Ne diyordu Hasan Hüseyin Korkmazgil, “Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe”; işte öyle bir haldeyim, öyle bir zamandayım ben de. Bir Türk olarak, Türk milliyetçisi olarak düştüm yola ben. Çok çabaladım. Fakat olmadı, olmuyor, olmayacak. Tamam kardeşim, alın sizin olsun milliyetçilik, Türklüğümü alıp çıkıyorum ben. Zira gördüm ki zehirleniyor Türkler, can çekişiyor Türklük; Türk milliyetçilerinin elinde. Gördüm ki, Türk milliyetçisi oldukça uzaklaşıyor Türkler; Türk’ün töresinden. Gördüm ki, Türk milliyetçiliği Türk’ü tanımaktan imtina ettikçe, Türkleşmedikçe, Türklüğe inkılap etmedikçe; çilesine çile katacak Türklerin. Mücadele ettim, direndim, anlamaya ve anlatmaya çalıştım; ama farkına vardım ki herkes her şeyin farkındaymış. Kötülükler bilinçliymiş. Alavere dalavere ederek Kürt Memet’i nöbete gönderenler, Türk Memet’i türlü türlü oyunlarla onun karşısına dikenlerle aynı kişilermiş. Reel sosyalizmin sosyalizme verdiği zarar ne ise; Türk milliyetçiliğinin Türklüğe verdiği zarar da odur, hatta belki daha da fazladır. Türklük, milliyetçilik eliyle ifsat ediliyor. Bu tasalluta, töre ile mukavemet etmek gerek. Ve maalesef doktrinel anlamda bu vaziyetin idrakında bir liderlik ufukta görünmüyor. Durum maalesef bu. Lakin hiç şüphem yok ki bir gün bu koca Türklük galip gelecek ve Türklüğün posasını çıkarmış bu reel milliyetçiliği mağlup edecek. Her Tepegöz’ün bir Basat’ı, her Deli Dumrul’un bir Azrail’i vardır elbet.

Şehit düşen PKK’lıların yası için ailelerinin kurduğu taziye çadırları, birilerinin sinir uçlarına dokunuyormuş. Tamam, bunu anlarım. Zira o sinir uçlarının içinde doğup büyüdüm, Türk-İslam sentezinin bağrında yetiştim ben. Lakin bunu dillendirmek? İşte burada art niyet var, hamaset var. Hangi kitapta yazıyor, hangi hukukta karşılık buluyor taziyeye söz söylemek, taziye evlerini jandarma eşliğinde basmak? Yakışmıyor bize. Yakışmayan çok şey yaptık biz, yapıldı da bize. Ama barış dedikten sonra hala daha savaş diliyle siyaset yapmak, yakışmıyor bize. Senin sinir uçlarına dokunuyor tamam, peki onların kanına dokunan şeylere dair tek bir kelam ediyor musun? Misal, bunca senelik inkâr ve imha politikalarına dair tek bir söz söylüyor musun? Söylemeyi aklın alıyor, gözün kesiyor mu? Var mı o kadar yürek sende? Mehmetçik’in anası hesap soramaz, gerillanın anası yas tutamaz. Neden? Siz öyle istiyorsunuz diye, öyle mi? Bugüne kadar öyleydi, ama artık böyle; bugün gerillanın yası tutulacak, ve emin olun er ya da geç gün gelecek, Mehmetçik’in de hesabı sorulacak! Yok öyle yağma, tezkere için sırıtarak kaldır-indir sen ellerini, sonra sıcacık evinin yolunu tut sen, senin evladın bu memleketin imkanlarından üst düzeyde faydalanarak yaşasın; ama Mehmetçik evinden ırakta, soğuk dağlarda canı ile cebelleşsin, kardeş kardeşe kıysın öyle mi? Yok öyle. Ama bugün ama yarın, yok öyle.
Biz Türklerin dramı da bu; devletin kulu olmuşuz, Allah’ın kuluyuz diye gezip dolaşıyoruz. Yitip giden evladın hesabını, yitirenden soramıyoruz; ama yitip gidenin ardından Allah’a isyan ediyor, ona soruyoruz neden diye? O zaman ben de soruyorum, Allah’tan çok devletten korkmak niye? Niye olacak; devletin hukuku yok diye, devlet kerim değil diye. Türk devleti öyle mi? Neresi Türk ya bu devletin? Baba İshak’ın mücadele ettiği, Mevlana’nın muhafaza ettiği, Yunus Emre’nin ise mamur ettiği töreyi mahveden kim? Kardeş katli var mıydı Türk’ün töresinde? Kardeş katli var mı İslam’ın özünde? Öz kardeşine kıyan, kardeş katline cevaz veren bir “devlet” zihniyeti kime kıymaz! Böyle devlet olmaz, böyle olan devlet de payidar olmaz. Olmadı da; üzerinden yüz yıl geçti geçmedi, çöküş başladı. O gün bugündür de belimiz doğrulmadı. Hukuk yoksa hayat yok; en azından refah içerisinde, onurlu bir yaşam yok. Savcıların belediyeleri ziyaret etmesine gerek yok, valiler taziye çadırlarını ziyaret etseler kâfi. Filenin Sultanları’nın vurduğu smaç, Amedspor’un attığı gol kadar ses getirirse Diyarbakır’da; işte o gün bayram günüdür Türkiye’nin, işte o gün ayak sesleri duyulur Türkiye yüzyılının.
Akışa başkaldırmadan, oluş gerçekleşmez. Oldum dediğin an akış gerçekleşmez. Doğrusuyla yanlışıyla, sevabıyla günahıyla geçmiş bizim; ve bize düşen, geçmişi yaşayarak ama geçmişe takılmadan, ondan hem feyz alıp hem ders çıkararak geleceği inşa ve ihya etmek. Türk-Kürt ilişkileri ne ortodoksi ne de heterodoksidir; metadoksidir. Bunu bilmeden siyaset yapmak, niyet halis de olsa yapıcı değildir. Kürtçe anadilde eğitim olmadan Kürt meselesinin çözülmesi mümkün değildir. Evet, elbette barışın konusu Kürtçe değil. Ama tabelalara dahi söz söyleyen zihniyet de kabul edilebilir değil. Türk çocukları Türkçe, Fars çocukları Farsça, Arap çocukları ise Arapça eğitim alacak ama Kürt çocukları Kürtçe eğitim alamayacak. Neden? Ulus devletleri yok diye. O vakit ne diye bu duruma itiraz edince birileri, onlara terörist diyorsunuz? Ulus devlet istemekse teröristlik, o zaman dünya üzerinde hemen hemen herkes terörist. Yok değilse, o vakit bunu dillendiren birileri neden terörist? Dürüst değilsiniz. Samimi değilsiniz. Gayemiz eğer üniter devletse, eğer gayemiz milletin birlik ve beraberliğiyse, eğer gayemiz halklardan bir ulus yaratmaksa, eğer ay yıldızlı al bayrağa bakınca herkesin aidiyet hissetmesi ise gayemiz; o vakit bilmeliyiz ki Kürtçe anadilde eğitim bunlara engel değildir, bilakis bunları tahkim edicidir. Bizim birliğimiz, bizden olanın ezilmesi ile sağlanamaz.
Bizim birliğimiz, bizden olanlara buğz ederek de sağlanamaz. Tevellâ ve teberrâ amenna. Lakin Şah ile Sultan’ın kavgasında hakikat artık peyda. 500 sene önce kopan kıyametin alametini bugünde aramak ne kadar hakkaniyetli? Faturayı İdris-i Bitlisi’ye kesmek hakikate aykırı değil mi? Dört kapı, kırk makam; hangisinden geçilir hakikate aykırı? Şah ile Sultan’ın kavgası itikadi değil, siyasi idi. Bitlisi ise Sultan’dan önce Şah’ın yanında idi. Garez ederek sulh etmek mümkün mü? Dürüst olmak gerekmez mi? Yavuz haklıysa İsmail de haklı, Yavuz haksızsa İsmail de haksız. Yavuz ile İsmail’in kavgasını, Ali ile Muaviye’nin kavgası ile bir tutmak ise imkânsız. İsmail şiileştikçe Yavuz sünnileşti, Yavuz sünnileştikçe İsmail şiileşti. Mesele tamamen siyasi idi. Bu kavga; Uzun Hasan ile Fatih’in kavgasının devamı idi. Hepsi bu. Yavuz da bizim İsmail de bizim, İdris-i Bitlisi hepimizin. Siyaset sahnesinde; Sünnilik Aleviliği keskinleştiriyor, Alevilik ise Sünniliği pekiştiriyor. Bu kısır döngü bu dogmatik bakış, milleti ayrıştırıyor. Herkes biliyor ki mesele Türklükse, İsmail Yavuz’dan daha Türk. Yani, mesele itikadi olmadığı gibi etnik de değil, mesele tamamen si-ya-si. Tıpkı Abdullah Öcalan’ın Yavuz ile İdris-i Bitlisi ittifakına atıfta bulunmasının itikadi değil siyasi olması gibi.
Gelelim Öcalan meselesine. Ateş hattında Öcalan; sağ-sol fark etmiyor, hemen hemen her cepheden ateş ediyorlar adama. Öcalan’ın derdi iktidarla değil rejimle olduğu için, iktidara muhalif sesler onu rejimle iş birliği yapmakla suçluyor. Öcalan’ın derdi bölmek değil de birleştirmek olduğu için, ayrılıkçılar da onu devletle iş birliği yapmakla suçluyor. Öcalan ise 50 yıllık ajandasına halel getirmeden, halklarla iş birliği yapma gayretine devam ediyor. Yaratıcı olmak için acı çekmek ve pek çok dönüşümden geçmek gerek. Yalnızlaşmayı göze almak gerek. Yaratıcı olmak, her zaman yeni bir şeyler ortaya çıkartmakla olmaz, bazen de bir şeyleri eksiltmekle olur; egemen olanı eksiltmek gibi. Misal, hukuk devleti olmadan önce polis devletini geriletmek gibi. Barış ve Terörsüz Türkiye, yani örgütün de devletin de terör eylemlerine başvurmaması, polis devletten büyük bir parçanın koparılması anlamına gelir. Eksiltmek de oluşa dairdir. Ve bu oluş halinde, şimdi görünür olmayan bir sürü imkân ve fırsat oluşur, oluşacaktır. Az çoktur, gün gelir az olan çok olur. Mühim olan egemenliğin mevcut kaynağını ve uygulamasını sarsmaktır; 22 Ekim-27 Şubat ittifakının yaptığı da tam olarak budur. Özgürleşme, hukukileşme; mevcut iktidarın yerine başka bir iktidarı koymaktan çok, iktidarı üreten merkezi ve normu eksiltmekle başlar. Yani özgürlüğe giden yol, Tayyip Erdoğan’ın yerine Ekrem İmamoğlu’nu getirmekten geçmez; nasıl ki Erdoğan’ın kendisinden önce gelenlerin yerine geçmesinin getirmeyişi gibi. Geçiş, iktidarı üreten rejimi ve onun getirdiği normları eksiltmekten geçer. Ve bu geçiş, yani oluş; birdenbire gerçekleşmez. Zaman içerisinde, tedrici olarak gerçekleşir; devrimsel değil evrimsel bir dille gerçekleşir. İşte Öcalan’ın hikayesi ve Demokratik Cumhuriyet Partisi’nin ihtimali, bu geçisin/oluşun gerçekleşmesi için iki büyük vektördür. Öcalan, mevcut rejimin tescilli en büyük muhalifidir, muhalifliği yaşamı ile tescillidir. Nasıl ki orkestra şefi olmadan ortaya senfoni değil kakofoni çıkarsa, o olmadan da ortaya demokratik bir cumhuriyet çıkma ihtimali yoktur. Öcalan elbette keramet sahibi değildir. Lakin ondan başka bu meseleye yönelik telif ve terkip siyaseti ile kafa yormuş bir liderlik de maalesef yoktur. Mevcut sürecin yavaş, zayıf ve kırılgan ilerlemesinin sebeplerinden birisi de budur.
Hukukun öznesi değil nesnesi Kürtler, devletin sahibi değil kölesi Türkler. Bu garabet, sürdürülemez. Devlete sadakat dedikleri şey, millete ihanet olmuş. Barış kin gütmeyi bırakmaktır, tokalaşmadığınla barışamazsın. Dizlerinin üzerine çöktürdüğünle ise tokalaşamazsın. Kekremsi bir tadı, buruk bir hali var; neşesi yok bu barışın. Rızaya değil de zarurete dayanması en büyük eksikliği bu barışın. Kolayca kirlenir Kürtlere saldıran ve en kirlimiz bile kolayca saldırabilir Kürtlere. Olmaz böyle. Erdoğan’da nizam fikri yok, hakimiyet ihtirası var. Ve muayyen tarzda irade olmadan, kitleyi de kütleyi de hareket ettiremezsin. Bu yüzden de Erdoğan’dan vazgeçemezsin. Erdoğan ile olmuyor ama Erdoğan’sız da olmaz. Bu bir açmaz. Açmazları açmaktır siyasette maharet. Yürek sıkıntılı olsa da, akıl hep serin olmalı. Süreci sürdürmekle kalmamak, ilerletmek ve hatta yükseltmek lazım. Hakikatin kanda boğulmasına müsaade etmemek lazım. İktidardan tek eksiği kaba kuvvet olanlara muhalif dememek lazım. Harici ve dahili o kadar çok yıkmak isteyen var ki süreci, yıkılmadığı her gün için şükrederek devam ettirmek gerek süreci. Devlet hukuka dayanmıyorken, demokratlığı devletin ali menfaatlerinin sınırına kadar olanlara itimat veya itibar edecek halimiz yok. Onların itirazlarını dikkate alacak halimiz de yok. Sadakatimiz, sadece ama sadece hakikate olmalı. Lisanı münasiple hareket etmek gerek. Barışı sürüncemede bırakmak, barışı süründürmek arzusunda olanlara malzeme vermemek gerek.
Kendini haklı göstermek için, olguları algılarla boğdu devlet. Savaşa rıza üretmek için, hakikatin üzerini yalanlarla örttü devlet. Önyargılar ve ön kabulleri, kendi elleriyle oluşturdu devlet. Tüm bunlara son verecek olan da elbette yine devlet; milletin kafasına sokulan asılsız düşüncelerin ve kalbine ekilen nefret tohumlarının köklerinden sökülüp atılması gerek. Kimin eliyle yapacak bunu devlet? Elbette siyaset. Vakti zamanında psikolojik savaşa hız verenler, şimdiki zamanda psikolojik barışa hız veremediler. Neden? Bir şey değil her şey değişecek de ondan. Elbette aculluğa hacet yok, sabretmek gerek. Hudeybiye’den ilham almak, Hudeybiye nazarıyla bakmak gerek. Teori ile pratik her daim ayrışacak ve sorumluluk her geçen gün daha da artacak. Küresel güçlerin bölgesel hesapları var elbet, ama bizim bin yıllık devlet aklımızın da bir hesabının olması gerek. PKK’nın tasfiyesi Türkiye’nin tasfiyesine dönüşmesin; bir şeyi isterken, enine boyuna düşünmek gerek. Kürtlerin siyasal bedeni işlevsel, bu yüzden emperyalistlerin onların ruhunu ele geçirmek istemeleri rasyonel; dikkat etmek gerek. PKK’nın şahsı maddisini tasfiye etmekle birlikte, şahsı manevisini tahkim etmek gerek.
Kürtlerin kimliği ve kişiliği, Türklerin ise duygu ve düşünceleri esaret altında. Herkesi ve her şeyi ardımızda bırakmamız gerekebileceği gibi, herkesi ve her şeyi karşımıza almamız da gerekebilir. Bu, yok olma pahasına bir var olma mücadelesidir. Mayınlı bölgelere girilecek, tehlikeli sularda kulaç atılacak. Ama gemileri yaktık, artık bu yoldan cayılmayacak. Ulus olmak gerek; yani tasada ve kıvançta birlik gerek. Peki nasıl? Demokratik ulus ile. Bilinç gerek, inanç gerek, direnç gerek. Bocalamak gayet tabii, eskiyi geride bıraktığımız kati, gelecek ise bir hayli sisli. Pratik, teoriden öğreticidir. Zaaflar ve zafiyetler sınanacak. Dezenformasyon, manipülasyon ve provokasyon hiç bitmeyecek. Tavırda, davranışta ve sözde birlik olmak gerek. Demokratik Cumhuriyet Hareketi; halkları anlamalı, halkların içinden çıkmalı, halklarla beraber yol almalı, halkları peşinden sürüklemeli ve halklardan bir ulus yaratmalı. Tatar Ramazan’ı hepimiz severiz, ama yetersizliğini de görmeliyiz; yaptırım gücün var mı, değiştirme imkânın var mı? Her ne yapacaksak, mevcut zemini kaybetmeden, daha kötüsüne sebebiyet vermeden yapmamız gerek.
İçine doğduğumuz dünya yarattı bizi, onu yok etmek için önce kendimizi yok etmeliyiz. Zira kendimizi yok etmeden, kendimizi yaratamayız. Ve kendimizi yaratmadan, yeni bir dünya yaratamayız. AK Parti olmuş kapkara, YENİ Parti eskilerden daha eski, İYİ Parti ise en kötüleri; Cumhuriyet Halk Partisi’ni kendi halkı dahi terk etti, Milliyetçi Hareket Partisi’nin milli bilinci eksik, DEM Parti ise demini alamamaktan muzdarip. Yaşanacaksa bir Türkiye yüzyılı ki iddia edilen, arzu edilen, hayal edilen mefkure bu; bu partilerle mi yaşanacak? Buna inanan tek bir Allah’ın kulu var mı? Bu partiler arasında telif ve terkip üzerine siyaset yapan, yapabilen tek bir parti var mı? Yok. Lakin bir ihtimal var; Demokratik Cumhuriyet Partisi. Ama onun da doğum sancıları o kadar şiddetli ki, ölü doğum ihtimali maalesef oldukça kuvvetli. “Kırılan putların yerine, yenilerini koyan kim” diye sorar ya Asaf Halet Çelebi; putları kıranlar arkadaşlara, rehevallere, ülküdaşlara soruyorum o vakit bende, sahi kim?














