Kalemi olan kadından neden hâlâ çekinilir?
Taşrada kadın yazar olmak, yalnızca yazı yazmak değildir. Bir kadın kalemi eline aldığında bazen farkında olmadan başka bir alana da girer: Görünürlük alanına. Ve görünür olmak, taşrada kadın için her zaman özgürlük anlamına gelmez. Çünkü kadın görünür oldukça hakkında konuşulma ihtimali de artar.
Bir erkek yazarın gece bir toplantıya katılması, farklı insanlarla oturup kalkması, bir kadınla uzun uzun konuşması çoğu zaman edebî hayatının doğal parçası kabul edilir. Aynı şey bir kadın yaptığında ise davranışın kendisinden başka anlamlar üretilmeye başlanabilir. Nereye gitti? Kimlerle oturdu? Kiminle konuştu? Neden bu kadar güldü? Kime nasıl baktı?
Kadının yaptığı şeyden önce, yaptığı şeyin etrafında bir hikâye kurulabilir.

Yazardan önce kadın görülür
Taşranın en büyük problemlerinden biri belki de budur: Kadın yazarın metnine bakmadan önce kadına bakmak.
Nasıl giyiniyor?
Nasıl konuşuyor?
Evli mi?
Boşanmış mı?
Kimlerle arkadaş?
Hangi çevrelere giriyor?
Ne kadar görünür?
Bütün bunlar bazen yazdığı metnin önüne geçer.
Oysa bir yazarın cinsiyeti, metninin edebî niteliğini belirleyen bir ölçü değildir. Fakat toplumsal yapı, yazarı yalnızca metni üzerinden değerlendirmeyebilir. Kadın yazarların tarihsel olarak edebî alanın dışında bırakılması veya görünürlüğünün sınırlandırılması da bu daha geniş toplumsal cinsiyet düzeniyle ilişkilendirilmiştir.
Bir gülüşün bile anlamı olabilir
Taşrada kadın yazarın üzerinde görünmez bir kamera varmış gibi yaşayabilmesinin psikolojik bir sonucu vardır: öz-denetim.
Kadın zamanla yalnızca ne yaptığını değil, yaptığının nasıl görüneceğini de düşünmeye başlar.
Bir toplantıda fazla konuşmamalı.
Bir erkekle fazla samimi görünmemeli.
Çok gülmemeli.
Bir yere sık gitmemeli.
Her davete katılmamalı.
Bir fikri fazla sert savunmamalı.
Çünkü davranışın kendisinden çok, başkalarının davranışa yükleyeceği anlam önem kazanır.
Bu durum sosyal psikolojide içselleştirilmiş gözetim olarak okunabilecek bir mekanizma yaratır. Dışarıdan sürekli bir müdahale gelmesine gerek kalmaz; insan kendi davranışını, çevresinin muhtemel tepkisini önceden hesaplayarak düzenlemeye başlar.
En yorucu tarafı da budur.
Kimse bir şey söylemese bile insan kendisini sansürlemeye başlar.
Her kapı herkese aynı şekilde açılmaz
Taşradaki edebiyat çevreleri de toplumdan bağımsız değildir. Dolayısıyla kadın yazarın bazı ortamlara dahil edilmesi, bazı ortamlarda ise görünmez biçimde dışarıda bırakılması şaşırtıcı değildir.
Bazen açıkça “seni istemiyoruz” denmez.
Daha incelikli yöntemler vardır.
Haber verilmez.
Davet unutulur.
Program başka yerde yapılır.
Masa kurulurken adı akla gelmez.
Erkeklerin doğal olarak dahil edildiği bir sosyal çevrenin dışında bırakılır.
Böylece dışlama açık bir yasak şeklinde değil, sessiz bir sosyal mesafe olarak ortaya çıkar.
Bu daha zor fark edilir.
Çünkü ortada suçlanabilecek belirgin bir fail yoktur.
Ama sonuç aynıdır:
Kadın yazar, edebî alanın merkezinde değil, kenarında tutulur.
Kadının sınırlarını kim belirliyor?
İşin ilginç tarafı, bu sınırları yalnızca erkekler çizmez.
Bazen kadınlar da başka kadınların davranışlarını denetler.
“Ben olsam yapmam.”
“Böyle ortamlara girilmez.”
“Fazla görünür oldu.”
“Biraz dikkat etse keşke.”
Bu cümleler yalnızca kişisel kanaat değildir. Toplumsal normların bireyler tarafından yeniden üretilmesidir.
Bir toplumda belirli kadınlık davranışları “makbul” kabul edildiğinde, o normu yalnızca erkekler değil, kadınlar da birbirlerine uygulayabilir.
Böylece ataerkil düzen yalnızca yukarıdan aşağıya değil, insandan insana aktarılır.
Kadın yazarın önündeki engel bazen bir erkek değildir.
Bazen yıllardır herkesin normal kabul ettiği bir davranış kalıbıdır.
Kadın yazarın asıl yalnızlığı
Bir kadın yazar için en yorucu şey belki de yazmak değildir.
Kendisi hakkında üretilen anlamlarla mücadele etmektir.
Çünkü yazmak insanı görünür kılar.
Görünürlük ise taşrada bazen bir özgürlük değil, sosyal risk yaratabilir.
Kadın yazar ne kadar bağımsızlaşırsa, çevresinin onun hakkında yorum üretme ihtimali de o kadar artabilir.
Burada çok ince bir psikolojik çatışma ortaya çıkar:
Kendisi olmak isteyen kadın ile kendisi hakkında ne düşünüleceğini kontrol etmek isteyen kadın aynı bedende yaşamaya başlar.
Biri özgürlüğü ister.
Diğeri güvenliği.
Biri konuşmak ister.
Diğeri yanlış anlaşılmaktan korkar.
Biri her yere girmek ister.
Diğeri “Acaba hakkımda ne derler?” diye düşünür.
İşte taşrada kadın yazar olmanın görünmeyen bedellerinden biri budur.
Edebiyatın cinsiyeti olmaz; edebiyat çevresinin olabilir
Bir metin iyi ya da kötüdür.
Şiir güçlüdür ya da değildir.
Roman başarılıdır ya da değildir.
Bunun kadınla erkek arasında bir karşılığı yoktur.
Fakat edebiyatın üretildiği sosyal çevreler insanlardan oluşur ve insanlar kendi toplumsal kabullerini o alana taşırlar.
Bu yüzden kadın yazarın mücadelesi yalnızca “yazabilmek” değildir.
Ciddiye alınabilmektir.
Bir erkek yazarın özgürlüğü karakterinin parçası kabul edilirken, kadın yazarın özgürlüğü hakkında karakter tartışması açılmamalıdır.
Bir erkek yazarın sosyalliği kültürel çevre olarak görülürken, kadın yazarın sosyalliği özel hayatının konusu hâline getirilmemelidir.
Çünkü edebiyatın en temel adaleti şudur:
İnsanı hayatından önce metniyle değerlendirmek.
Bütün bakışlara rağmen
Taşrada kadın yazar olmak biraz da görünür olmayı göze almaktır.
Bakışların farkında olarak yazmak.
Fısıltıları duyarak yazmak.
Yanlış anlaşılabileceğini bilerek konuşmak.
Bazı kapıların sana hiç açılmayacağını bilerek yine de kapı aramak.
Ve bütün bunların sonunda kalemi elinden bırakmamak.
Belki de kadın yazarın gerçek cesareti burada başlar:
Kendisini toplumun kendisi için hazırladığı dar kalıba sığdırmamak.
Çünkü bir kadının yazması yalnızca birkaç sayfa üretmesi değildir.
Bazen kendi adına konuşma hakkını ilan etmesidir.
Ve taşrada bunun hâlâ rahatsız edici bulunabildiği yerlerde, asıl mesele kadının ne yazdığı değil, kendi sesine sahip çıkmasıdır.














