Nur Mehmet Güler yazdı: 3 Kasım’dan sonra İran savaşı nasıl bir seyir izleyecek? | Uzun süreli kuşatma, siyasal değişim ve ABD’nin Ortadoğu stratejisi

İran Savaşı nereye gidiyor? ABD, 3 Kasım ara seçimleri sonrası İran’a karşı kapsamlı bir saldırıya mı hazırlanıyor, yoksa savaşı zamana yayarak İran’ı ekonomik, askerî ve siyasal bakımdan tüketmeyi mi hedefliyor?

Savaşın bugüne kadarki gelişimine ve Ortadoğu’da yapılan hazırlıklara bakıldığında, uzun süreli kuşatma seçeneğinin daha olası olduğunu düşünüyorum. Ancak bu, yeni ve kapsamlı askerî saldırılar düzenlenmeyeceği anlamına gelmiyor. Böyle bir saldırı da aynı stratejinin parçası olarak düşünülebilir.

İran’ın nükleer ve balistik füze kapasitesini ortadan kaldırmak, esasında meşruiyet üretmek için bir gerekçe. ABD, İran’ın bölgesel etkisini sınırlandırmak, mevcut siyasal yönetimini değişime zorlamak ve Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini kendi küresel stratejisine göre yeniden düzenlemek istiyor.

Savaşın geleceğini değerlendirirken iki soruya cevap aramak gerekiyor: ABD, İran’ı uzun süreli kuşatmayla siyasal değişime zorlayabilir mi? Ve bunu yaparken Ortadoğu’daki üstünlüğünü koruyabilir mi?

3 Kasım ara seçimleri
Nur Mehmet Güler yazdı: 3 Kasım ara seçimleri sonrası İran savaşı nasıl bir seyir izleyecek? | Uzun süreli kuşatma, siyasal değişim ve ABD’nin Ortadoğu stratejisi

Uzun süreli kuşatma ve siyasal değişim

Şubat 2026’da başlayan savaş, ABD ve İsrail’in askerî üstünlüğüne rağmen İran’da hızlı bir siyasal çöküş yaratmadı. İran’ın askerî altyapısı ve komuta yapısı ağır saldırılara uğradı. Ancak devletin temel kurumları varlığını korudu. Devrim Muhafızları’nın siyasal ve askerî sistem içindeki ağırlığı çok daha güçlü ve belirleyici bir konuma geldi.

İran da savaşı kendi sınırları içinde tutmadı. Körfez’deki Amerikan askerî tesislerini ve bölgesel enerji altyapısını hedef alarak savaşın maliyetini yükseltmeye çalıştı. Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısı, dünya enerji piyasalarını etkileyen önemli bir araca dönüştü.

ABD, deniz ablukası, ekonomik yaptırımlar ve askerî saldırılarla İran’ın kaynaklarını sınırlandırmaya, ekonomik olarak zayıflatmaya çalışıyor.

Bu koşullarda Washington açısından uzun süreli kuşatma daha işlevsel bir stratejiye dönüşebilir. Aralıklı hava saldırılarıyla İran’ın askerî gücünü zayıflatmak, ekonomik yaptırımlarla kaynaklarını tüketmek ve bölgesel bağlantılarını aşamalı olarak koparmak aynı stratejinin araçları olabilir.

Bunun siyasal hedefi, İran’daki mevcut yönetimi giderek artan baskı altında değişime zorlamaktır.

Elbette askerî gücün zayıflatılması ile siyasal yönetimin değiştirilmesi aynı şey değil. İran’ın coğrafi yapısı, devlet geleneği, güvenlik kurumları ve tarihsel sosyolojisi dikkate alındığında, hava saldırılarıyla rejim değişikliğinin gerçekleştirilmesi güç görünüyor.

ABD’nin Irak’ta olduğu gibi İran’a geniş kapsamlı bir kara harekâtı düzenlemesi de bugünkü koşullarda düşük bir olasılık. İran’ın coğrafi büyüklüğü, nüfusu, askerî kapasitesi ve böyle bir savaşın Amerikan kamuoyunda yaratacağı tepkiler ciddi engeller oluşturuyor. İsrail’in de tek başına böyle bir harekât gerçekleştirme imkânı ve gücü yok.

Bu nedenle Washington’ın askerî baskıyı sürdürürken İran’da siyasal değişimin koşullarını hazırlamaya çalışması daha olası görünüyor.

İran’ın bölgesel bağlantılarının zayıflatılması

Ortadoğu’da son dönemde yaşanan gelişmelerin önemli bir bölümü, İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılmasıyla bağlantılı olarak değerlendirilebilir.

Yemen’de Husilere karşı yeni askerî hazırlıklar yapılıyor. Suudi Arabistan, Kızıldeniz güvenliği için daha geniş bir bölgesel iş birliği oluşturmaya çalışıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında gelişen güvenlik iş birliği de bölgedeki yeni ittifak arayışlarının örneklerinden biri.

Tabii bu girişimlerin tamamının doğrudan İran’a karşı oluşturulduğunu söyleyemeyiz. Ancak Husilerin askerî olarak zayıflatılması, İran’ın Kızıldeniz ve Babülmendep üzerindeki dolaylı etkisini sınırlandırır.

Irak’ta İran’a yakın silahlı grupların geleceği, Haşdi Şabi’nin konumu ve hükümetin oluşumu üzerindeki mücadele de ABD ile İran arasındaki güç rekabetinden bağımsız değil. Suriye’de değişen dengeler ve Lübnan’da Hizbullah’ın karşı karşıya bulunduğu baskılar da İran’ın bölgesel hareket alanını daralttı.

Bu gelişmelerin hepsinin tek merkezden yönetildiğini gösteren kesin kanıtlar olmasa da sonuçları bakımından birbirini tamamlayan bir dönüşümün parçaları olduğu açık.

İran’ın uzun süreli kuşatılması, bölgesel bağlantılarının da aşamalı olarak zayıflatılmasını gerektiriyor. Washington’ın Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan’daki gelişmelere verdiği önem burada anlam kazanıyor.

Rusya ve Çin’in tutumu

İran’a yönelik kuşatmanın geleceği, Rusya ve Çin’in tutumundan da etkilenecek.

Rusya, İran’ın önemli askerî ve diplomatik ortaklarından biri. Özellikle son yıllarda askerî teknoloji transferi, istihbarat paylaşımı ve Suriye’deki koordinasyon üzerinden gelişen ilişki, Moskova açısından İran’ı stratejik bir derinlik unsuru hâline getirdi. Çin de İran’ın enerji ihracatı, ticareti ve teknolojik ilişkileri bakımından büyük önem taşıyor. Petrol ve gaz alımları, yaptırımlara rağmen süren bankacılık ve lojistik kanalları ile altyapı yatırımları, Pekin’in İran’la bağını salt ticari olmaktan çıkarıp stratejik bir bağımlılık ilişkisine dönüştürdü.

ABD’nin Rusya’yla Ukrayna Savaşı ve ekonomik yaptırımlar üzerinden bir uzlaşma arayışına girmesini, Moskova’nın İran’a desteğini sınırlandırma hesabıyla bağlantılı düşünmek için çok neden var. Çin’le Pasifik’teki rekabet ve ticaret ilişkileri üzerinden yapılabilecek pazarlıklar da benzer bir işlev görebilir. Ancak bu olasılıkların gerçekleşmesi kolay değil. Rusya açısından İran’ı tamamen yalnız bırakmak, hem Suriye’deki konumunu hem de Hazar ve Kafkasya’daki etki alanını zayıflatabilir. Çin için ise İran’dan enerji akışının kesintiye uğraması, sadece ekonomik değil, küresel tedarik zincirleri ve stratejik özerklik iddiası bakımından da maliyetlidir. Üstelik her iki ülke de ABD’nin İran’ı zayıflatarak Ortadoğu’daki tek taraflı üstünlüğünü pekiştirmesini kendi çıkarlarına aykırı görüyor.

Bunlar gerçekleşmiş anlaşmalar değil, küresel güç dengeleri içinde değerlendirilmesi gereken olasılıklar. Rusya ve Çin’in İran’a vereceği destek, doğrudan askerî müdahale biçiminde olmayabilir. Bunun yerine yaptırım delici ticaret, teknoloji transferi, diplomatik kalkan oluşturma ve Hürmüz krizinde dolaylı ekonomik dengeleme gibi araçlarla sınırlı kalabilir. Bu tür destek, İran’ın tamamen çökmesini önleyebilir ancak rejim değişikliğini engelleyecek kadar güçlü olmayabilir.

Kısacası Rusya ve Çin’in İran’ın geleceğine ilişkin kendi stratejik çıkarları var. Dolayısıyla Washington’ın İran’ı yalnızlaştırma planının başarısı, Moskova ve Pekin’in ne ölçüde iş birliği yapacağına da bağlı olacaktır. Bu iki aktörün ABD ile sınırlı bir uzlaşma pahasına İran’ı kısmen feda etmeleri mümkün olsa da tamamen terk etmeleri kendi uzun vadeli çıkarlarıyla çelişir.

İran’da siyasal değişimin zorlukları

Uzun süreli kuşatma stratejisinin en önemli sorunu, askerî ve ekonomik baskının siyasal değişime nasıl dönüştürüleceğidir.

İran’da ekonomik sorunlar, toplumsal hoşnutsuzluklar ve siyasal sistemin meşruiyetine ilişkin tartışmalar uzun süredir devam ediyor. Savaş bu sorunları daha da ağırlaştırdı. Ancak dış müdahale ile iç siyasal değişim arasında her zaman doğrudan bir ilişki kuramayız. Dış saldırılar yönetimi zayıflatabileceği gibi milliyetçi tepkileri güçlendirerek güvenlik kurumlarının toplum üzerindeki denetimini de artırabilir. Şu anda yaşanan durum bunun açık bir örneği. Özellikle Devrim Muhafızları’nın askerî, ekonomik ve siyasal sistem içindeki ağırlığı dikkate alındığında, mevcut yönetimin çözülmesi ile yerine yeni bir siyasal düzenin kurulması birbirinden farklı süreçler olarak ele alınmalı.

ABD’nin baskıyı sürdürürken yönetici çevreler arasında ayrışmalar yaratmaya, alternatif siyasal aktörleri desteklemeye veya Tahran’ı müzakereler yoluyla önemli tavizler vermeye zorlamaya çalışması mümkündür. Ne var ki İran’da elit düzeyinde anlamlı bir bölünme yaratmak, geçmişteki bazı otoriter rejim örneklerinden daha zordur. Devrim Muhafızları’nın hem güvenlik hem de ekonomi içindeki yerleşik konumu, olası bir “yönetici sınıf içinde pazarlık” senaryosunu sınırlıyor. Ayrıca savaş koşullarında milliyetçi söylem, muhalif kesimlerin hareket alanını da oldukça daralttı.

İran’ın Kürt bölgelerinde yaşanan çatışmalar ve Azerbaycan Cumhuriyeti ile İran Azerbaycanı arasındaki tarihsel bağlar da farklı senaryoları gündeme getirebilir. Merkezî otoritenin ciddi biçimde zayıflaması durumunda Kürtlerin özerklik, federasyon talepleri veya uluslararası koruma düzenlemeleri tartışılabilir. Geçmişte Irak Kürdistanı’nda uygulanan 36. paralel düzenlemesi bunun tarihsel örneklerinden biridir. Ancak Kürt silahlı örgütlerinin tek başlarına İran’da rejimi değiştirebilecek bir güç oluşturdukları söylenemez. İran Azerbaycanı’ndaki kültürel ve tarihsel bağlar da doğrudan ayrılıkçı siyasal talepler anlamına gelmiyor. Unutmamak gerekir ki Azeriler, Farslar kadar mevcut İran devletini destekliyor. Etnik dinamikler, merkezî otorite ciddi biçimde zayıflarsa bölgesel gerilimleri artırabilir; fakat bu, rejim değişikliğinden çok parçalanma veya uzun süreli istikrarsızlık riskini yükseltir.

İran’daki siyasal değişimin niteliğini belirleyecek temel unsur, sonuçta İran toplumunun kendi iç dinamikleri olacaktır. Dış baskı bu dinamikleri hızlandırabilir veya tersine, güvenlikçi bir konsolidasyonu güçlendirebilir. Bu belirsizlik, uzun süreli kuşatma stratejisinin en zayıf halkasıdır.

ABD Ortadoğu’daki üstünlüğünü koruyabilir mi?

ABD’nin yeni güvenlik ve savunma stratejisi, müttefiklerin daha fazla sorumluluk üstlendiği bölgesel güvenlik düzenlemelerine ağırlık veriyor.

Washington, Çin’le küresel rekabeti temel önceliklerinden biri olarak değerlendirirken Ortadoğu’daki askerî ve siyasal üstünlüğünü de korumak istiyor. Ancak bunun maliyetini eskisi gibi tek başına üstlenmek istemiyor.

Bu yaklaşımı iç içe geçmiş bölgesel güvenlik çemberleri olarak düşünmek mümkün.

İsrail, ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli stratejik müttefiki olmaya devam ediyor. Körfez ülkeleri enerji güvenliği ve askerî üsler bakımından önemli roller üstleniyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki güvenlik iş birliği ile Doğu Akdeniz’de İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasında gelişen ilişkiler de bu yeni bölgesel dengelerin parçalarını oluşturuyor.

Elbette bu ülkelerin kendi çıkarlarını ve aralarındaki çelişkileri de görmezden gelemeyiz. Tabii bütün ittifakların doğrudan ABD tarafından yönetildiği de söylenemez. Ancak Washington’ın bu farklı ilişkileri kendi küresel stratejisiyle uyumlu hâle getirmeye çalıştığı ve bölgesel güvenlik mimarisinin koordinasyonunda kalmak istediği çok açık.

Ortadoğu’da İngiltere’nin diplomatik, istihbarî ve askerî etkisi önemli. İsrail’in askerî gücü de biliniyor. Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkeler kendi bölgelerinde önemli güç merkezleri olarak kabul edilebilir.

Buna rağmen bu aktörlerden hiçbiri, kurdukları ittifaklar itibarıyla da ABD’nin küresel askerî, ekonomik ve diplomatik gücüne sahip değil. Ve hiçbirinin ABD’ye rağmen bölgede denge değiştirme ve süreç yönetme kudreti bulunmuyor.

Bu nedenle ABD’nin Ortadoğu’dan bütünüyle çekileceği düşüncesini gerçekçi görmüyorum. Washington askerî varlığının biçimini değiştirebilir, müttefiklerine daha fazla sorumluluk verebilir. Ancak İsrail’in güvenliği, Körfez’in enerji kaynakları, uluslararası ticaret yolları ve Çin’le rekabet dikkate alındığında, bölgedeki stratejik etkisinden vazgeçmesi beklenemez.

Zamana yayılmış İran krizi, ABD’nin Ortadoğu’daki askerî varlığını sürdürmesi için de önemli bir gerekçe oluşturur. Washington’ın İran’ı zayıflatırken Irak, Suriye, Lübnan ve Körfez’deki siyasal ve güvenlik düzenlemelerini kendi çıkarlarına uygun biçimde geliştirmeye çalışması burada anlam kazanıyor.

Ne var ki ABD’nin hedefleri ile elde edeceği sonuçlar aynı olmayabilir.

Kuşatma ABD’yi de yıpratmaz mı?

İran uzmanı Dr. Mohsen Milani, Eylül 2026’da Chatham House tarafından yayımlanan analizinde önemli bir karşı tez ileri sürüyor.

Milani’ye göre ABD ve İsrail, askerî alanda önemli başarılar elde etmelerine rağmen İran’da rejim değişikliğini gerçekleştiremedi. İran’ın füze ve nükleer kapasitesini de bütünüyle ortadan kaldıramadı.

Daha önemlisi, savaşın uzaması ABD’nin Körfez’deki üstünlüğünü güçlendirmek yerine zayıflatabilir.

Bu görüşün ciddi dayanakları bulunuyor.

İran’ın, askerî bakımdan ABD ve İsrail’den daha zayıf olmasına rağmen Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji piyasalarını nasıl etkilediğini gördük. Körfez’deki Amerikan üslerini ve bölgesel altyapıyı tehdit ederek savaşın maliyetini artırdığını da gördük.

Bu durum, ABD’nin askerî üstünlüğünün bölgedeki bütün güvenlik sorunlarını çözmeye yetmediğini gösteriyor.

Körfez ülkeleri açısından da önemli bir çelişki var. Amerikan güvenlik şemsiyesi altında bulunmalarına rağmen savaşın ekonomik ve askerî sonuçlarından doğrudan etkileniyorlar. Bu nedenle Washington’la ilişkilerini korurken Çin ve diğer güçlerle bağlarını geliştirmeye, İran’la belirli uzlaşma kanallarını açık tutmaya çalışabilirler.

Yemen’de Husilere karşı geçmişte yürütülen askerî operasyonların sınırlı sonuçları da bu değerlendirmeyi destekliyor. Askerî üstünlük her zaman kalıcı siyasal sonuç yaratmıyor.

Milani’nin yaklaşımı, uzun süreli kuşatma stratejisinin temel çelişkisini ortaya koyuyor: ABD, İran’ı zayıflatırken kendi bölgesel güvenlik düzeninin maliyetini de artırabilir.

Ancak buradan ABD’nin Ortadoğu’daki üstünlüğünü kaybettiği sonucuna ulaşmak için henüz erken. Washington’ın askerî, ekonomik ve diplomatik kapasitesi, bölgedeki diğer güçlerle karşılaştırıldığında belirleyici ağırlığını koruyor.

Asıl problem, ABD’nin bu üstünlüğü ne ölçüde kalıcı siyasal sonuçlara dönüştürebileceği ile ilgilidir.

ABD’nin iç siyaseti, ekonomik maliyet ve toplumsal tepki

Uzun süreli kuşatma ve yıpratma stratejisinin sürdürülebilirliğinin sadece İran’ın direnme potansiyeli ve bölgesel dengelerle değil, ABD’nin kendi iç siyasal dinamikleriyle de sınırlandığını hatırlatmakta yarar var. 3 Kasım ara seçimleri sonrasında Kongre’de Demokratların çoğunluğu ele geçirmesi hâlinde, yönetimin İran’a yönelik askerî ve ekonomik baskıyı sürdürmesi daha sıkı denetime tabi tutulabilir; savaşın maliyeti, bütçe müzakereleri ve denetim mekanizmaları üzerinden sürekli sorgulanabilir. Cumhuriyetçi-Demokrat rekabeti içinde savaşın ekonomik yükü, enerji fiyatlarındaki olası artışlar, savunma harcamalarının büyümesi ve kamuoyunun uzun süreli dış müdahalelere yönelik yorgunluğu, Washington’ın hareket alanını daraltan önemli bir değişken hâline gelir.

Seçim sonrası ortaya çıkacak Kongre dengesi, yürütmenin tek taraflı karar alma gücünü kısıtlayabileceği gibi ekonomik maliyetin toplumsal tepkiye dönüşmesi de stratejinin siyasi meşruiyetini zaman içinde zayıflatabilir. Bu nedenle ABD’nin İran’ı zayıflatma hedefi ile kendi iç siyasal ve ekonomik dengelerini koruma ihtiyacı arasındaki gerilim, uzun süreli kuşatma stratejisinin en kritik belirsizliklerinden birini oluşturmaktadır.

Kısacası, ABD’de 3 Kasım ara seçimleri, savaşın geleceği bakımından önemli bir eşik oluşturuyor. Washington’ın seçimlerden sonra İran’a yönelik saldırılarını artırabileceğine ilişkin değerlendirmeler ve bölgedeki askerî hazırlıklar bu ihtimali güçlendiriyor.

Ancak yeni saldırılar, uzun süreli kuşatma stratejisinden vazgeçildiği anlamına gelmiyor. Aksine, İran’ın askerî varlığını daha fazla zayıflatmak, ekonomik baskıyı ağırlaştırmak ve Tahran’ı siyasal tavizlere zorlamak amacıyla kullanılabilir.

Bu nedenle seçimlerden sonra saldırıların hemen başlayıp başlamayacağını tartışmaktan öte, askerî baskının hangi siyasal hedeflerle ilişkilendirildiğine bakmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

Bana göre ABD’nin önceliği, İran’ı kısa sürede askerî olarak yenilgiye uğratmaktan çok, mevcut bölgesel konumunu sürdüremeyeceği koşulları oluşturmak şeklinde özetlenebilir.

Fakat bu stratejinin başarısı kesin değil. İran’ın direnme gücü, Rusya ve Çin’in tutumu, Körfez ülkelerinin tercihleri ve savaşın ekonomik maliyetleri Washington’ın hareket alanını sınırlandırıyor.

Sonuçta İran Savaşı’nın geleceğini belirleyecek iki soru var: ABD, İran’ı uzun süreli kuşatmayla siyasal değişime zorlayabilecek mi? Ve bunu yaparken Ortadoğu’daki üstünlüğünü koruyabilecek mi?

Bu iki sorunun cevabı aynı olmak zorunda değil. ABD İran’ı zayıflatabilir, fakat bunu yaparken kendi bölgesel düzenini de zayıflatabilir. Savaşın önümüzdeki dönemde ortaya çıkaracağı en önemli çelişki burada yatıyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş