Seçimi kazanmak iktidar olma hakkı verir. Peki demokrat olmanın kanıtı mıdır?
Almanya’da Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin ardından başlayan tartışmanın merkezinde bu soru var. AfD’nin yaklaşık yüzde 44 oy almasının ardından partinin önde gelen isimlerinden Ulrich Siegmund, sonucu “demokrasi için gerçekten harika bir gün” olarak nitelendirdi ve AfD’nin demokrasiyi yeniden canlandırdığını ileri sürdü.
- Alice für Deutschland? AfD’nin yükselişi ve Alice Weidel’in hikâyesi
- Putin’e yakın, Merkel’e karşı, AfD’den farklı: Almanya’nın en tartışmalı kadını Sahra Wagenknecht kimdir?
Milyonlarca insanın verdiği oy elbette yok sayılamaz. Bir partinin yüksek oy alması, o seçmenin itirazlarını, kaygılarını ve beklentilerini anlamayı gerektirir. AfD seçmenini toptan demokrasi karşıtı ilan etmek de demokratik bir yaklaşım değildir.
Ancak sandıktan çıkan destek ile demokratik olmak aynı şey değildir.
Bir siyasi hareketin yüksek oy alması, onun bütün söylem ve politikalarını demokratik hale getirir mi?
Hayır.

Demokrasi sandıktan büyüktür
Demokrasi seçim olmadan düşünülemez. İktidarın kaynağının halk olması ve yöneticilerin serbest seçimlerle belirlenmesi demokratik düzenin temelidir.
Fakat demokrasi yalnızca çoğunluğun istediğini yapabilmesi değildir. Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, ifade ve basın özgürlüğü, bağımsız yargı, muhalefetin meşruiyeti ve azınlıkların haklarının korunması da aynı düzenin ayrılmaz parçalarıdır.
Çünkü çoğunluk yönetir; ama her şeyi yapamaz.
Bir iktidarın seçim kazanması ona muhalifleri susturma, yargıyı siyasetin aracına dönüştürme, basını kontrol etme veya toplumun belirli kesimlerinin temel haklarını tartışmaya açma yetkisi vermez.
Sandık iktidarı belirler; hukuk o iktidarın sınırlarını çizer.
Demokrasi ile otoriter çoğunlukçuluk arasındaki temel ayrım da burada başlar.

Demokrasi aynı zamanda bir kültürdür
Demokrasinin önemli sınavlarından biri, çoğunluğun kendisine benzemeyenlerle nasıl yaşadığıdır.
Yüzde 51’in yüzde 49 üzerinde sınırsız siyasi ve ahlaki üstünlüğü yoktur. Tam tersine demokratik kültür, iktidara özellikle kendisine oy vermeyenlerin haklarını koruma sorumluluğu yükler.
Eski Hessen Eyaleti Başbakanı Georg August Zinn, Nazi döneminin tecrübelerinin henüz çok canlı olduğu 1951 yılında bunu çarpıcı biçimde ifade etmişti:
“Demokrasi yalnızca bir devlet biçimi değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir.”
Bu anlayış demokrasiyi sandıktan gündelik hayata taşır: Karşımızdakinin söz söyleme hakkını kabul etmek, farklı kimliklerle birlikte yaşayabilmek, siyasi rakibi düşmanlaştırmamak, kaybettiğimiz seçimin sonucuna razı olmak ve kazandığımız seçimden sınırsız iktidar hakkı çıkarmamak…
Demokratik kültür biraz da budur.

1933’ün asıl dersi
Almanya’da tartışmanın bu kadar hassas yaşanmasının güçlü bir tarihsel nedeni var.
Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü, demokratik kurumların yalnızca darbelerle değil, sistemin kendi mekanizmaları kullanılarak da ortadan kaldırılabileceğini gösterdi.
Mart 1933 seçimlerinde Nazi Partisi yaklaşık yüzde 44 oy aldı. AfD’nin bugün Saksonya-Anhalt’ta ulaştığı oranla bu tarihsel sonucu yan yana koymak kuşkusuz çarpıcıdır. Fakat iki dönemi yalnızca oy oranlarından hareketle özdeşleştirmek hem tarihsel olarak yanlış hem de bugünkü tehlikeyi anlamak açısından yetersizdir.
1933 seçimi, Nazi şiddetinin, ağır baskının ve demokratik kurumların hızla tahrip edildiği olağanüstü koşullarda yapıldı. Bugünkü Almanya ise güçlü anayasal kurumlara, federal bir yapıya ve Nazi döneminin tecrübesinden doğmuş demokratik güvence mekanizmalarına sahip.
Dolayısıyla tarihten çıkarılması gereken ders “AfD Nazilerin aynısıdır” gibi kolaycı bir benzetme değildir.
Ders çok daha temel:
Seçim başarısı, demokratik karakterin kanıtı değildir.
Demokrasiler bazen bir gecede yıkılmaz. Seçimlerle işbaşına gelen aktörlerin yargıyı, medyayı, parlamentoyu ve denge-denetleme mekanizmalarını adım adım zayıflatmasıyla da aşınabilir.
Almanya’nın tarihsel hafızasının bugüne bıraktığı asıl uyarı budur.
Tehlike yalnızca aşırı sağ değil
Geçtiğimiz günlerde Almanya’daki seçimleri değerlendirirken aşırı sağın yükselişinin yanında başka bir gelişmeye de dikkat çekmiştim: Geleneksel olarak birbirinden oldukça uzak görünen siyasi hareketlerin bazı konularda aynı noktada buluşabilmesi.
Fakat daha büyük mesele AfD’nin ne kadar oy aldığı veya hangi siyasi çevrelerle hangi konularda kesiştiğinden ibaret değil.
Avrupa’da ve dünyanın başka bölgelerinde asıl tartışılması gereken, çoğulcu demokrasi anlayışının çoğunlukçu bir demokrasi anlayışı karşısında gerilemesidir.
Bu anlayışın mantığı basittir:
“Seçimi ben kazandım, öyleyse halk benim.”
Ardından daha tehlikeli bir düşünce gelir:
“Bana karşı çıkanlar halkın iradesine karşı çıkıyor.”
Siyasi iktidar kendisini halkın tamamıyla özdeşleştirdiğinde muhalefet, siyasi rakip olmaktan çıkarak kolaylıkla millet iradesinin karşısındaki unsur olarak gösterilebilir.
Demokrasi açısından asıl kırılma noktalarından biri budur.
Türkiye açısından da tanıdık bir tartışma
Mesele yalnızca Almanya’ya özgü değil.
Türkiye’de de uzun yıllardır seçim sonuçlarıyla demokratik meşruiyet arasında güçlü bir özdeşlik kuruluyor. Seçim kazanmak, zaman zaman iktidarın uygulamalarına yönelik eleştirilere karşı nihai cevap gibi sunulabiliyor.
Oysa düzenli seçimlerin yapılması tek başına güçlü bir demokrasinin varlığını göstermez. Seçilmiş iktidarın hukukla sınırlandırılması, yargının bağımsızlığı, basının özgürce çalışabilmesi, sivil toplumun baskı altında olmaması, muhalefetin meşru siyasi aktör olarak kabul edilmesi ve vatandaşların devlete karşı haklarının korunması gerekir.
Üstelik bu ilkeler siyasi görüşümüze göre değişemez.
Desteklediğimiz parti iktidardayken başka, karşı olduğumuz parti iktidardayken başka bir demokrasi anlayışımız olamaz.
Demokrasi, en çok da iktidar bizim düşüncemize yakın olduğunda sınanır.
Demokratlık biraz da kaybetmeye razı olmaktır
Demokrasinin en basit fakat en zor ölçülerinden biri şudur:
Bugün sahip olduğumuz siyasi yetkilerin yarın rakibimizin eline geçmesini kabul edebiliyor muyuz?
Bir iktidarın çıkardığı yasayı veya kullandığı yetkiyi değerlendirirken kendimize şu soruyu sormak gerekir:
“Aynı yetki yarın siyasi rakibimin elinde olsa yine savunur muydum?”
Cevabımız hayırsa savunduğumuz şey demokratik bir ilkeden çok siyasi çıkardır.
Demokrasi bu nedenle yalnızca seçim kazanma rejimi değildir. Seçim kaybetmeye razı olma, iktidarı barış içinde devredebilme ve siyasi rakibinin haklarını da koruyabilme rejimidir.
Sandık başlangıçtır
AfD’nin Almanya’da aldığı yüksek oy önemlidir. Bu sonuç görmezden gelinemez; milyonlarca insanın neden bu partiye yöneldiği ciddi biçimde araştırılmalıdır.
Fakat hiçbir siyasi hareket aldığı oy oranını demokratlığının tek ölçüsü olarak gösteremez.
Çünkü demokrasi yüzde 44 değildir.
Yüzde 51 de değildir.
Hatta yüzde 80 bile değildir.
Demokrasi, çoğunluğun yönetme hakkıyla azınlığın haklarının aynı anda güvence altında bulunmasıdır.
Sandık iktidara gelmenin yoludur; hukuk o iktidarın sınırıdır; özgürlük ise demokrasinin ruhudur.
Bunlardan biri eksildiğinde sandık yerinde durabilir.
Ama demokrasi aşınmaya başlamıştır.














