İSTANBUL (Medyascope) – Berlin seçimlerinin ardından Die Linke’nin iktidar ihtimali Almanya’da eski bir tartışmayı yeni bir siyasi eşiğe taşıdı. Cem Özdemir, antisemitizm konusunda Die Linke’ye AfD’ye uygulanan ölçütün uygulanmasını isterken, SPD ve Yeşiller şimdi aynı meseleyi koalisyon görüşmelerinin önüne koyuyor. Oysa Elif Eralp’ın çizgisi daha farklı bir yerde duruyor: İsrail’in var olma hakkını ve Yahudilerin güvenliğini savunurken, Netanyahu hükümetinin Gazze politikasını eleştiriyor ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını savunuyor. Tartışmanın düğümlendiği yer de burası: Antisemitizm ile İsrail hükümetinin politikalarına karşı çıkmak aynı şey mi?

Berlin seçimleri bitti ama seçimlerin açtığı siyasi tartışma yeni başlıyor.
Die Linke’nin elde ettiği sonuç ve Elif Eralp’ın Berlin yönetiminin başına geçme ihtimali yalnızca koalisyon hesaplarını değil, Almanya’nın İsrail-Filistin meselesine bakışındaki sınırları da yeniden gündeme taşıdı.
Seçimlerin hemen ardından Baden-Württemberg Başbakanı ve Yeşillerin önde gelen isimlerinden Cem Özdemir, Berlin Die Linke içindeki antisemitizm tartışmalarını gerekçe göstererek partisinin olası bir koalisyon konusunda dikkatli olması gerektiğini söyledi. Daha da ileri giderek AfD için kullanılan ölçütün Die Linke için de uygulanmasını istedi.
Özdemir’in yaklaşımı açıktı: Antisemitizm konusunda sorun yaşayan bir siyasi hareket iktidara taşınmamalı.
İtiraz edilmesi güç bir talep. Antisemitizm elbette görmezden gelinemez. Hele Almanya’nın tarihsel sorumluluğu düşünüldüğünde Yahudilerin güvenliği konusunda gösterilecek hassasiyet tartışma konusu bile yapılmamalıdır.
Fakat Berlin’deki tartışma başka bir soruyu beraberinde getiriyor:
Antisemitizm nerede başlıyor, İsrail hükümetinin politikalarına yönelik meşru eleştiri nerede bitiyor?
Eralp’ın çizgisi: İsrail’in güvenliği, Filistinlilerin hakkı
Elif Eralp’ın açıklamalarına bakıldığında bu iki alanı birbirinden ayırmaya özellikle dikkat ettiği görülüyor.
Eralp, İsrail’in var olma hakkını tartışmaya açmadan Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını aynı açıklıkla savunuyor. Yahudilerin güven içinde yaşama hakkı ile Filistinlilerin kendi geleceklerini belirleme hakkını birbirinin karşıtı olarak görmüyor.
Berlin’de Yahudi yaşamının korunmasını ve antisemitizmle mücadeleyi açık biçimde taahhüt ediyor. Seçim zaferinin ardından da antisemitizmin kendisiyle “hiçbir şansı olmayacağını” söylerken Berlin’de insanların yeniden kendilerini güvende hissetmeleri gerektiğini vurguladı.
Filistin dayanışmasının bütünüyle bir güvenlik sorunu gibi ele alınmasına ise karşı çıkıyor. Netanyahu konusunda daha sert bir çizgide durarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tutuklama kararının Almanya açısından da hukuki sonuçlarının olması gerektiğini savunuyor.
Dolayısıyla Eralp’ın tutumunu basitçe “İsrail karşıtlığı” şeklinde tarif etmek mümkün görünmüyor. Bir devletin var olma hakkını kabul etmekle o devletin hükümetini ve politikalarını eleştirmek arasında ayrım yapıyor.
Tam da bu nedenle antisemitizm tartışmasının dikkatle yürütülmesi gerekiyor.
Die Linke’nin kendi sorunu yok mu?
Elbette var.
Die Linke içinde sorunlu söylemler ve ilişkiler bulunmadığını iddia etmek doğru olmaz. Seçim sonrasında özellikle Neukölln çevresindeki bazı isimlerin temasları ve seçim gecesine katılan tartışmalı kişiler SPD ve Yeşiller’de ciddi rahatsızlık yarattı. Bunlar Die Linke’nin hükümet kurma sürecinde açıklama yapmak zorunda kaldığı somut meseleler haline geldi.
Dolayısıyla “Solda antisemitizm olmaz” kolaycılığıyla hareket edilemez. Antisemitizm sağdan geldiğinde de soldan geldiğinde de antisemitizmdir.
Bir insanın Yahudi olduğu için hedef alınması, Yahudilerin İsrail hükümetinin eylemlerinden kolektif olarak sorumlu tutulması, Holokost’un inkâr veya küçümsenmesi, Yahudilere yönelik nefret ve şiddetin meşrulaştırılması karşısında siyasi aidiyete göre farklı ölçüler uygulanamaz.
Fakat İsrail hükümetinin Gazze’deki eylemlerini eleştirmek, savaş suçlarının soruşturulmasını istemek, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını savunmak veya uluslararası mahkemelerin kararlarının uygulanmasını talep etmek başka bir siyasi ve hukuki alandır.
Almanya’nın Holokost nedeniyle taşıdığı tarihsel sorumluluk tartışılmaz. Ancak “Bir daha asla” ilkesinin evrensel ahlaki gücü, insan hayatını kimliğine göre farklı değerlerde görmemeyi de gerektirir. Yahudi yaşamını korumakla Filistinlilerin yaşam hakkını savunmak birbirinin alternatifi değildir.
Brandmauer tartışması koalisyon masasının önünde
Cem Özdemir’in seçim sonrasında ortaya attığı tartışma artık teorik değil.
Die Linke, SPD ve Yeşiller hükümet kurma ihtimalini görüşmeye hazırlanıyor. Ancak SPD ve Yeşiller, 1 Ekim Perşembe günü yapılacak ilk üçlü toplantıyı henüz resmî sondaj olarak adlandırmıyor. Önce bir “ortak ön görüşme” yapılacak ve burada antisemitizmle mücadele ile Yahudi yaşamının korunması ele alınacak. Yeterli ortak zemin bulunursa normal sondaj görüşmelerine geçilmesi öngörülüyor.
Böylece Özdemir’in siyasi tartışma olarak gündeme getirdiği mesele, hükümet kapısındaki ilk eşiğe dönüşmüş durumda.
SPD Eyalet Başkanı Steffen Krach, Die Linke’nin sözlü güvencelerini yeterli görmeyerek antisemitik olayların sonuçlarını da içeren bağlayıcı bir yaklaşım bekliyor.
Yeşillerin Berlin’deki önde gelen ismi Werner Graf ise daha nüanslı bir çerçeve çiziyor. Antisemitizmle mücadele konusunda açıklık isterken Berlin’de Gazze’de yakınlarını kaybeden insanların da kendilerini duyulmamış hissettiklerini söylüyor. Aynı zamanda sol bir hükümete karşı siyasi araç olarak kullanılmak istemeyen Yahudilerin sesinin dikkate alınmasını istiyor.
Bu yaklaşım Berlin’de ihtiyaç duyulan siyasi dil için bir imkân sunuyor: Antisemitizmi küçümsemeden Filistinlilerin yaşadıklarını görünür kılmak; Yahudi yaşamının güvenliğini savunurken İsrail hükümetinin politikalarını eleştirme hakkını korumak.
Dobrindt’in “antisemit” çıkışı
Tartışmanın hassasiyetini Federal İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt ile Eralp arasında yaşanan son olay da gösteriyor.
ZDF’deki Maybrit Illner programında sunucu Eralp hakkında konuşurken bir dil sürçmesi yaşadı ve hemen düzeltti. Dobrindt’in araya girerek söylediği “Na, doch” sözü, Eralp’ı antisemit olarak nitelendirdiği şeklinde yorumlandı. Eralp ve Berlin Die Linke bunun üzerine Dobrindt hakkında hakaret ve iftira şüphesiyle suç duyurusunda bulundu.
Hukuki sürecin sonucundan bağımsız olarak olay daha geniş bir meseleyi gündeme getiriyor: “Antisemit” nitelemesi siyasi tartışmada hangi somut söz ve eylemlere dayanarak kullanılacak?
Kavram siyasi rakibi mahkûm etmenin kolay aracına dönüşürse antisemitizmle mücadelenin ciddiyeti de zarar görebilir.
Brandmauer nereye kurulacak?
Almanya siyasetinin son yıllardaki önemli kavramlarından biri Brandmauer, yani güvenlik duvarı oldu. Demokratik partiler bu kavramla özellikle aşırı sağcı AfD ile siyasi işbirliğine karşı bir sınır çizmeye çalıştı.
Şimdi tartışma Die Linke’ye uzanıyor.
SPD ve Yeşillerin birlikte hükümet etmeyi düşündükleri bir partiden antisemitizm ve Yahudi yurttaşların güvenliği konusunda açık güvence istemeleri meşrudur. Die Linke içindeki tartışmalı olaylar düşünüldüğünde bunun somut gerekçeleri de vardır.
Belirleyici olan, sınırın nerede çizileceğidir.
Bir partinin iktidara gelebilmesinin ölçüsü antisemitizmle arasına koyduğu mesafe olacaksa bu demokratik toplum açısından gerekli bir ölçüdür. Ama ölçü İsrail hükümetinin politikalarına yönelik eleştiriye doğru genişlerse başka bir sorun doğar.
Netanyahu hükümetinin Gazze politikasını eleştirmekle Yahudi düşmanlığını aynı siyasi kategoriye yerleştirmek, antisemitizmle mücadeleyi güçlendirmek yerine kavramın sınırlarını belirsizleştirebilir.
Berlin’de Elif Eralp üzerinden yürüyen tartışma bu yüzden yalnızca kimin Rotes Rathaus’a gireceği meselesi değildir. Aynı zamanda Almanya’nın demokratik sınırlarını nasıl tanımlayacağıyla ilgilidir.
Brandmauer’ın demokratik anlamını belirleyecek olan da budur: Duvarın siyasi solun önüne değil, antisemitizmin, ırkçılığın ve nefret siyasetinin önüne kurulması.














