Şair Celalettin Kurt’un bir sözü var: “İntihal, çalma, çırpma, ekleme şiirlerle kitap oluştur, adın da şair olsun! Şairim diye kendini kandırma.” Bu cümle, taşrada şiirle kurulan ilişkinin bazı taraflarını tartışmak için oldukça sert ama yerinde bir başlangıç noktası. Çünkü bazen ortada şiirden çok şairlik iddiası var. Kitap var, imza günü var, söyleşi var, fotoğraf var, ödül var, unvan var; fakat şiirin kendisi nerede?
Bir dönem şiir üzerine söyleşiler yapmak istemiştim. Daha işin başında karşıma çıkan şeylerden biri beni düşündürdü: Şiir konuşmak isteyen insanların önemli bir kısmı “poetika” kelimesini dahi bilmiyordu. Elbette bir şairin poetika kelimesini bilmemesi tek başına onun şair olmadığını göstermez. Mesele kelime bilmek değil; şiirin ne olduğu, nasıl kurulduğu, hangi geleneklerden beslendiği ve şairin kendi şiiri üzerine nasıl düşündüğü konusunda bir merakın bulunup bulunmaması.
Çünkü şiir yalnızca duygudan ibaret değil.

Şiir okumadan şair olunabilir mi?
Büyük şairlerin kitaplarını okumadan şairlik iddiasında bulunmak bana hep tuhaf gelmiştir. Bir şairin kendi dilindeki büyük şiir mirasını bilmesi, yalnızca kültürel bir zenginlik değil, aynı zamanda kendi şiirinin nerede durduğunu anlayabilmesi açısından da önemlidir.
Fuzûlî’yi, Nâzım Hikmet’i, Yahya Kemal’i, Ahmet Haşim’i, Necip Fazıl’ı, Orhan Veli’yi, Cemal Süreya’yı, Turgut Uyar’ı, Sezai Karakoç’u ve daha nice şairi okumadan şiir yazılabilir elbette. Ama insanın kendisinden önce kurulmuş büyük bir şiir dünyasından habersiz şekilde sürekli “şairlik” iddiasında bulunması başka bir meseledir.
Şiir biraz da hafıza işidir.
Dilin hafızasını bilmeden dili yenilemek kolay değildir.
Hece mi, aruz mu?
Taşrada şiir konuşulurken bazen hâlâ aynı tartışmaların etrafında dolaşıyoruz: Hece mi, aruz mu? Serbest şiir şiir midir? Gelenek mi, modernlik mi?
Elbette bunlar edebiyat tarihi açısından önemli meseleler. Fakat sorun şu ki, bazen bu tartışmalar şiiri bilmenin yerine geçiyor.
Ne hecenin hakkını verecek bir şiir yazılıyor, ne aruzun musikisi kavranıyor, ne de serbest şiirin ritmi ve iç mimarisi üzerine düşünülüyor. Fakat herkes şiirin nasıl olması gerektiği konusunda kesin hükümler verebiliyor.
Bu biraz da taşranın daha geniş bir psikolojisine benziyor: Bilmekten önce hüküm vermek.
Oysa şiir, hüküm vermeden önce emek ister.
Okumak ister.
Araştırmak ister.
Dil üzerinde çalışmak ister.
Kendi yazdığını başkasının yazdığıyla karşılaştırabilecek kadar entelektüel dürüstlük ister.

Şairlik bir unvan değildir
Burada biraz sosyolojiye girmek gerekiyor. Küçük kültür çevrelerinde insanlar birbirlerine statü ve itibar sağlayabilirler. Birbirlerinin kitaplarını tanıtır, programlarına çağırır, birbirlerine ödüller verir, fotoğraflar paylaşırlar. Zamanla ortaya çıkan sosyal kabul, edebî niteliğin yerine geçebilir.
Böylece “şair” olmak ile “şair olarak bilinmek” birbirinden ayrılır.
Bir insan sürekli şair diye çağrılıyorsa, bir süre sonra kendisini şair olarak görmeye başlaması psikolojik açıdan da şaşırtıcı değildir. Sosyal çevrenin verdiği kimlik, kişinin kendi benlik algısını besler.
Fakat edebiyatın acımasız bir tarafı vardır: Sosyal çevre değişir, dostluklar biter, kurumlar unutulur, etkinlikler sona erer.
Metin kalır.
Ve metin kaldığında kim gerçekten şiir yazmış, kim yalnızca şairlik oynamış daha açık görünür.
Yaşlılar matinesi değil, edebiyat
Bazen taşradaki şiir ortamlarına bakıyorum; aynı isimler, aynı konuşmalar, aynı tartışmalar, aynı alkışlar… Yeni bir ses çıkması zor. Genç birinin farklı bir şiir anlayışıyla ortaya çıkması, yerleşmiş çevrelerde her zaman kolay karşılık bulmuyor.
Edebiyatın bir yaşlılar matinesine dönüşmesi ise en tehlikeli noktalardan biri.
Yaş almak elbette bir kusur değil. Tam tersine, uzun bir hayatın biriktirdiği tecrübe çok değerlidir. Fakat yaşın kendisini edebî otorite zannetmek başka bir şeydir.
Şiir, yaşa değil metne bakar.
Bir insan yetmiş yaşında kötü şiir yazabilir; yirmi yaşında çok güçlü bir şiir yazabilir.
Edebiyatın buna itiraz etmemesi gerekir.
Şair kendisini kandırmamalı
Celalettin Kurt’un sözünün en önemli tarafı belki de son cümlesi: “Şairim diye kendini kandırma.”
Bence mesele tam olarak burada.
İntihal, başkasının şiirini çalmak, birkaç dizeyi değiştirip kendininmiş gibi sunmak zaten edebî ve ahlaki açıdan savunulamaz. Fakat insanın kendi yetersizliğini görmeden kendisine “şair” demesi de başka türden bir kandırmacadır.
Şair olmak istiyorsanız önce okuyun.
Çok okuyun.
Kendi şiirinizi acımasızca eleştirin.
Başkasının iyi şiirini kıskanmak yerine ondan öğrenin.
Poetikayı, şiir tarihini, biçimi, dili, ritmi araştırın.
Ve mümkünse kendinize “Şair miyim?” sorusunu daha az, “Daha iyi bir şiir yazabilir miyim?” sorusunu daha çok sorun.
Çünkü gerçek şairin derdi unvan değildir.
Şiirdir.
Ve belki de taşranın ihtiyacı daha fazla “şair” değil; daha fazla şiir okuyan, daha fazla çalışan ve kendi şiirine karşı daha dürüst olabilen insanlardır.













