kürt meselesinin bağımsız biçimde tartışılmasına karşı gelişen bir parti içi kriz var.

Ancak her iki örnek de Kürt meselesinin farklı düşünsel geleneklerde devletin ulusal kimlik anlayışıyla nasıl bir çatışma yarattığını gösteriyor.

Burada önemli olan, sosyalistlerin veya “sosyal demokratların” tek bir tutum sergilediğini ileri sürmek değil, savundukları evrensel ilkelerle içinde yetiştikleri toplumun tarihsel kabulleri arasındaki ilişkiyi anlamaktır.

Aydının düşünsel bağımsızlığı ve tarihsel sınavları

Türkiye’nin yakın tarihinde bu çelişkileri farklı yönleriyle gösteren başka örnekler de var.

İsmail Beşikçi’nin Kürt toplumu üzerine yaptığı bilimsel çalışmalar nedeniyle karşılaştığı ağır baskılar, akademik özgürlüğün sınırlarını ortaya koydu. Beşikçi, devletin resmî kabullerini bilimsel araştırmanın konusu hâline getirdiği için uzun yıllar yargılandı ve ömrünün büyük kısmını hapiste geçirdi.

Burada sorun, bilimsel bir görüşe katılıp katılmamanın ötesindedir. Devletin tarihsel anlatısının bilimsel araştırmayla sorgulanıp sorgulanamayacağı tartışmasıdır.

Yaşar Kemal’in 1995 yılında Kürt meselesi üzerine yazdıkları nedeniyle yargılanması da düşünce ve ifade özgürlüğü açısından önemli bir sınav oluşturdu. Kürt kimliği ve edebî mirasıyla Türkiye’nin en önemli yazarlarından biri olan Yaşar Kemal, Kürtlerin yaşadığı baskıları, inkârı ve eşitsizlikleri toplumsal bir gerçeklik olarak ele aldı. Kürt meselesini Türkiye’nin demokrasi, özgürlük ve birlikte yaşama sorunu olarak değerlendirdi. Onun düşünsel tutumunu önemli kılan, Türk toplumuyla kurduğu bağı korurken Kürt kimliğini ve yaşanan tarihsel haksızlıkları görünmez kılmamasıydı.

Yaşar Kemal’in yargılanmasına karşı çok sayıda aydın dayanışma gösterdi. Bu dayanışma önemliydi. Ancak onun ifade özgürlüğünü savunmakla Kürt meselesinde temsil ettiği düşünsel cesareti ve tarihsel yüzleşmeyi paylaşmak aynı şey değildi. Yaşar Kemal’le uzun yıllara dayanan dostluğunu sık sık dile getiren Zülfü Livaneli’nin bugün sorgulanması da bu açıdan anlamlıdır. Elbette dostluk, aynı düşünceleri paylaşmayı gerektirmez. Ancak yıllarca savunulan barış, özgürlük ve kardeşlik değerlerinin, toplumun yerleşik milliyetçi kabulleriyle karşı karşıya gelindiğinde ne ölçüde sahiplenilebildiği, aydının düşünsel bağımsızlığı açısından önemli bir sınavdır.

Aziz Nesin de Kürtlerin yaşadığı sorunları Türk toplumuna anlatmaya çalışan aydınlardan biriydi. Bulgaristan’da Türkler, Türkiye’de Kürtler kitabında farklı ülkelerdeki dil ve kimlik politikalarını karşılaştırması, kendi toplumunun resmî kabullerini sorgulaması bakımından dikkat çekicidir.

Bu örnekler, Türk aydın geleneğinin tek yönlü olmadığını gösteriyor. Devletin resmî anlayışını yeniden üretenler kadar, kendi düşünsel çevrelerinin sınırlarını aşmaya çalışan aydınlar da var.

Ancak bu tarihsel deneyimlerde ortak bir sorun dikkat çekiyor. Kürtlerin haklarını savunmak, belirli bir noktadan sonra devletin resmî tarihini, ulusal kimlik anlayışını ve toplumun yerleşik kabullerini sorgulamayı gerektiriyor ve kriz burada başlıyor.

Aydının düşünsel bağımsızlığı da esas olarak bu noktada sınanıyor.

Zülfü Livaneli’nin zor sınavı

Zülfü Livaneli’nin Diyarbakır’da yaşadığı son olay, bu tarihsel sorunun günümüzde nasıl devam ettiğini gösteriyor.

Livaneli’nin tavrını değerlendirirken iki ayrı meseleyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Birincisi, milliyetçi tepkilerin bir sanatçının ulusal sadakatini sorgulaması ve bunu yaparken kullandığı gerekçeler. İkincisi, sanatçının bu baskı karşısında kullandığı dilin yarattığı tartışmadır. Tabii burada tepkilere sebep olan, kullanılan dilden ziyade bir gerçeklikle yüzleşmekten, ağır bir tarihsel ve toplumsal sorunu sahiplenmekten kaçınmaktır.

Kısacası, Livaneli’nin açıklamalarından onun Kürt kimliğini inkâr ettiği veya Kürtlerin siyasal haklarına karşı çıktığı sonucunu çıkarmak doğru değil. Ancak Amedspor atkısının kendisine nasıl takıldığını açıklamaya ağırlık vermesi, bu davranışı neden doğrudan sahiplenmediği sorusunu gündeme getiriyor.

Burada önemli olan, Livaneli’nin kişisel niyetinden çok, açıklamasının ortaya çıkardığı toplumsal sorundur.

Bir sanatçının Kürt kimliğiyle ilişkilendirilen bir futbol takımının atkısını takması, ulusal sadakatinin sorgulanmasını gerektirmez. Ama bu sorgulamaya sebep olan, Kürtlerin inkârı üzerine inşa edilen bir varlık anlayışı ve Kürt karşıtlığıyla motive edilen milliyetçiliktir açıkçası. Barışın ve kardeşliğin bu kadar gündemde olması, olayı gerektiği kadar ya da gereğinden fazla görünür kıldı. Aşmamız gereken engellerin toplumsal psikolojide ne kadar güçlü ve derinlerde olduğunu göstermesi bakımından da ayrıca önemliydi.

Burada aydının karşılaştığı sınav, milliyetçi suçlamaları reddederken bu suçlamaların dayandığı düşünsel kabulleri de sorgulayıp sorgulayamadığıdır.

Bu nedenle Livaneli tartışması, bir sanatçının açıklamasının ötesinde, Türk aydınının kendi toplumsal çevresinin milliyetçi tepkileri karşısında nasıl bir tutum geliştirebildiği sorusunu gündeme getiriyor.

Türk aydını kendi paradigmasını değiştirebilir mi?

Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından bugün üzerinde durulması gereken asıl mesele budur.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan devlet merkezli modernleşme anlayışı, ulusal kimlik ve devletin bütünlüğüne ilişkin güçlü kabuller oluşturdu. Kürt inkârı, bu kabullerin toplumsal zihniyette yerleşmesine katkıda bulundu.

Türkiye’de devletçilik sadece geçmişten devralınan bir düşünce geleneği değil. Günümüzde de güvenlik kaygıları, siyasal kutuplaşma, ulusal aidiyetler ve toplumsal çevrelerin baskıları aracılığıyla yeniden üretilmeye devam ediyor.

Bu nedenle Türkiye’nin demokratikleşmesi, siyasal ve hukuki düzenlemelerin ötesinde toplumsal zihniyetin dönüşmesini gerektiriyor.

Demokratikleşme, devletin topluma tanıdığı haklar değil; toplumun mücadele ederek elde ettiği kazanımlar sonucu farklı kimliklerin eşit biçimde katılabildiği ve toplumun kendi geleceğine ilişkin kararlarda söz sahibi olabildiği bir siyasal yaşamın mümkün olmasıdır.

Bu dönüşümün ilk koşulu, devletin resmî tarih anlatısıyla toplumun gerçek tarihini birbirinden ayırabilmektir. Türk aydınının kendi toplumunun geçmişini, Kürtlerle kurduğu ilişkileri ve ulusal kimliğin oluşumunu eleştirel biçimde değerlendirmesi gerekiyor.

İkinci koşul, ulusal kimliği devletin egemenliğiyle özdeşleştirmekten vazgeçmektir. Bir toplumun özgürlüğü, onuru ve geleceği devletin gücüyle aynı anlama gelmiyor. Devletin çıkarlarıyla toplumun hakları arasında çelişkiler ortaya çıkabilir.

Üçüncü koşul ise Kürtlerin siyasal iradesinin tanınmasıdır. Kürtlerin varlığını kabul etmek, kültürlerine saygı göstermek ve yaşadıkları acıları paylaşmak önemlidir. Ancak eşitlik, onların kendi geleceklerine ilişkin kararlarda söz sahibi olmalarını gerektiriyor.

Asıl paradigma değişimi, Kürt meselesini devletin çözmesi gereken bir güvenlik ve yönetim sorunu olarak görmekten, Kürtleri ortak siyasal geleceğin eşit kurucuları olarak kabul etmeye geçişte ortaya çıkar.

Bu değişim kolay değil. Çünkü aydının yalnızca devletin resmî anlayışını değil, kendi toplumunun ve yakın olduğu düşünsel çevrelerin kabullerini de sorgulamasını gerektiriyor.

Ancak bunun mümkün olduğunu gösteren tarihsel deneyimler var. Devletin resmî anlayışına karşı çıkan, Kürtlerin haklarını savunan ve bunun bedelini ödeyen aydınlar, Türk aydın geleneğinin içinde de yetişti.

Dolayısıyla Türk aydınının düşünsel karakterini değişmez bir tarihsel kader olarak değerlendirmek doğru değil. Onu şekillendiren koşullar değişebileceği gibi, bu koşulların ürettiği düşünsel kabuller de değişebilir.

Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürtlerin haklarının tanınması kadar Türk toplumunun kendi tarihini, ulusal kimliğini ve devletle ilişkisini yeniden değerlendirmesini de gerektiriyor. Türkler ile Kürtlerin birlikte yaşamalarının karşılıklı kabul ve tanıma ile mümkün olduğu açık.

Zülfü Livaneli’nin Amedspor atkısı üzerinden sergilenen tepkiler, tavırlar ve yorumlar, bu dönüşümün ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor. Bazen bir sanatçının duruşundaki küçük bir kırılma, büyük bir fay hattını tetikleyebilir. Livaneli’nin külliyatını, sanatını, kültüre katkısını ve izzetinefsini koruyarak aydını ve aydın şahsında toplumun tekçi ve inkârcı zihin kodlarını çözmeye, dönüştürmeye hizmet eden her tartışma değerlidir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş